Büyük Oyun

-A A +A

Her DEVLETİN tarih yolculuğunda siyasi, kültürel ve medeni bir HAFIZASI vardır.

Böylesi bir medeni hafıza; bir ülkenin tarih içindeki tüm kuruluş, yükseliş, çöküş gibi hayat memat öykülerini, inançlarını, kültürlerini, örflerini geleneklerini, kısaca yaşantıları ve dış ilişkilerini, savaşlarını, ittifaklarını, zafer ve de mağlubiyetlerinin yekûnu olan bir hafızadan bahsediyoruz.

DİPLOMASİ söz konusu olduğunda bu medeni hafıza, “diplomatik kurumsal zekâya” dönüşür ve gerekli öngörüler, amaçlar, hedefler, tedbirler demek olan planlamaları ve gerekli stratejileri içerir.

Diplomatik kurumsal ZEKÂ, tıpkı kurumsal LİDERLİK dediğimiz devletin ORTAK aklı ve planlamalarının korelasyonu ile tayfın yedi rengi gibi uyum ve çeşitlilik içinde bütünlük arz eder. Asla siyah ve beyaz gibi, ya hep ya hiç ya dostumsun ya düşmanımsın gibi açık el politikalar şeklinde işlemez, daima değer politik eksende reel politik gerçekliklerine göre işletilir.

Kısaca ifade etmemiz gerekiyor ki; devletler bu medeni ve politik hafızalarına göre diplomasi çeşitlilikleri gösterirler. Bu skalayı şöylece özetlesek doğru olur kanısındayız.

1.     “AKTİF diplomasi” yürüten ülkeler

Bu ülkeler diplomatik zekâlarını kurumsal eksende “oyun kurucu” olarak işletirler. Yüz yıllık, elli yıllık planlamalar yaparak, gayelerine ulaşmak için onar yıllık etaplar halinde örtülü ve açık stratejik planlamalarını uygulama alanlarına taşırlar. Günümüzde böylesi ülkelere “küresel güçler” tanımlaması yapılmaktadır.

2.     “PASİF diplomasi” yürüten ülkeler

Bu ülkeler diplomatik zekâlarını “bağımlılık” eksenine mahkûm etmiş “kolonizasyon” ülkeleridir. Maalesef üzülerek belirtmemiz gerekiyor ki, dünyamızın yarısına yakını, üçüncü dünya ülkeleri dediğimiz, sömürü zincirinin halkalarını teşkil eden ülkelerdir.

3.     “REAKTİF diplomasi” yürüten ülkeler

Bu ülkeler diplomatik zekâlarını kurumsal eksende işletemezler. Etki tepki formatında anlık, günübirlik, açık el politikalar şeklinde, reel politik gerçekliklerden uzak, duygusal temelde ve iç politikada etkili olmak amacı ile işletirler.

Kısaca DIŞ politika hadisesini İÇ politikaya tahvil ederek, iktidarlarını tahkim etmek için bir fırsat olarak görürler ve “büyük oyundan” bihaber olarak her an gaza gelebilirler tuzaklara da çekilebilirler. Mısır’ın Nasır’ı, Irak’ın Saddam’ı Ve Libya’nın Kaddafi’si böylesi liderliklere örnek olarak verilebilir.

Selçuklu ve Osmanlı imparatorluğu gibi iki büyük devletin varisi ve bakiyesi olan Türkiye’nin tarihi, medeni hafızası ve diplomatik zekâsı ise çok daha kurumsal, çok daha planlı programlı, çok daha müdebbir, hami devlet olması zorunluluk arz eder, diye düşünmekteyiz. Çünkü hinterlandında -bölgesinde cereyan eden her müspet, ya da menfi hadise direkt olarak merkez olan ülkemizi etkiler ve de yakından ilgilendirir.

Büyük Oyun Kurucu Devletler

Büyük oyun dediğimiz yüz yıllık gayeleri içeren kurucu, planlayıcı, uygulayıcı diplomatik zekâya sahip küresel aktörler, daima flu davranırlar ve hiçbir zaman “açık el” politika izlemeden, etap etap amaçlarını, stratejik planlamalarını alanda realize ederek ilerlerler.

Buna en tipik örnek olarak, İngiltere, Almanya, Fransa, Çin, Hindistan, Japonya ve Rusya gibi ülkeleri, ABD, İsrail ve Vatikan gibi devletleri verebiliriz. Bu sayılan ülke ve devletlerin tamamı bilgi, teknoloji ve sermaye de kurumlaşmış ve sanayileşmesini tamamlamış, güçlü, kalkınmış ülkeler kategorisinde yerlerini almışlardır.

Bu küresel güçler yüz yıllık planlarını hiçbir zaman masanın üzerinden kaldırmazlar. “Şark Meselesi” ve İslam kavimlerinin “İslam’dan Soyutlanması” projeleri, her dönemde ülkemiz ve İslam coğrafyalarının başına belalar açan Büyük Oyunun hiç değişmemiş planlamalardır.

Örneğin islamafobya projesi, ABD ikiz kulelerinin vurulması” ile “haçlı, siyon ittifakı” sonucu İslam coğrafyalarında devreye sokulmuş ve halen de sokulmaya devam etmektedir.

