Bisküviyi çaya bandır, gel de mideyi kandır...(İletişim Kafe Yazı serisi 20)

-A A +A

  

Bisküvi'yi Çay'a Bandır, Gel de Mide'yi Kandır :)

 

Ahali selamlar! 
Bugünkü mevzumuz yine hepimizi yakından ilgilendiren bir mesele; boğazlar meselesi.  Boğaz dediysem hani yeme içmek anlamında yani :)))
Her sorunu çözdük bir bu mu kaldı diye bilirsiniz. Lakin en mühim meselelerin başında boğazlar meselesi var. Misal açken ben değilim :) Malum bir de Dünyayı ve ülkemizi çok yakından ilgilendiren bir baş belası var: Obezite. Üzülerek paylaşıyorum obezite oranı Dünya da ve ülkemizde  giderek artıyor. Bu konuya merak sardım şu an derinden derinden araştırıyorum. Süper paylaşımlarım olacak ileriki yazılarımda. 
Mevzuya geri dönersem; "Hep beyne mi yatırım yapcaz, biraz da mideye yatırım yapalım." :) diye bizim ahaliyle konuşuyorduk ki bir de sosyal medya da ne göreyim! Piri faninin birisi "gıda tarihimizde öğle yemeği yoktur." adlı bir yazıyı sosyal medya hesabından paylaşmış! Yazıyı okudum, dünyam yıkıldı :) Bana hak vereceksiniz.
Manidar bir girişle başlıyor paylaşımı;
"Yemek biraz da insanları hasta etmek demektir. Bilhassa öğleyin çok yemek yiyen insan âtıllaşır, kafası işlemez. Bir nevi yemek hastası olur. Bu öğle yemeği bütün dünya yüzünde yeniden ele alınacak bir sosyal ve ekonomik bir problem olmuştur." Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver’in, ‘Salname 1970 Yıllığı’nda yer alan ‘Gıda Tarihimizde Öğle Yemeği Yoktur’ başlıklı yazısını alıntılanmış.
Okudukça vay be diyorum... Anadolu'da dolaşırken görüyoruz ki sabahleyin kuvvetli bir yemek var. Öğleyin yenmiyor. Akşamleyin bilhassa köylerde kâfi aydınlanma olmadığı ve öğle yemeği de yenmediğinden güneş batmadan önce gün aydınlığının son saatine yemek var. Buna hâlâ birçok yerlerde devam olunuyor.
Bu nereden geliyor? Tarihimizde vakfiyelerden ve İstanbul'daki imaret aşhanelerinden sabahleyin kuşluk vaktinde ve bir de akşamleyin yemek öğrencilere ve vakfın diğer memurlarına veriliyor. Bazı devlet memurları da imaretten yemek alıyor. Ya orada yiyor; veyahut evine götürüyor. Onlara akşam yemeği vermek yok. Lakin öğrenciler ve onlardan verilenlerden kalanın fazlasının verildiği fakirler var. 
Selçuklu, beylikler ve Osmanlı vakfiyelerinde de böyle. 
Pekiyi öğle yemeği nereden çıkıyor?
Yazarın ağzından dinlemeye devam ediyoruz. Bu da 125 sene önce Tanzimat ile bir nevi Avrupaperestlik olarak, esas ana prensipler üzerinde olmayarak sırf bir nevi alafrangalık da maalesef beraber girdiğinden esaslaşıyor.
Bir Avrupa modası olarak yer aldığını görüyoruz. Lakin bizim kendi malımız olan hafta ve erfane ile gidilen gezintilerinde yemek yine öğleye yaklaşık olmakla beraber tam o değildir. Sofra kurulu durur, önce birlikte yemek yenir. Sonra gezenler, tozanlar, acıkanlar, susayanlar; o hazır sofrada duranlardan gide gele çimlenirler. Fakat esas yine kuşluk yemeğidir. Gezintilerde de bu anane bozulmaz. İmaretler ‘de yine yemekler iki öğün verilir. 
XX. asır başlangıcında iş değişmiş; umumileşmiştir. Ne var ki Garp ve bilhassa Amerika bu garip ve asla sıhhî olmayan ve bilhassa kafa ve vicdaniyle çalışacakları yoran öğle yemeği usulünden feragat yolunu tutmuştur.
Avrupa'da bilhassa İngiltere'de dünyanın eski usulüne uyarak öğle yemeği halk tabakası arasında yoktur. Onlar da sabahleyin kuvvetli yerler ve akşama kadar yemezler; öğleden sonraki çalışma verimi düşmez.
Bu öğle yemeği bütün dünya yüzünde yeniden ele alınacak bir sosyal ve ekonomik bir problem olmuştur. Birçok şahıslar bunu kendi üzerlerinde yapmağa muvaffak olmuşlardır. Hele yatılı mekteplerde öğle yemekleri düşünülecek ve acil hal çaresi arayan bir konudur. Öğleyin mükemmel yiyen bir çocuk öğleden sonraki derslerini dikkatle takip edemez. Uyuklamalar ve söylenenler üzerinde düşünememek hep öğleden sonradır. Ve bu cihetle bu derslerden tam ve müspet netice elde edilemez. 
Mekteplerimizde bizim orta ve yüksek tahsil devrelerimizde ekmek ve peynirle vakit geçiştirirken fakir talebenin derslerinde ve imtihanlarda muvaffak olma sebeplerinden biri de bu yoksulluklarıdır. Zengin çocuğu ve yatılı okullarda mükemmel öğle yemeği yiyenlerin muvaffakiyetleri daima düşüktür.
Bunu dünya çapında bir mesele olarak bugünkü pek de yerinde yolunda olmayan kıt düşüncelerimizle hal yoluna gitmek zordur. Fakat fertler kendilerini kurtarma yoluna gidebilir; öğle yemeklerini memurlar ve öğrenciler ve öğretmenler kaldırarak yerine hafif bir sandviçle işi geçiştirebilirse cemiyeti bundan değil; amma kendi kafalarını ve sağlıklarını ve iş zamanında kendilerini yemek hastası yapmaktan kurtarmış olurlar.
On asır önce dünyanın en büyük ve çok değerli Müslüman hekimi Buharalı İbn Sina der ki: “Günde bir defa ye; kuvvetli ye; bu sana kâfi gelir; zira bağırsaklarımız uzun olduğundan hazım devresi uzun sürer. Eğer bağırsaklarımız kuşlarınki gibi kısa olsaydı nefes alır gibi yerdik.” (Süheyl Ünver, Salname 1970 Yıllığı, sf 90-94, Alıntılayan: Necdet Ömer Özer)
Üstat böyle demiş ama biz ikisine -beyne mideye :)- de yatırım yapalım, sporla çözeriz kilo problemini  :))) Anadolu'nun eşsiz lezzetlerinden vazgeçmek zor. Hatta Avrupa Birliğine girersek kokoreç yasaklanacak mevzuları konuşulduğunda gerekirse girmeyelim kokoreçten vaz geçmem demiştim :))) 
Velhasıl, arabanın benzini neyse yediklerimizde o dur! Yememize, içmemize dikkat edelim.  Rus Atasözleri der ki; Sabah kahvaltını krallar gibi et, öğlen yemeğini dostunla paylaş, akşam yemeğini düşmanına ver. Bu minvalde Prof. Dr. Canan Karatay noktayı koyuyor: “Sabah kahvaltısı krallar gibi Öğle yemeği dükler gibi Akşam yemeği fakirler gibi yenecek.
Böyle biline; hörmetler efendim :))))

