Türk Milleti Güvenmediğine Güvenmez

-A A +A

                Güvenip güvenip de çok kere aldatıldığından mıdır nedir, bu millet bir kere güvenmediğine bir daha güvenemez olmuş, neredeyse bu durum onun karakteri halini almıştır. Ama bir kere de güvendimi tam güvenir, ölüme gidiyoruz dense fütur etmez ölümüne gider. Bu anlamda her zaman birilerine güvenmek istemiştir. Ne yazık ki güvendikleri –istisnalar hariç- onu her zaman aldatmıştır.

                Önce bir hikâye anlatayım. Av Mehmet Aktan’la ortak avukatlık yaptığım yıllarda Hasan Ağa derler yaşlı bir odacımız vardı. Hasan Ağa şişmana yakın bir vücuda sahipti. Yer yer ağarmış top sakalı, hafif çengel burnu, simsiyah iri gözleri, kırçıllamış kaşları, ağarmış saçlarıyla sevimli bir ihtiyardı. Tek odadan ibaret Avukatlık Bürosunun temizlik işlerine bakardı ama masaların üzerinde gün boyu caddeden kabaran tozların izi görülürdü.  Biz çalışırken, o, bastonunu pencere kenarındaki devetabanı çiçeğinin dalına asar, sol tarafımda bir sandalyede oturur, müşteri gelmediği saatlerde horul horul uyurdu. Biz onu bu haliyle idare ederdik. Emekliliği yoktu. Adliyede kâtip olarak çalışan oğlu ancak kendi geçimini temin edebiliyordu. Kızı evliydi ama damadının tam olarak ne iş yaptığını şu an hatırlayamıyorum. Doğrusu yeni Avukatlar olarak bizim de imkânlarımız kısıtlıydı.

                      VAHŞİ ZAMLAR CAN YAKARDI                                  

                Yenilerin bilmediği eskinin meşhur yılbaşı zamları pek vahşiydi. (Zamlar şimdi her an yapılabiliyor.) Ekonomik program adı altında iğneden ipliğe zam yapılırdı. Bahsettiğim seneler, seksenli yıllar. Gene bir yılbaşında acımasız ve insafsız zamlar yapılmıştı. Çaya, şekere, tüp gaza; doğurgan zamlar dediğimiz benzine mazota yapılan zamlar gerçekten insafsızdı.

                Hasan Ağa böyle bir zam furyasıyla güne başladığımız yeni yılın ilk mesai gününde temizlik işlerini bildiğimiz üzere yapmış, terlemiş, bu yüzden yüzünün kızarıklığı artmış vaziyette, belli ki biraz da heyecanlı, iki ortak olarak biz Avukatlara yöneldi ve:

                -Bana bakın, dedi. Her bir şeye zam gelmiş, her şey pahalanmış. Çayın, şekerin, tüp gazın yanına varılmıyor. Ev sahibi kiraya zam istiyor. Geçim imkânı kalmamış, maaşıma zam yapın. Zam yapmazsanız da gene aynı ücretle çalışmaya devam edeceğim.

                Tabii,  Hasan Ağanın anlatış şekline biraz gülüştük.  Konuşma tarzından, “zam yapmazsanız kusura bakmayın ben de çalışmayacağım” demesi beklenirken, zam yapmazsanız da “gene aynı ücretle çalışmaya devam edeceğim” demesi gülüşmemize sebep olmuştu. Aslında bu durum insanımızın ne kadar çaresiz olduğunu gösteren küçük bir sahneydi. Mehmet Aktan, Hasan Ağanın bu çıkışı üzerine esprili bir şekilde:

                -Bizi çok kötü tehdit ettin Hasan Ağa, dedi.

                Hasan Ağa sözünü esirgemiyordu:

                -Tehdit mehdit, nasıl anlarsanız.

                Hasan Ağa, endişeli bakışlarla vereceğimiz cevabı bekliyordu. Belki de işine son vereceğimizi düşünüyordu. İşine son vermedik, maaşına zam yaptık, tabii mutlu oldu.

                 AVUKAT KOLTUĞUNA OTURMADI

                Sorgun’un hafta pazarı Perşembe günü kurulurdu. Ticaret için Yozgat’tan, civar ilçelerden gelenler ve yüz beş pareli köylerden gelenlerle beraber ilçede kalabalık bir nüfus olurdu. Mesai saatinden çok önce büroya gelir, erkenden ilçeye gelmiş müvekkillerimle ilgilenirdim. Köylümüzün mesai saati yoktur. Hatta yöreyi iyi bilenler, köylü tavuk gibidir, saat maat bilmez, gözünün önü ışır ışımaz harekete geçer, derler. Bunun şuurunda olarak büroya giderdim.

                Gene böyle bir Perşembe günü erkenden büroma gelmiş, müvekkillerimle ilgilenmiş, duruşmalara katılmış; öğlen yakını bir hayli mücadelenin sonunda yeni bir iş alarak iyice yorulmuştum.           Müvekkiller vekâletname için Notere gittiklerinde Hasan Ağa ile baş başa kalmıştık. Baktım iri gözleriyle, biraz da acıyan bir yüz ifadesiyle bana bakıyor, “Bey, sizin işiniz de çok zor” diyordu. Hemen masamdan kalktım, karşı sandalyeye oturdum, gayet kararlı bir şekilde çenemle masayı işaret ederek Hasan Ağaya:

                -Geç bakayım Hasan Ağa, otur oraya! Bundan sonra geleceklerle de sen ilgilen. Maaşına zam istiyorsun ama yanımda oturuyor, horul horul uyuyorsun, dedim. Hasan Ağa şaşırmıştı:

                -Bey ben oranın işiyle baş edemem. Adamlar ne lâf anlamaz adamlar yav. Seni iyice yordular.

