Türk ocağı'nda Anadoluculuk, Türkiyecilik, Memleketçilik, Tartışmalalarıı

-A A +A

MEVLÜT UYANIK
Prof. Dr. Hitit Üniversitesi

Sunuş: 26 Ağustos 1071/1922 Türk tarihi açısından son derece önemli, ilkinde Sultan Alparslan Malazgirt Zaferi’ni kazandı ve Anatolia bir “Türkeli” oldu. İkincisinde Gazi Mustafa Kemal önderliğindeki Türk Ordusu Dumlupınar’da Büyük Taarruz’u başlattı. Bu satırların yazıldığı gün; yani 30 Ağustos’ta Başkomutanlık Meydan Muharebesi ve/ya  Sakarya Meydan Muharebesi denilen zafer kazanıldı. 

Bu iki zafer Türk devlet geleneğindeki sürekliliği ve kurmay aklının sonucudur, ilkiyle Anadolu yurt kılınmış, ikincisiyle bin yıl sonra emperyalist güçlerin işgal denemeleri geri püskürtülmüş ve yeni bir devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin temelleri atılmıştır.  “Malazgirt ve Büyük Taarruz Zaferlerini Anadolu’nun Yurtlandırılması ve Anadolu Rönesansı Bağlamında Okumak” diye bir yazıyla bu hususları okurlarla paylaşmıştım. Orada aslında bu devletin siyasi ve fikri temellerinin 1906/8 tarihi itibarıyla zaten atıldığını Üç Tarz-ı Siyaset’ten (Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük) ilk ikisini denediğini, en sonunda Türk(cü)lük merkeze alınarak Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunu vurgulamıştık.

Yeni devletin kurucu aklı, Anadolu’yu vatan kılıp, fiziki ve siyasi sınırları olarak belirleyip Türk milli kimliğinin merkezine yerleştirdi. Türkiyecilik, Memleketcilik, Küçük Türkçülük de denilen Anadoluculuk, sürrealist olarak gördüğü Türkçülük/Turancılık öğretisinin  ve resmi milliyetçilik/Anadolucuğun seküler yapısının ortaya çıkardığı  risklerden kaçınmak için reel-politiğe uygun bir milliyetçilik önerdi, diye didaktik bilgiler de verildi. Yazının Nurettin Topçu merkezli olduğunu ve 1071/1922 vurgusu gitmesin diyerek  « Türkiyecilik » tasavvurunun Türk Ocağı merkezli olduğunu vermemiştim.

1.       Milliyetçi/Muhafzakar Anadoluculuk: Nesep/ırk ve Sebep/Din Birlikteliğiyle Sağlanan Aidiyet

 Üç Tarz-ı Siyaset’in tıkanma noktalarını gidermeye çalışan bir öğretidir. Tarihsel temelleri, Ali Fuad Başgil, Hilmi Ziya Ülken, Erol Güngör, Mümtaz Turhan, Peyami Safa, Remzi Oğuz Arık ve Nureddin Topçu’da görülür. Bu adı geçen yerli/milli düşünürler, hem Anadolu’nun milli ve dinî birikimine, hem de insanlığın evrensel felsefi birikimine sahip olarak, Anadolu’nun salt seküler-Batı kültürü temelinden ibaret olduğunu iddia eden Cevaz Şakir, Azra Erhat, Vedat Günyol’un Mavi Anadoluculuk öğretisinden farklı tasavvura sahiptirler.

İbn Haldun’dan hareketle temellendirecek olursam, bu seçkin zekalar, bir toplumun ve devletinin ontolojik ve fiziksel; yani Nesep/soy unsuru ile birlikte aidiyet, inanç ve ruhun nasıl oluştuğunu gösteren epistemik özellikleri ifade eden sebep unsurunu bir arada bulundurmaya azami dikkat ederler.

Bu noktada Sebep (İslam) ile Nesep (Türklük/milliyetçilik) birlikteliğinin en iyi örneklerinden biri Anadoluculuk ekolü içinde yer alan başbakanlıkta yapmış olan M. Şemsettin Günaltay’dır. Maziden Atiye adlı kitabında Türk (nesep) ile İslam (sebep) ilişkisi üzerinde durup, Türklerin İslam tarihindeki üstün konumlarını inceliyordu. Ona göre, Anadolu Türk’ünün uyanışının başarıya ulaşabilmesi için milli bir İslami ruhun tarihsel ve toplumsal bozulmaların giderilmesinde etken olması şarttır. Kuruluş felsefesinin geliştirilmesinde önemli yeri olan Günaltay’ın dediği milli bir İslami ruh günümüzde hala en çok ihtiyaç duyduğumuz olgudur. Yeni devletin adını aldığı coğrafi mekân (Türkiye) merkez alınarak, kuruluşundaki ruhun yeniden üretilmesini amaçlayan okuma 1906/8 yılında ciddi olarak yapıldı.

