Cemaat Nedir?

-A A +A

            Cemaat kelimesi Arapça olup sözlük anlamı “topluluk” demektir. Kullanım alanında cami cemaati, cemiyet, hizip, mezhep, tarikat, fırka gibi anlamlara sahiptir. Bunların her biri amaç, inanç, görüş, teşkilatlanma, jargon, şiar gibi konularda birbirinden ayrı birer mahiyet arz ederler.

            Osmanlı devlet düzeninde devlet- tarikat ilişkisi tekke, zaviye ve tarikatların din terbiyesi ve güzel ahlakla donanmış bir toplumun oluşması için hiyerarşik olarak siyasi otoriteye bağlılık temelinde sürdürülmüştür. Bu kurumlar inanç ve dinî yaşamında bağımsız birer STK olarak faaliyet göstermişlerdir.

Bazı tarikatların bürokrasi içinde ve askeri düzen içinde etkili olmaları, devlete isyan ve toplumsal kargaşa riskini de beraberinde getirmiştir. Öyle ki devlet, bazı tarikatların siyasi otoriteye karşı bir takım kalkışma ve girişimlerini çoğu zaman cezalandırma yönüne gitmiştir.  

Siyaseten toplumdaki birlik ve beraberlik, bütün cemaatlerin merkezi otoriteye bağlandığı bir devlet düzeninde mümkündür. Aksi halde Kuran’ın bize öğütlediği “ dinlerini parça parça edenler gibi olmayın” uyarısına uymayanların kendilerini küçük birer devletçik görerek toplumun birbirleriyle savaşmasına neden olmaları kaçınılmazdır. Günümüzde din kisvesi altında birer terör örgütüne dönüşen gruplar bunun açık delilidir.

Hukuk sistemimiz içinde gayrimüslim topluluklar millet kavramından ayrı olarak cemaat olarak isimlendirilmişlerdir. Fakat yazımızın konusu bunlar değildir.

Günümüzde yaygın olarak bilinen tasavvuf tarikatlarının üyelerinin aralarında oluşturdukları hiyerarşi ve disiplin onları birer “cemaat” haline getirmiştir.

Gayr-i Müslim cemaatler dışında kalan ve hukuk sistemi içinde yer almayan bu oluşumlar, gayr-i resmi STK’lar olarak idame-i hayat etmektedirler.

Legal olamayan bu yapıların ortak özellikleri üyelerinin bilgi, beceri, manevi hayatı itibariyle kendilerinden üstün gördükleri bir zatın etrafında toplanmaları; onu eleştirme hakkını kendilerinde görmemeleri, mutlak itaat ve bağlılıkla ona tabi olmaları gibi özelliklerdir. Bu cemaatler, İslam ümmeti içindeki fertlerden oluşmuşlardır.

Olaylara İslam itikadı, Kur’an ahkâmı ve Hz. Peygamberin uygulamaları açısından bakıldığında saygı ve bağlılıktan öteye şirke varan özellikler de arz etmektedirler. Oysa her müminin, inancında bağımlı; fikir, vicdan ve irfanında hür olması, Allah’tan başka bir varlığa mutlak teslimiyet içinde olmaması, mümin olmanın en önemli şartlarındandır.

Kişilere sorulsa ;“Allahtan başka ilah yoktur ve biz yalnızca ona taparız”  derler. Ağızlarıyla böyle deseler de davranış ve yönelişleri bunun aksinedir.

Kuran’da Allah , “ Gözünü aç, halis din Allah’ındır. Onu bırakıp da kendilerine bir takım dostlar edinenler (derler ki: ) “Biz bunlara ancak bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar diye tapıyoruz” Şüphe yok ki Allah onlar(la mü’minler arasında, ihtilaf ede geldikleri şeyler hakkında, Hükmünü verecekdir. Muhakkak ki yalancı, hakıykaten kâfir olan o kimseleri Allah doğru yola iletmez” buyurmaktadır. ( Zümer, 3; Hasan Basri Çantay)

Bir şeyhin veya liderin neredeyse yanılmazlığı, eleştirilmezliği gibi (hâşâ lâyüs’el ve lâyuhtî olması gibi) inanç ve yönelişler, şirk felsefesini çağrıştırıyor.