                -Hasan Ağa, ben de lâf anlamıyorum şimdi, geç oraya otur.

                Tabii benim yaptığım bir lâtifeydi ama sonradan anlıyorum ki lâtife de olsa kullandığımız sözcükler Hasan Ağada izler bırakıyordu.

               SÖZLERİNİN ALTINA İMZASINI ALAMADIM

                Gene bir gün, büroda çalışmış, işlerimi toparladıktan sonra boş kalmıştım. O arada baktım Hasan Ağa uyuyor. Hafif dürtüp uyandırdım. Elimde defter kalem olduğu halde:

                -Hasan Ağa, dedim. Şimdi sana bir şey okuyacağım, bunun manasını vereceksin,  deftere yazacağım, sen de altını imzalayacaksın.

                Hasan Ağa şaşırmış vaziyette bana bakarken, okudum:

                “-Olsa yumurta, yapsak kaygana. Tavayı elden buluruz ya, iş yağda!” Bu şiir ne demek istiyor Hasan Ağa?

                Hasan Ağa bakıyor ama cevap vermiyordu. Üsteledim:

                -Bir kere daha okuyacağım Hasan Ağa, ne demek istiyor, bu sözler ne anlama geliyor, manasını ver bakalım, buraya yazacağım.

                Hasan Ağa şaşkınlığı artmış vaziyette:

                -Ben anlamam Bey, dedi.

                Bu cevap üzerine, daha kararlı vaziyette:

                -Hasan Ağa! Bak bir kere daha okuyacağım, ne demek istediğini açıklayacaksın. Ben de buraya yazacağım. Birkaç defa daha okudum:

                “-Olsa yumurta, yapsak kaygana. Tavayı elden buluruz ya, iş yağda!”

                Hasan Ağa ne kadar kararlı olduğumu görmüş olacak ki, bu defa açıkladı. Şöyle bir “Pöf” dedikten sonra:

                -Ortada hiç bir şey yokken, boşu boşuna ağzının suyunu akıtıyor.

                Tam da beklediğim cevaptı. Deftere yazdım, isim yeri açtım:

                -İmzala, dedim. İmzala Hasan Ağa imzala!

                Hasan Ağa imzadan çekindi. Tehdit edercesine tekrar tekrar imzalamasını istedim:

                -İmzala Hasan Ağa imzala! İmzalamazsan kötü olacak!

                Ne yaptım ne dediysem imzalatamadım. Bütün ısrarlarıma rağmen imzasını alamadım. Rahmetli kayınpederimin, hediye ettiği 1967 tarihli Sümerbank’ın küçük telefon rehberi defterine yazmışım bunları. Defter masamın en üst gözünde durur ancak her zaman okumazdım. Geçen gece uykum kaçınca, defteri aldım, sayfaları arasında gezinirken, irili ufaklı notlar arasında bu küçük notu buldum.

                 OKUMUŞLAR OKUMAMIŞLARI ALDATINCA…

                Peki, Hasan Ağa, niçin söylediklerinin altını imzalamamıştı? Bu durum, doğrudan güvensizlikle ilgili bir konuydu. Hasan Ağa yanımızda çalışması sebebiyle adliye çevrelerinde olup bitenleri daha doğrusu imza atanların başına gelenleri kıyısından köşesinden duyuyordu. Gerçi herhangi bir mal varlığı yoktu ama atacağı imza belki başına iş açabilirdi. Onun korkusu belki de buydu. Bir önemli sebep de şahsımla ilgili değil genellikle okumuşların, okumamışların güvenini kötüye kullanmış olmaları, onların güvenlerini sarsmış olmalarıdır. Bu da çok acı bir gerçektir! Bu açıdan, birileri milletin kendilerine güvendiğini zannedip de, bu güven ebediyen devam eder sanmamalıdır.

                Peki, bunun dışında ne olabilirdi, onun güvenini sarsacak ne yapmıştım? Yukarıda anlattım. “Geç bakayım Hasan Ağa, oraya sen otur, gelecek müşterilerle sen ilgilen” demiş olmam bir; iki, zaman zaman çocukluk ve ilk gençlik hallerini anlattırıp, arada bir şeyler öğrendiğimde “yengem bunları biliyor mu, anlatmamı ister misin?” demiş olmam. Yaşları yetmişi aşmıştı karı kocanın. On üç ila on beş yaşındaki çocukluk günlerini anlatsam ne yazardı! Ama Hasan Ağa, anlatılmasını çok tehlikeli bulur, ihtimal ki, yengemizden gelebilecek olağanüstü tepkiden çok sakınırdı.

                Hasan Ağayı rahmetle anıyorum.

Kategori: 

1 Comment

Anadolu da yaşamış Hasan Ağa

Anadolu da yaşamış Hasan Ağa gibi çok kıymetli insanlar gelip geçmiştir. Mazide güzel bir şey bırakmışlar ise ne mutlu. Allah hepsine rahmet eylesin mekanları cennet olsun. Bu yazının en güzel yanı da yani ana fikri olsa gerek okumuşların, okumamışlara karşı güvenini kötüye kullanmış olmaları, zamanımızda bu güven çok sarsılmış durumda hiç kimseye güven kalmamıştır. saygılarımla.

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 05.09.2017 - 11:04 -466-
Bu sayfayı paylaşın :