Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı'nın Açıklaması!

-A A +A

 

DARBEYE KARŞI MİLLETİN “TARİHİ ZAFERİ”!

Her şeyden evvel maruz kaldığımız büyük darbe teşebbüsü dolayısıyla milletimize geçmiş olsun diliyoruz. Büyük bir badire atlattığımızın hepimiz farkındayız. Bir o kadar da şuurundayız. Şimdiki halde devlet ve hükümetin öncü bazı kurumlarının, bilhassa da halkın o büyük kalkışmadan önemli bazı dersler çıkardığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Halkımızın, darbe teşebbüsü anından itibaren meydanları doldurması ve geri çekilmemesi, askeri ve sivil kurumların personel yapılarını masa başına yatırarak yeni baştan irdelemeye tabi tutması, bilhassa da darbe öncesi dönemden daha farklı olarak hükümetin kuru, özsüz bir retorikten kendini kademe kademe geri çekerek daha kucaklayıcı, orta cepheci bir siyaset dili kullanmaya başlaması bunun önemli işaretleri arasındadır.

Bu arada vaki darbe girişiminin bertaraf edilmesinin değerini de unutmamak gerekir. Darbenin ilk anından itibaren sokaklara inen halkımızın şuur yüksekliği, eylem geliştirme kabiliyeti her türlü takdirin üzerindedir. Aynı şekilde yakın dövüş ve mücadele, işgal edilmiş askeri binaları kuşatma ve nüfuz, ele geçirme teknikleri bakımından, Türk polisinin eğitim ve tecrübe üstünlüğünün kuşkusuz hepimiz farkında olmalıyız.

Aynı şekilde darbeye maruz kalan askeri birliklerin darbeyi onaylamadıklarını sık sık halka duyurmaları, hükümetin yanında bulunduklarını televizyonlar vasıtasıyla ilanları da aynı derecede önemlidir.

Tabii bu arada başta MHP olmak üzere, siyasi partilerin darbecilere açıktan açığa karşı olduklarını açıklamaları da unutulamaz. Bu vasıta ile toplumsal tabanlar, muhtemel darbe destekçiliğinden geri çekilmiş, milletin ana gövdesi kendini geri çekerek, darbeciler bütünüyle desteksiz bir duruma düşürülmüştür. Burada bir de darbenin en karanlık tehlikeli ve ürpertici saatlerinde Diyanet İşleri Başkanlığının oynadığı tarihi rolü anmak icap eder. Ve tabii geceler boyu edilen duaları, yakarışları, sergilenen dayanışmaları da bunlara eklemek gerekir. Yani sizin anlayacağınız başta Tayyip Beyin ve Başbakanın, her türlü devlet ve hükümet kurumlarının, siyasal organların ve aziz milletimizin el ve gönül birliği ile ortaya koyduğu büyük tarihi bir başarı söz konusudur. Dolayısıyla neredeyse kazanılmış başarılmaya ramak kalmış bir darbe, milletimizin yek-vücut hale gelen iradesi karşısında kademe kademe geri çekilmiş, çektirilmiş, sonunda da darbeci cemaat ve yandaşları tarihi bir mağlubiyetle yüz yüze kalmışlardır.

Darbecilerin Tarihi Mağlubiyeti

Darbeci sınıfların ve destekçilerinin mağlubiyetini “tarihi” olarak vasıflandırmamızın bir sebebi var. Çünkü mağlubiyetler de farklı farklıdır. Mesela aynen Hitler gibi, Napolyon da Rusya’yı işgal etti. Doğu Avrupa’dan başlayarak Ural Dağlarına kadar ilerledi. Bu ilerleme karşısında Rus ordusu hep geri çekildi. Napolyon’un karşısına hiç mi hiç çıkmadı, savaşmadı. Fakat bu ilerleme bile, Napolyon ordularını haddinden fazla yordu. Neticede de Fransızlar galip, Ruslar mağlup olmuş oldu. Ruslar mağlup oldu, ancak askeri kuvvet olan ordularını tahrip ettirmemişlerdi. Dolayısıyla böylesi de bir mağlubiyettir. Fakat savaş gücünü muhafaza ederek bir mağlubiyettir bu!... Belki de taktik bir muhalefet.

İşte Türkiye’de cemaat tüzel kişiliği, taktik olarak bile geri çekilmeyi düşünmedi, düşünemedi. Ona bu fırsatı bazı merkezler vermedi. Amerika’daki Neo –Con’lar ve onların Türkiye’deki karşılığı liberal sınıflar, cemaati sürekli tahrik etti, cepheleşmeci bir siyaset takip etmeye onları icbar ettiler.

Belki bunun aksi de doğrudur. İlgili Neo–Con grupların ve yerli versiyonlarının, yani ABD’nin mutlak zaferinden emin olan cemaat tüzel kişiliği, onlara eklemlenmenin en kestirme ve sağlıklı bir yol olduğunu düşünmüş de olabilirler. Dolayısıyla böyle gergin, cepheleşmeci politikaların varabileceği en son noktaya varıp dayandılar. Ordu içindeki takiyyeci aktörlerine dayanarak, onlara ilave, içerideki bazı farklı cunta gruplarını da yanlarına alarak, son bir hamleye kalkıştılar. Yani Türkiye devletine ve hükümetine, ordu tüzel kişiliğine, 80 milyonluk Türkiye halkına karşı meydan okumaya kadar vardılar.