 Bu müzakerelerden habersiz olununca, yapılan çalışmaları sanki yeni, hiç söylenmemiş sözler olarak görüp, “Toplumumuz yeni bir üst kimliğe ne ölçüde ihtiyaç duymaktadır?” diye eleştiriler yöneltilmektedir. Oysa fikirlerle hadiselerin irtibatını kurarak analiz etmeye çalıştığımızda  yaşanılan sorunlara çözüm önerisi arayışların tarihsel temellerini unutursak, tekrar aynı hatalara düşme riskimiz de artar. Ötekileştirme, dışlama ifadeleri artar ve tekrar bir kısırdöngüye gireriz.

Tarihsizliğin ciddi bir meziyet olarak görüldüğü bu dönemde, bunun bilinmemesini eleştiren Şükrü Hanioğlu’nun tespitiyle, 1906 yılında, başını Dr. Abdullah Cevdet Bey’in çektiği bir grup Osmanlı entelektüeli “Osmanlı” üst kimliğinin değiştirilmesi gerekliliği tezi ile ortaya çıkmışlardır. “Osmanlı” üst kimliği yerine alternatif olarak “Türk” ve “Türkiyeli” kavramları teklif edilmiş, daha da mühimi, bunların birbirinden farklı olmadıkları vurgulanmıştır.

Bu milli ve dinî değerlerin Yeni Devletin kurulma aşamasından beri berabere olduğunu söylemek demektir. Nitekim Kuvayı Milliye’nin en coşkulu döneminde çıkmaya başlayan Dergâh dergisi etrafında birleşen aydınların, bağlı bulundukları felsefi ekoller, etkileri ne denli farklı olursa olsun; iki temel unsur etrafında birleşiyorlardı: Reel politikaya aykırı sonuçlar doğuracağını düşündükleri Gökalpçı bir Büyük Türkçülüğe/Turancılığa  karşı olmak; İstiklal Savaşı cephesinde birleşen Anadolu merkezli dinî ve felsefi bir milliyetçilik tasavvuru geliştirmek.

Bu anlamda Anadoluculuk, ulus devlet inşa sürecinin başlangıcında, kolektif kimlik çalışmalarının yoğun olduğu bir dönemde, üst kimlik olarak belirlenen “Türk” kavramını Anadolu’da yaşama ve Müslüman olmakla özdeşleştirmeye çalışan fikri bir akım olup, bu anlamda Turancılığa adeta bir cevap nitelindedir. Anadoluculuk; Turancılık ve Büyük Türkçülüğe tepki olarak Küçük Türkçülük ve “Türkiyecilik”, Memleketçilik diye de anılır.

 Bu nedenle olsa gerek Kemal Karpat’ın ifadesiyle Anadoluculuk, halen Türk siyasal hayatının derin akıntıları olarak her siyasal partide kendini hissettiren Üç Tarz-ı Siyaset (Batıcılık, İslamcılık ve Türkçülük) ile ayrı ayrı akrabalığından bahsedilebilecek, bu akımların sentezi veya antitezi niteliğini taşıdığı iddia edilen bir akımdır. Bu normaldir, zira Üç Tarz-ı Siyaseti eleştiren yapısıyla toprak esasına dayanan Batı tipi milliyetçiliğin bir örneğidir. Türkiyecilik, Anadolu Türkleri Milliyetçiliği, Memleketçilik de denilen Anadoluculuk öğretisinin 20. Yüzyılın ilk çeyreğinde yeni bir başlangıç, yeni bir çözüm önerisi konumunda olduğu söylenebilir. Çünkü;

1.      Kolektif bir isim olarak Anadolu Türkü’nün belirlenmesi;

2.      Ortak bir soy miti olarak Orta Asya’dan Anadolu’ya göç eden ve bu coğrafyayı Türklüğün İslamlaştığına duyulan inanç,

3.      Ortak zafer olarak 1071 Malazgirt,

4.      Ortak acı ve paylaşılan tarihi anlar olarak ezilen ve mağdur olan Anadolu öncelenir.

2.       Türk Ocağı’nda Büyük Türkçülük/Turancılık ve Küçük Türkçülük/Türkiyecilik Ayrışması

Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi söylemi Nutuk’ta Gazi Mustafa Kemal tarafından net bir şekilde kültürel ve mekânsal bir Anadolu milliyetçilik olup,  mevcut sınırlar içinde millî aidiyeti tanımlar. Bu milliyetçilik tasavvuru CHP’nin simgesi olan altı oktan ikincisi budur. Muhafazakar, milliyetçi Anadoluculuk tasavvuru ise gayr-i resmi ve muhalif bir öğreti olup, resmi ve diğer milliyetçi/Anadolucu ve Turancı öğretilerden ayrışmasının tarihi Cumhuriyet’in ilk dönemlerine uzanır.  Aslında bu hususu 14/6/1918 tarihli Türk Ocağı Kongresinde Büyük Türkçülük, Turancılık ve Küçük Türkçülük, Türkiyecilik ayrışmasıyla netleşti. Tuğrul Kormaz’ın tespitleriyle verecek olursak;

2.1.Halide Edip (Adıvar) 30/6/1918 tarihli Vakit gazetesinde “Evimize Bakalım: Türkçülüğün Faaliyet Sahası” yazısıyla müzakere başladı.

