Bir Kavanoz Reçel, Bunlar da Geçer :)

-A A +A

  

O ZAMAN HEP BERABER AYNAYA BAKALIM, HEP BERABER GÜNEŞE YÜRÜYELİM…
Yürüyelim: Çünkü “Duranlar yürüyenlerden daha çok ses çıkartırlar”.
Bugün ağır abi takılacağız :)
Hayatta en büyük sıkıntı insanın kendisi gibi olmaması maske takarak yaşamasıdır. Bir yerde de okumuştum oradan buradan şuradan ortaya bir karışık yapayım. :)

NEDEN KENDİN OLMADIN?
“Kendisi olmak yerine, sahip olduklarına dönüşen insanlar dünyasında yaşıyoruz.
Bir şeye sahip olmaya hiç karşı değilim. Ancak onların insana sahiplenmesine müsaade etmemek gerekir. Biz bir ev alıyoruz. Sonra o evin taksitlerini ödeyebilmek için köle gibi çalışıyoruz. Ev orada duruyor ve beni çalıştırıyor. Bir araba alıyoruz Gece uykularımız kaçıyor. Devamlı olarak, çaldılar mı çalmadılar mı diye kontrol etme isteği duyuyoruz. Onun bekçisi oluyoruz. Araba beni kullanıyor.
Peki, bir şey bize sahip oldu mu olmadı mı nasıl anlarız? Onu kaybettiğin zaman yıkılıyorsan bitmişin demektir.  Ruhunu ona satmışın, o gittiği zamanda sen de gidiyorsun. Yani bir şey elinden gittiği zaman üzülüyor musun, üzülmüyor musun? O zaman en başından ona sahip olma daha iyi. Çünkü her şey kaybolmaya ve yok olmaya mahkûm.

MUTLULUK NASIL SAĞLANIR? 
En büyük aldanışlarımızda biri, içsel ihtiyaçlarımızın, dışsal maddelerle karşılanacağını beklememiz. Onlar seni sadece uyuşturuyorlar. Mesela diyoruz ki "Daha büyük bir eve çıkarsam mutlu olacağım." Sonra daha büyük bir eve çıkıyoruz. O, bir süre seni mutlu ediyor çünkü uyuşturuyor. Ancak mutsuzluğun içten içe devam ediyor ve aldığın ev bir süre sonra tatmin etmemeye başlıyor. Daha çok param olursa diyoruz ama para öyle bir şey ki; hiç kimsenin hiçbir zaman yeterli parası yoktur. Para olursa mutlu olurum diyoruz. Paran oluyor, o para bir süre bizi uyuşturuyor. Ancak daha sonra yetmemeye başlıyor ve yine ihtiyaç hissediyoruz. Aynı uyuşturucu gibi. PARA EN BÜYÜK UYUŞTURUCULARDAN BİR TANESİ ZATEN...Param olsun sonra istediğim hayatı yaşayayım diyoruz, önce sahip olmak daha sonra olmak gibi yanlış bir düşüncemiz var. Hâlbuki önce olmak lazım. Sen önce bir zengin ol. Sonra paran zaten olur. Zengin olmak demek, ihtiyacın olmaması demektir.

KALİTELİ YAŞAMIN 3 KAYNAĞI
Birincisi nezaket; öncelik nezakette… Bu çok önemli. Nezaket derken "Siz buyurun, yok siz buyurun" kibarlığını kastetmiyorum. Karsındakinin varlığını kabul etmek, ona saygı göstermekten bahsediyorum. Dalia Lama'nın bir sözü var "Benim dinim nezakettir.” Bizim İslam dini de bu şekilde nezaket üstüne kurulmuş. 'Haddini bilmek', 'edep' çok güzel ifadeler. Karşındakine gerekli saygıyı göstermek, onun da var olduğunu kabul etmek... Nezaketi öncelikle kendimize karşı göstermiş olmamız gerekiyor. Benim bu kadar kilo almış olmam kendime göstermiş olduğum nezaketsizliktir. Kendi ihtiyaçlarımı bilip, eksiklerimi bilip onları zamanında karşılamak, bir yerimde ağrı varsa ilgilenip doktora gitmek kendime nezakettir. Bundan sonrası, seni tanımak... Sana geçerken yol vermek, yardım etmek senin benim isteklerimi yapmak için değil, kendi isteklerin için ortaya çıktığını kabul etmem ve tanımam ve olmak istediğini olmana da imkan vermem bir nezakettir. Ayrıca son olarak çevreye karşı nazik olma bir başka nezakettir. Ağaçları yok etmemek, çevreyi kirletmemek...