İSLAMAFOBYA kelimenin tam anlamı ile bir İslam nefreti ve Müslüman düşmanlığı olarak karşılığını bulmaktadır. Derin istihbarat örgütlerinin güdümlü olarak besleyip, büyütüp sahaya sürdükleri “El Kaide, Daeş, Boko Haram” gibi dini örgütler, islamafobyayı körüklemek, İslam coğrafyalarındaki devletleri parçalayarak, yeni sınırlar çizerek, kaynaklarına el koymak için bir mizansen teşkil etmektedir.

Türkiye’ye Gelince

Batı medeniyetini temsil eden ülkeler ve devletler açısından Türkiye, hem “İSLAM medeniyetinin merkezi bir ülkesidir”, hem de iki büyük imparatorluğun hem vasisi, varisi ve bakiyesidir.

Türkiye ile olan tüm DIŞ diplomatik ilişkiler böylesine derin, bir tarihi, medeni hafızaya ve diplomatik zekâya dayandırılmaktadır. Bu diplomaside yalan, hile, aldatmaca meşrudur, tuzaklarla doludur, gülen yüzlerle, dost ilişkilerle devam ettirilmek istenen her diplomatik atak tam tersine karanlık mahfillerde oluşan, karanlık niyetlerin örtülü uygulama şekillerinden başka bir anlam taşımamaktadır.

Bu nedenlerle yakın Tarihimize bakarak diyoruz ki; Türkiye bölgesinde, küresel ölçekte büyük oyunun bir parçası olarak gelişen hadiselere her daim hazırlıksız yakalanmış ve günümüzde de hazırlıksız yakalanmaya devam etmektedir.

1979 İran Devrimini de iyi Okuyamadık

1979 İRAN devrimini de iyi okuyamadık. ŞİİLİĞİ PERS imparatorluk politikalarının dini bir aracı haline getirilmesinde yine yaya kalmışız, 8 yıl süren İran - Irak savaşının ne anlama geldiğini anlayamadan, 1991 Irak’ın işgalinde yine hazırlıksız olarak yakalanmışız ve pasif kalmışızdır.

1989 Sovyetlerin çöküşü ve Türk cumhuriyetlerinin doğuşunda yine hazırlıksız yakalanmışızdır. Afganistan’ın işgalinden sonra ELKAİDE türü güdümlü Radikal dini yapılanmalarının ne anlama geldiğini de anlayamamışızdır.

11 Eylül 2001 tarihinde ABD ve İNG öncülüğünde, İSRAİL ve VATİKAN ittifakı ile başlatılan SİYON-HAÇLI seferlerine hazırlıksız yakalandığımız gibi; Arap Baharı ve Suriye iç savasında ise, başta İHVAN hareketi olmak üzere DAEŞ ve benzeri güdümlü tüm SELEFİ hareketler ve teşkilatlanmalar konusunda gaza getirilmişiz ve aceleci davranarak tuzağa çekilmişizdir. Yedinci yılına giren Suriye İç savaşına yaldızlı sözler ve aldatıcı vaatlerle “müdahil edilmemiz”, ne Türkiye ye ve ne de Suriye’ye hiçbir şey kazandırmamış, üstüne üstlük kan, gözyaşı, göç ile yıkılan yuvalar, harap edilen ülke ve de harcanan onca emek ve enerji de işin cabasıdır.

Anlamamız lazım geliyor ki; TÜRKİYE bir büyük İSLAM medeniyetinin en güçlü temsilcisi ve iki büyük imparatorluğun vasisi varisi ve bakiyesidir. Bu nedenledir ki, bölgesinin MERKEZ ülkesi konumunda, bölgesinin HAMİ ülkesi olma durumundadır. Diplomatik zekâsını bu eksende kurumsal olarak kullanmalı ve anlık, günü birlik, etki - tepki kabilenden REAKTİF, açık el politikalarla tepkisel ve duygusal eksende bir DIŞ POLİTİKA izlememelidir.

Oyun Kurucu olmak zorundayız ve olduğundan çok daha müdebbir politikalar geliştirmek mecburiyetindeyiz. Yaptığımız iş, ürküttüğümüz kurbağaya değmeli, hamasi söylem ve meydan okumalar yerine etkili politikalar ve hazırlıklı stratejiler ortaya koymalıyız.

Unutmamamız gerekiyor ki, büyük oyun devam ediyor. Küresel aktörleri, uygulayıcıları, servisleri, bölgesel ve yerel aktörleri, güdümlü dini dinamikleri de apaçık belli olmuştur. Bundan böyle Türkiye, kılı kırk yararak, çok daha tedbirli ve etkili stratejik politikalar üretmek uygulamak, tuzaklara düşmemek üzere kurumsal tarihi medeni hafızasını ve politik zekâsını işletmek zorundadır.

Baki selamlar

Kategori: 

1 Comment

Bölgemizin (Orta Doğu) ve

Bölgemizin (Orta Doğu) ve ülkemizin içine düştüğü siyasi, kültürel ve dini hezeyanları, girdapları çok yerinde ve doğru tespit etmişsiniz. Sizleri bu büyük ''Türk-İslam davasındaki'' gayretlerinizden dolayı tebrik eder, başarılarınızın devamı için Yüce Mevla'ya Niyaz ederim.

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 02.10.2017 - 14:12 -1,309-
Bu sayfayı paylaşın :