Allah’ın (c.c.) tenzih edilmesi, ona küçük büyük hiçbir varlığı ortak etmemek, hiçbir varlığa Allah’ın gücünden ve sıfatlarından pay vermemektir.

Cemaatlerin, tarikatların ve benzeri STK’ların meşru bir hukuk düzeni içinde yeniden organize olmaları toplumsal, dinî ve tarihî bir zarurettir. Devletin adalet içinde kontrol edemediği cemaat ve tarikatların zamanla ekonomik ve sosyal bir güce kavuşmaları sonunda siyasileşmelerine ve devletin egemenliği için risk teşkil etmelerine neden olmaktadır.

Şu da unutulmamalıdır ki İslam ümmeti,  küfür dünyasının manipüle ettiği grupların Kuran’ı kendi keyiflerine göre yorumlamaları, dinî kurum ve grupları kendi siyasi çıkarları için istismar etmeleri yüzünden tarih boyunca felaketler yaşamıştır.

SONU GELMEYEN TARTIŞMALAR

Sonu gelmeyen ve kafa karışıklığına neden olan tasavvuf ve tarikat tartışmalarına bir başka açıdan bakalım:

Tarikat ve şeriat savunucuları, isabetsiz tartışmalarla kendi kendilerini uçlara iterek gereksiz bir kavganın ve kafa karışıklığının nedeni olmuşlardır.

 

Müslümanların kafa karışıkları sonucunda medeniyetleri çökmüş, siyasî yapıları dağılmış, ekonomik ve kültürel yapıları tam bir mağlubiyet yaşamıştır. Sağlıklı bir düşünce yapısına sahip önemli bir Müslüman kitle olmasına rağmen, dış dünyanın da etkisiyle din ve düşünce hayatına daha çok kafa karışıklığı hâkim olmuştur. Bu kafa karışıklığı hâlâ devam etmektedir. Öyle ki yazarlarımızın kitaplarını işgal etmeye de devam etmektedir.

İzninizle ben olayı şöyle formüle etmek istiyorum:

Bedenle şeriat, ruhla tarikat, akılla hakikat, kalble marifet.

Tartışmalar şuradan çıkıyor:

Bir bütünün dört parçası olan bu kavramlardan birine odaklanan kişi, bir öncekileri veya sonrakileri yok sayarak aleyhte bir tavır sergiliyor. Hâlbuki beden, ruh, akıl, kalb hep birden bir insanın biyolojik ve manevi varlığını ifade ediyor.

Biz, pek çok tarikat erbabının tertemiz bir İslâm ve takva yolu üzere olduğuna inananlardanız. Bizce tarikat, şeriatın mektebidir. Daha doğrusu asırlarca bu kutsal görevi ifa etmiştir. Ancak günümüzde şeriatı bilmeden tarikatın mertebelerine kurulmak isteyen cahiller var. Aciz kanaatimize göre, bunlar yanlış bir yol yordam tutmuşlardır.

Bir gül bahçesi yetiştirmeyi düşünelim: Toprağın ekilmesi, bakımı, sulanması gibi birçok hizmetler gerekir. Yorulmak, terlemek gerekir. Sonra sabırla mevsimi beklemek lazımdır. Bütün bunlardan sonradır ki, gül rayihaları arasında aradığımız saadeti bulabiliriz.

Bahsettiğimiz kişiler, bu ameliye ve safhalardan geçmeden muhayyel bir bahçede dolaşıyorlar.

Anlatmak istediğimiz şudur ki; önce şeriatı (dinimizi) hakkıyla öğrenmeli; hayatımızı ibadet, ilim, takva ve güzel ahlâkla süsleyerek yavaş yavaş İslâm ahkâmının feyizli neticelerini elde etmeliyiz.

Ancak bundan sonradır ki, bir tohumun yeşermesi gibi kalbimizde hakikatin tomurcuklarını hissedebiliriz. O zaman, kalp aynasından hakikat ve hikmetin güzelliklerini seyredebiliriz.