Biraz da gülelim

Saman hırsızlığı…

Köyde dursun amcanın samanlığından saman çalınıyordu. Her gece az az eksiliyordu samanları. Akşam yatmadan önce işaretler bırakıyordu samanlığa, sabah geldiğinde bıraktığı işaretlerin dağıldığını ve yine samanlarının eksildiğini görüyordu.
Dursun amcanın canı sıkılıyordu. Hırsız olsa bir seferde götürürdü. Bunda bir iş vardı. Çözmek zorundaydı.
Bir akşam dolma tüfeğini hazırlayıp samanlıkta bir kuytuya saklanıp beklemeye başladı. Vakit gece yarısını geçmişti. "Herhalde bu gece gelmeyecek" diye düşündüğü bir anda samanlığın kapısı yavaşça açıldı. Dursun amca nefesini tutmuş, hırsızın kim olduğunu görmeye çalışıyordu. Ancak içerisi karanlıktı. İçeri giren kişi gölge gibi süzülüp samanların olduğu bölüme geldi. Elindeki çuvalla yere eğildiğinde penceren süzülen ışık yüzüne düştü. Dursun amca şok olmuştu. Çünkü kendinden izin almadan samanlıktan samanlarını götürenin en yakın komşusu Kamil olduğunu görmüştü. Ne yapacağını şaşırdı. Saman yüzünden en yakın komşusu ile geri dönülmez bir kavgaya mı girecek yoksa bu hırsızlığa göz mü yumacaktı? Dursun amca oturduğu yerden seslendi:
-"Kamil? Sen misin komşu?"
Kamil şaşırdı. eli ayağına dolaştı. Kekeleyerek:
-"Be.. Benim" diyebildi. Dursun amca biraz tebessüm biraz da sıkıntıyla hem hırsızlığa son verecek hem de komşusuyla kötü olmayacak formülü uyguladı o anda:
-"Kamil, saman almaya geldiysen al da git hemen. Ben hırsızı bekliyorum"

Üstatlardan Unutulmaz Anılar

Necip Fazıl bir konferansında isim vermeden gazetelerin tenkidini yapıyormuş.
Fakat o şekilde açık konuşuyormuş ki, bu işlerle çok az ilgili olan dahi hangi gazeteden söz edildiğini anlarmış.
Dinleyenlerden biri hatibin sözünü keserek:
-"Hangi gazeteden bahsediyorsunuz?" demiş.
Necip Fazıl sormuş:
-Siz ne iş yapıyorsunuz?
-Keresteciyim.
-Belli, otur!

******************

Üstada bir konferans sırasında bir genç Fransızca olarak sorar:
-“Osmanlı emperyalist değil miydi?”
Cevap dikkate şayandır:
“Evladım, eğer Osmanlı emperyalist olsaydı şu anda bu soruyu Fransızca değil Türkçe sorardın.”

 

Bazen doğruda söylerler

"En zor şartta bile,
en kızgın anda bile, en beklenmedik yerde bile,
açan şemsiyedir sevgi." 

(Erich Fromm)

 

 

 

Yazan ve Derleyen: Harun Emre Karadağ
Çizen: Kasım Özkan
Diriliş Postası Gazetesinden alınmıştır...

Kategori: 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 28.02.2017 - 10:13 -279-
Bu sayfayı paylaşın :