+A A -A

Bırak Aramızda Kalsın

-A A +A

Peygamberimiz geceleri kalkar Rabbiyle baş başa namaz kılardı. Mescidi değil, odasını tercih ederdi. Secdeye varırken Aişe annemiz ayaklarını toplardı. Çünkü odanın genişliği Aişe annemizin boyu kadardı. Bazen Aişe annemizle, bazen de amcası Hz. Abbas’ın oğlu küçük Abdullah ile birlikte gece namazı kıldıkları da olurdu. Farz namazlar için mescide çıkar, ashabının önüne geçer ve bütün kalplerin tek kalbe katıldığı cemaat bilinciyle Allah’ın huzurunda namaza dururdu. O zamanlar farz namaz cemaatle ve mescitte, nafile namazlar ise evlerde kılınırdı.

Bu yüzden olacak ki, Hanefi alimleri, farz namazların dışındaki nafile namazların cemaatle kılınmasını mekruh saymışlar. Teravih, küsuf ve ististka namazlarını istisna tutmuşlardır. Hatta şöyle demişler: kendiliğinden bir araya gelen iki veya üç kişinin nafile namazı cemaatle kılmasında sakınca olmaz. Ancak bu dört kişiyi bulursa, özellikle çağrılı olarak toplanılırsa ve bir alışkanlık haline getirilirse ittifakla mekruh olur.

Niye bu kadar titizlenmişler acaba? Birincisi ve en önemlisi daha başta söylemeye çalıştığımız bu dinin yegane önderi, peygamberi, tek örneği Hz. Muhammed Mustafa’nın sünneti. Daha fazla söze gerek var mı?

Hikmetinden sual edersen. Rabbimizin emri olan farz namaz, herkesin içinde ve herkesle birlikte kılınmalı. Eğer cemaate katılmaya bir engel bir durum yoksa bu emir mutlaka yerine getirilmeli. Çünkü bu, bir müminin vazgeçilmez birinci ödevidir. Ancak O’nun emretmediği yani farz kılmadığı ama kulunun içinden gelerek yapmayı arzu ettiği nafile namaz, sadece O’na tahsis edilmeli. Kul bu irade ve teşebbüsündeki samimiyetini sadece O’na göstermeli. Bu yüzden olacak ki, Hz. Peygamber’in (sav) varisleri olan alimler, farz ibadette riya olmaz demişler. Demek ki, nafile ibadette riya olabilir. Bu sebeptendir ki, nafile namazların kamuya açık yerlerde ve cemaatle kılınmasını hoş görmemişler. Birkaç istisnası var: Teravih namazı. İlk nesilden bize emanet. Diğer mezheplerde yağmur duası namazı, küsuf namazı ve bayram namazları. Bunlar cemaatle kılınır. Bayram namazları Hanefilerde vaciptir ve hem de cemaatle kılınır. Yine vacip olan vitir namazı da Ramazanda cemaatle kılınır.

Öyleyse uygulama nasıl olmalı? Cevap: Rahmet Peygamberi’nin sünnetine uygun. Çünkü O “Beni nasıl namaz kılıyor görüyorsanız, öyle kılın” buyurdu. Bu, nesilden nesle uygulanarak aktarıldı. Farz namazlar camide cemaatle, nafile namazlar evde yalnız. Yüce Allah ile baş başa. 

Hanelerimizin de üzerimizde hakkı vardır. Oralar da ibadetsiz kalmamalı. Evlerimiz, nafile ibadetlerle süslenmeli. Allah’ın rahmet ve bereketine açılmalı. Bütün yeryüzünün ibadet alanı kılındığı bu ümmetin, evinin de bu büyük mescidin bir parçası olduğu hatırlanmalı. Bu yüzden olacak ki, nafile ibadetler oralara tahsis edilmiş. Ebû Davûd’da geçen hadîs-i şerifte Yüce İnsan “Farz namazlar dışında, kişinin evinde kıldığı namaz, şu benim mescidimde kıldığı namazdan daha faziletlidir” buyurmuştur.