2.2.Ziya Gökalp, 4/7/1918 tarihli Yeni Mecmua’ da “Türkçülük-Türkiyecilik” yazısını kaleme aldı. Ona göre, Türkiyeli tabiiyeti belirlerken, Türk terimi ise “hars”ı ortaya koymaktadır.  İkisi arasındaki ortak ve farklı noktaları açıklar.

2.3.Köprülüzade Mehmet Fuat 16/7/1918 tarihinde “Türkçülüğün Gayeleri,”  Ahmet Ağaoğlu 19/8/1918 tarihli Tercüman-ı Hakikat Gazetesinde “Türkçülük ve Türkiyecilik”  isimli yazıları kaleme aldılar. Ağaoğlu, burada Halide Edip’in bir zamanlar Turancı olduğunu söyledi.

2.4.Halide Edip 23/8/2016 tarihli Vakit Gazetesinde “Türkiyecilik Yoktur” yazısıyla buna cevap verdi. Türkçülük ve Turancılıktan vazgeçmediğini hedefine farklı sokaklardan gitmeye çalıştığını belirtti.

Barika-i Hakikat Müsadem-i Efkardan Çıkar, yani hakikatin kıvılcımları fikirlerin çarpışmasından çıkar ilkesi gereği hala güncelliğini koruyan bu yazıları Türk Ocağı yetkililerinin bir kitap içinde veya parça parça Türk Yurdu dergisinde yeniden neşredebilir. Böylece aynı delikten bir kez daha ısırılma ihtimali azalmış olur. Ben de bu bağlamda  “Malazgirt Ve Büyük Taarruz Zaferlerini Anadolu’nun Yurtlandırılması Ve Anadolu Rönesansı Bağlamında Okumak”  başlıklı yazının sonunu bir daha takdirlerinize sunmak isterim:

Bana göre Gökalp, Turan fikriyle uzak hedef olarak Selçuklu ve Osmanlı öncesindeki kadim geleneğe vurgu yapıp, mevcut diğer Türk Devletleriyle fikri, iktisadi ve siyasi çatı birliktelikler aramayı ihmal etmemeyi de istemiş olabilir. Bu o dönem, diğer alimlerimiz tarafından sürrealist olarak görülmüş olabilir mi? Halide Edip’in son yazısındaki ifadelerinden anlaşılacağı üzere öyle gözükmüyor.

Mevcut reel politiğe uygun olmaması ve olası sorunları çoğaltmasından kaçınmak, yeni kurulan devletin siyasi, fikri, iktisadi temellendirmesini sağlamak için önceliği açısından bu gerekli olabilir.  Ama bu tarihsel ve kültürel temellerimizi yeniden diriltmeyi, sebep ve nesep birlikteliği olan ülkelerle çatı birliktelikler kurmayı uzak hedef olarak görmeyi ütopya sürrealist olarak görmez. Ütopya bu anlamda, söylenildiği gibi düş ülke, olmayacak şeyin peşinde koşma değil, temel öncüllerinizden vazgeçmeksizin yakın hedef olarak yaşamanızı bütün olumsuzluklara rağmen sürdürmek ve uzak hedeflerinizi korumaktır. Öncelik, evimi, yurdumu, Anadolu’yu dingin ve huzurlu hale getirmeliyim ki, komşularıma, kardeşlerime katkım olabilirsin demek farklıdır, bunu sürrealist olarak görmek farklıdır. Nitekim bunun idrakinde olan kurucu elit, Cumhurbaşkanlığı forsundaki 16 yıldız tarihsel temellerinin fikri ve siyasi sürekliliğinin sembolik değerini göstermektedir. Buradaki devlet sayısının niçin 16 olduğu ve kurulan bazı devletlerin neden Cumhurbaşkanlığı forsunda olmadığı hususu ise tarihçilerle birlikte çalışılacak ayrı bir yazının konusudur. 

Sonuç: Önemli olan; 26 Ağustos Malazgirt 1071 zaferinin kazanıldığı gün, emperyalist işgalci güçlere karşı başlatılan Büyük Taarruzun 30 Ağustos günü zaferle sonuçlanması Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinin atılmasıdır. Sakarya Destanı yazan şair Ceyhun Atuf Kansu’nun dediği gibi, “Bağımsızlı Gülü” asla solmayacaktır.

(Kaynakça için bkz. Tuğrul Korkmaz, Tipolojik ve Kuramsal Bağlamda Milliyetçilik ve Anadoluculuk, a kitap, Ankara.2016;  Hilmi  Ziya Ülken, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, İstanbul. 1975; Mevlüt Uyanık,  Selefilik,  Arap Baharı ve Türkiye, Ankara, 2016)        Çorum; 30 Ağustos 2017;  19:19

Kategori: 

1 Comment

Hocam bu eşine nadir

Hocam bu eşine nadir rastlanacak analiniz/ değerlendirmeniz için teşekkür ederim.En azından benim eksikliğimi tamamlamda katkı sağladığınız için teďekkür ederim.

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 31.08.2017 - 10:41 -487-
Bu sayfayı paylaşın :