Rahmetli Ahmet Hamdi Akseki’nin İslâm Dini adlı kitabından şu satırları okuyoruz:

“Sonraları tasavvuf yanlış tefsir edilmiş, tasavvuf âdeta işrakiyyun felsefesi haline gelmiş, kitap ve sünnete uymayan Bâtınilik vesaire gibi birçok fikirler doğmuş ve bu yüzden maddi ve manevi pek fena neticeler meydana gelmiştir…

“Zamanımızda tasavvuf ve sofiye tarikatı, cahillerin ve menfaatperestlerin elinde şöhret yapmak, para kazanmak, halkı kendisine taptırmak için bir vasıtadan başka bir şey değildir. İslâm’ın esaslarından haberi olmayan bir sürü kara cahiller türlü namlarla kendilerine şeyh, mürşit süsü vermekte ve birçok temiz ve saf Müslümanları yoldan çıkarmakta, işlerinden güçlerinden alıkoymaktadırlar. Bunlar; kendilerine ilham vaki oluğundan, peygamberle görüşüp her şeyi ondan aldıklarından bahsederler; cehaletlerini örtmek ve kendilerini büyük göstermek için Kuran’ın bâtın manasından dem vururlar.”…şeriat ve Kuran’ın zahir manası avam içindir; biz onlarla bağlı değiliz” diyecek kadar ileri giderler. Hâlbuki bunlar ne şeriatı bilirler ne tarikatı ne de hakikati. Bu gibiler hakkında Sofiye’nin ve tarikat erbabının en büyüklerinden olan Seyyid Ahmet er-Rufai Hazretlerinin şu kıymetli sözlerini nakletmeden geçemeyeceğim.

Diyorlar ki:

“Tarikat, şeriat’ın aynı; şeriat de tarikatın aynıdır.

İkisinin arasında olan fark lâfzîdir; sözledir. Maddeten ve manen netice birdir. Şeriatın kabul etmeyip reddettiği her şey zındıklıktır.

Bilip bilmeyen bir takım kimse daima Ebu Yezid-i Bistami böyle dedi, Haris-i Muhasibi şöyle dedi, Hallacı Mansur busözlerde bulundu diyorlar. Bu nasıl sözdür? Böyle lakırdılardan önce İmam-ı Malik, imam-ı Ahmed, Ebu Hanife ne dedi, bir kere ona bakmalısınız. Kulluk muamelelerini, kulluk işlerini bunların dedikleri ile ölçüp tashih etmelisiniz, işlerinizi onunla ayarlamalısınız. Ondan sonra da fazla sözlerle tefekkür edebilirsiniz.

(Yani bunların sözleri yemekten sonra meyve yemek kabilindendir. Evvela karnını doyur da sonra da fazla olarak meyve ye)

 Ebu Haris’inve Ebu Yezid’in sözleri ile bir şey artıp eksilmez, lâkin Ebu

Hanife’nin, Şafii’nin, imam-ı Malik ve Ahmed’in sözleri takip edilecek tariklerin en güzeli, tutulacak mesleklerin Allah’a yakın olanıdır. İlim ve amel ile şeraitin direklerini iyice kuvvetlendirdikten sonra ilim ve amelin setleri cihetine himmetinizi yükseltiniz.”

Galiba Yunus Emre’ye nispet edilen şu beyit olayı güzel

İfade ediyor:

“Şeriat tarikat yoldur varana

Hakikat marifet andan içeru”

Allah en doğruyu en iyi bilendir.

Selam ve dua ile kalınız.

Kategori: 

1 Comment

Kaleminize sağlık abi. Çok

Kaleminize sağlık abi. Çok önemli bir konuya değindiğiniz ve bilgilendirdiğiniz için teşekkür ederim. Toplumumuzdaki herkesin bu konuda bilinçlenip, hareket etmesi günümüzde büyük bir önem taşımaktadır.

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 12.05.2017 - 10:32 -1,412-
Bu sayfayı paylaşın :