Burada asıl olan riyadan uzak olmak ise mescidin bir köşesinde, tek başına, kimseye gösterme arzusu olmaksızın nafile namazın kılınmasında beis yoktur. Bu ilk nesillerde görülen bir husustur. Nafile namazların evde kılınmasının özendirilmesi, riya ihtimalini tamamen ortadan kaldırmak içindir. Hatta alimlerimiz farz namazların önünde ve sonunda kılınan revatip sünnetlerin unutulma ve ihmal edilme ihtimali varsa mescitte kılınmasına cevaz vermişlerdir. Öte yandan mescitte kılınması gereken nafile namaz da vardır. Unutulan sünnetlerimizden. Tahiyyetü’l-mescid namazı. Camiye girildiğinde tek başına kılınan mescidi selamlama namazı. Hanefiler ibadet için mescide girilmişse kılınan namaz, selamlama namazı yerine geçer demişler. Bu yüzden Hanefiler arasında sanki bu namaz biraz unutulmuş.

O’nun sünneti önemli ve sünnetine uymak bize ödev. Medine’de Hz. Peygamberin Mescidinde geçen şu olay ibretlik. Tabiîn neslinin önde gelenlerinden Said b. Müseyyib, bir şahsın ikindi namazının ardından mescitte namaz kıldığını görüyor.  Tekbir getirerek bir nevi o şahsı uyarıyor. Uyarı üzerine adam “Namaz kıldığım için Allah beni cezalandırır mı? diye sorduğunda, Said b. Müseyyib “Namaz kıldığın için değil, Allah Rasülünün sünnetine muhalefet ettiğin için cezalandırır” buyuruyor.   Demek ki, neymiş, O Yüce Zatın sünnetine uymak çok hem de çok önemliymiş.

Gecenin en derin yerinde, kuşların bile uykuda olduğu bir zaman diliminde, uyanıp, suyun cana can katan serinliğini ellerinde, yüzünde, kollarında ve ayaklarında hissederek Yüce Allah’ın huzurunda namaza durmak. İşte bu samimiyet ışığının gecenin karanlığını aydınlatmasıdır. Zifiri karanlıkta kalbinde yanan aşk meşalesidir. Bırak bu aşk, Rabbinle aranda kalsın. Kalbinde olanı O’ndan başkası bilmesin. Sen söylemezsen O’ndan başka kimse bilemez zaten. Rabbinin bilmesi yetmez mi? O’nun vereceği karşılığı bütün bir âlem toplansa verebilir mi? O’nun huzurunda durdun. O’nu görüyormuş gibi durdun. Sen O’nu göremezsin, ama O seni görür. Sen O’na yönelirsen O sana rahmet ve bereket kapılarını ardına kadar açar. O kadar açar ki, gören gözün, işiten kulağın hatta tutan elin olur. Haramı görmeyesin, harama kulak vermeyesin, harama el uzatmayasın diye… Çünkü “Namaz insanı utanç verici davranıştan ve kötülükten alıkoyar.” (29/45) Hakkıyla kılınırsa…

Bunun için tek şart var: Samimiyet. Çünkü din samimiyettir. Yüce Allah’a karşı samimiyet, Rahmet Peygamberine karşı samimiyet, kişinin kendisine karşı samimiyet… Kalbi sadece O’na doğrultmak. Özeline kimseyi sokmamak. Bu yüzden olacak ki, eskinin o sağlam dervişleri, kerameti açık etmeyi en ayıp şeyi açık etmek gibi görmüşler. Keramet ikramdır ve güzel bir şeydir. Ancak Allah’ın kuluna özel ikramıdır ve özel kalmalıdır. Güzel bir rüya gibi. Kerametin mucizeden farkı da budur. Farz namaz gibi mucize umuma açık olur, hatta meydan okuma şeklinde gerçekleşir. Keramet ise nafile namaz gibi özel, Allah ile kul arasında. Kuluyla arasında sır.

Sırrını faş etme… Bırak aramızda kalsın. Rabbimizle aramızda… h.a. 14.03.

--------

Not: Bu yazıda geçen fıkhî bilgileri için bakınız: Ahmed et-Tahtavî, Hâşiye alâ Merakı’l-felâh şerhu Nuru’l-idâh, İst. 1985, s. 313, 326; Mehmed Zihnî, Ni’met-i İslâm, İstanbul 1398, s. 610, 619.

1 yorum var.

Yüreğine,Kalemine sağlık hocam,devamını bekleriz inşallah.

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 13.03.2018 - 17:29 -1,475-
Bu sayfayı paylaşın :