İKİNCİSİ BU DÜNYADA MİSAFİRSİN… Bu dünyaya öğrenmeye geldik ve bu yolculuğun edeplerine uymamız lazım. Bu dünyada misafir olduğunu bileceksin. Misafir umduğunu değil bulduğunu yer. Dolayısıyla şikâyet etmeyeceksin. Teşekkür edeceksin ve bırakıp gideceksin. Yapışmayacaksın. Yolcu yolunda gerek. Dolayısıyla hayat hep bir "merhaba" ve" "hoşça kal” lardan ibaret. Bu bizim kaderimiz. Her yeni karşılaştığımız insan yeni bir parantez. Mühim olan bizim o parantezlerin içini nasıl doldurduğumuz. İyi şeyler doldurmak var, kötü şeyler doldurmak var. Bu bırakmalar sırasında, aldığımızdan daha iyi bırakırsak her yeni parantezi, dünyayı daha iyi bir yer yapmış oluruz

VE ÜÇÜNCÜSÜ SEVGİ. Sevgi bahsettiğimiz 'BEN'i çevrenle ve evrenle bir bütün hale getiriyor. Tabi o benden kurtulmak kolay değil. Ne zaman karşındakini sahiplenmeye kalkarsan, o sevgi olmaktan çıkıyor ve ihtiyaçlarını karşılamak için bir enstrüman haline geliyor. Sahiplenip, senin üstüne düşen insan, aslında seni sevmiyor, kendi eksiklerini kapatmaya çalışıyor. Kendini seviyor da diyemeyeceğim çünkü kendini sevdiğin zaman kendinle de bütün olman lazım. Kendini sevmeyen insan seni sevemez. “3 türlü sevgi vardır. 1. Eğer türlü sevgi 2. Çünkü türlü sevgi 3. Her şeye rağmen sevgi… Seviyorum eğer o bana bunu, şunu yaparsa seviyorum dersen adı eğer türlü sevgi olur. Seviyorum çünkü onun şuyu var, buyu var dersen adı çünkü türlü sevgi olur. Rağmen türlü sevgide elbette sıkıntılar var ama ben sevgime ve karşındakinin sevgisine güveniyorum her şeye onunla varım, onunla birlikte üstesinden geleceğim demektir.” Velhasıl “KİŞİ KİM OLDUĞUNU GÖRMEK İSTİYORSA SEVDİĞİNE BAKSIN.” (Mevlâna) SEVGİNİZİN ADI NE?

Hörmetler efendim :)

Bir Hatıra

Saatçi-Bit işbirliği

Ankara’dan Osman amcamız anlatıyor.
1960-65 yılları arasındaydı. Cebeci’de bir saatçi vardı. Hasbelkader bir esnaf çaycısında ballandıra ballandıra başından geçen bir olayı anlatıp kahkahalarla gülüyorlardı.
Buna bir vatandaş kol saati getirmiş. Saat çalışmıyor.
-“Bırak yarın gel al” diyor saatçi. Elindeki işler bitince almış saati. Arkasını açmış. Arıza için bakarken ne görse; saatin içinde bir bit. Zemberekle dişliler arasında bir yere sıkışmış. Saat ondan çalışmıyor. O zamanlarda bit pire oldukça yaygın. Eskiden kol saatlerinin yan tarafında kurma yeri olurdu. Bit yavruyken kurma yerinin çıktığı küçük delikten girmiş. Saatin dişlileri arasındaki yağdan beslenmiş büyümüş. İçerde yer değiştirirken de bir yerde sıkışmış. Orada sıkışınca da saat durmuş. Saatçi bite zarar vermeden yerinden kurtarıp saatin bir başka yerine bırakmış. Bitin olduğu bölüme de bir-iki damla yağ damlatıp kapağı kapatmış. 
Ertesi gün saatin sahibi gelince;
-“Tamir ettim, borcun 2,5 lira”
Aradan bir hafta geçince adam saati bozuldu diye tekrar getirmiş. Saatin içindeki bit aynı durumda. Saatçi de aynı işlemleri yapıp tekrar 2,5 lira almış. Bit 3 kere saatçiye  para kazandırmış.
Yani Saatçi haksız kazanç emeline küçücük biti alet ettiği gibi bunu kahkahalarla anlatmış..
Tabi şimdilerde ne saatteki o bit kaldı, ne o saatler ne de o saatçi. Herkes kendi hesabıyla baş başa…
 

Hayata gülümse gitsin :)

Kış nasıl geçecek?

Beyaz adam dağlara yeni yerleşmişti. İlk kışı geçirecekti. Evin önünde kışa hazırlık olsun diye odun kesmekteydi. O sırada atıyla oradan geçmekte olan bir kızılderiliyi gördü. Onlar buraların yerlisi oldukları için kışın nasıl geçeceğini ağaçlardan otlardan anlıyor olabilir diye düşündü. Kızılderiliyi durdurup sordu:
-“Bu kış nasıl geçecek? Soğuk olacak mı?”
Kızılderili etrafa bakındı ve:
-“Kış soğuk geçmek var” dedi.
Bunun üzerine beyaz adam daha fazla odun kesmeye başladı. Odun koyduğu barakanın dışına da odun istiflemeye başladı. Birkaç gün sonra bir başka kızılderiliyi görünce bilginin sağlamasını yapmak için onu da durdurup sordu:
-“Bu kış nasıl geçecek? Soğuk olacak mı?”
Kızılderili etrafa bakındı ve:
-“Kış soğuk geçmek var, hem de çok soğuk..” diye cevapladı.
Bu cevap üzerine beyaz adam iyice telaşlandı. Dağlardan kestiği ağaçları doğradı, parçaladı. Evin sağına soluna odunları istiflemeye başladı. Yeterince odun kesebilmek için günlerce uğraştı. Perişan olmuştu. O arada yakınlardan bir kızılderilinin daha geçtiğini görünce telaşla onu da durdurup sordu:
-“Bu kış nasıl geçecek? Soğuk olacak mı?”
Kızılderili etrafa bakındı ve:
-“Kış soğuk geçmek, Çok soğuk geçmek var. O kadar çok soğuk geçmek ki…” diye konuşurken  beyaz adam sözünü kesti ve:
-“Nerden biliyorsun, bunu nasıl anlayabiliyorsun?” diye işin tekniğini öğrenmek istedi. Kızılderili beyaz adamın kestiği odunları göstererek:
-“Ben biliyor ki; beyaz adam çok odun kesmek, o kış çok soğuk geçmek.. Beyaz adam çok çok çok odun kesmek, o kış çok çok çok soğuk geçmek…”

Üstatlardan Unutulmaz Anılar

Necip Fazıl Kısakürek’in 1954’lü yıllarda çıkardığı Büyük Doğu mecmuasının bir sayısının kapağında, Osmanlı arması işlemeli sanat eseri bir kumaş resmini yayınlayınca, "padişahlık propagandası yapmak " gibi saçma bir gerekçe ile derginin o sayısının toplatılmış ve kendisi de suçlanarak mahkemeye sevk edilmiştir.
Necip Fazıl’ın mahkemede kendisini suçlayan savcıya gayet ibretli bir şekilde:
-"İçinde adalet işlerine bakılan bu binanın tepesinde aynı Osmanlı arması var. Siz de mi padişahlık propagandası yapıyorsunuz?" diye cevap vermişti.
***
Necip Fazıl vapurla Karaköy'e geçerken, yanına biri yaklaşıp:

"Üstad", diye sormuş."Peygamberlere ne diye gerek duyuldu, biz kendimiz yolumuzu bulabilirdik."  
N. Fazıl, okuduğu kitaptan başını kaldırmadan:
-“Ne diye vapura bindin ki, yüzerek geçsene karşıya" cevabını vermiş.

Bazen doğru da söylerler

“Ölüler yaşayanlardan daha çok çiçek alır; çünkü pişmanlık minnetten daha güçlüdür.” (Anne Frank)

Diriliş Postası Gazetesinde yayınlanmıştır..

 

Kategori: 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 21.02.2017 - 10:02 -1,117-
Bu sayfayı paylaşın :