Peki, Sonuçta ne oldu?  

Buradan da yeni tarihi bir mağlubiyetle karşı karşıya kaldılar. Elde avuçta ne varsa hepsini mahvettiler. 50–60 yıllık bütün birikimleri heba olmadı mı? Binlerce, yüzbinlerce ailelerin ocağına ateş düşürmediler mi? Milletten din yolunda hizmet için topladıkları paraları devlet ve hükümetten elde ettikleri onca ihale, arsa, usulsüz kazanç ne oldu? Milletin kendilerine hizmet için vakfettiği paralar, kazançlar, alın teri o koca koca holdingler nerede şimdi? Dolayısıyla cemaatin maruz kaldığı kayıp ve mağlubiyetin hesabı–kitabı çıkarılamaz.

Hazreti Adem’in işlediği bir günahın ardından üzerindeki kispetin yere inivermesi gibi, cemaat şu anda toplum karşısında çırılçıplak!... Hor ve zelil bir halde ortalıkta kala kaldı. Toplumsal/dini mesajı bitmiş gönüllere ve ruhlara ümit ve ferahlık veren güven uyandıran yanları çürümüş, kokuşmuş bir enkaz yığınını andırıyor. Dolayısıyla bu sonuç yukarıda Rusların maruz kaldığı gibi bir mağlubiyet!.. Fakat arada öyle büyük bir fark var ki, düşünmeye değer doğrusu!..

Dikkat edin: Kanuni Sultan Süleyman Macaristan fethine çıktı. Yüz bin kişilik Macar ordusu ile karşı karşıya geldi. Öyle tarihi bir savaş oldu ki, Macar ordusu baştan sona kırıldı. Yani Macarlar askeri kuvvetlerinin bütününü kaybetmiş oldu. Dolayısıyla Macarlar veya Macar ordusu sırf mağlup olmadı, Macaristan elsiz–ayaksız teslim mecburiyetinde kaldı. Ülkelerini kaybettiler. İşte cemaatin mağlubiyeti, böyle sonuçlar doğuran tarihi bir mağlubiyettir. Kendine yeni bir dil ve üslup oluşturmasına da imkân kalmamıştır. Ancak ve ancak mevcut tecrübeyi tasfiye etmeyi, inkâr etmeyi göze alabilen; çok ciddi, kamuoyu önünde cereyan eden inandırıcı özeleştiriler gerçekleştirebilen, gerçekten tasaffi etmiş bulunanlar müstesnadır şüphesiz. Öyle ümit edilir ki, kendi kendilerine sormak durumunda kalırlar: “Ey Allah’ım biz ne yaptık, senin gücüne gidecek ne yaptık da bütün bunlar başımıza geldi”? Sorarlar, sorarlar ve kendi içlerine rücu ederler!.. Umulur ki, buradan bir hayır hâsıl olur.

Geçirilen bu acı tecrübe, sırf Cemaat Tüzel Kişiliği ile mi sınırlı?

Geçirilen bu acı tecrübe, sırf cemaat tüzel kişiliği ile de sınırlı değildir ve kalmamalıdır. Cemaate yönelik bölümüne yukarıda işaret edildi ayrıca. Fakat hadisenin millete, siyasete, devlet politikalarına, askere ve diğer farklı cemaatlere bakan bir başka yanı daha vardır. Dolayısıyla cemaati öteleyerek hiç kimsenin sorumluluktan kaçma imkânı yoktur. Çünkü bir toplumun sivil ve resmi kurumlarının bütününün sorumluluğu var bu işte. Haliyle herkes şapkasını önüne koysun ve öyle konuşsun!..

Unutulmamalıdır ki, Türkiye’de özel kesimin zenginliğinin ardında doğrudan kamu ihaleleri yatmaktadır. Konjonktürel zenginlikler buradan doğuyor zaten. On sene önce adı – sanı bilinmeyen, olmayan holdingleri hatırlayın!.. İşte bazı cemaatlerin durumu da aynen böyle!.. İhalecilik, karşılıksız hükümet ve belediye sübvansiyonları herkesin bildiği hususlar değil midir? Dolayısıyla ilgili cemaate yıllardır transfer edilen kaynaklar, arsalar, genel müdürlükler, müsteşarlıklar, emniyet ve askeri kadrolarda sağlanan özel imkanlar!.. Bunlar saklı gizli yapılmadı ki? Siyasi destek namına endazemin tapusunu kaçıranların başımıza gelenlerde hiç mi sorumluluğu yoktur, olmayacak mıdır?

Ya da mesela ilgili cemaat kadroları tasfiye edilirken, onun yerine kimler veya hangi cemaat yapıları istihdam edilecektir? Ya da biz devir devir, dönem dönem aynı yolları kat etmek mecburiyetinde mi kalacağız? Bunun altında yatan da kuşkusuz dini veya siyasi, bazen de ırkî alt – kültür gruplarının destek ve taahhüdüne dayanan bir siyaset ve demokrasi anlayışıdır.

Siyasette merkez güç bu olunca, iki ayağı üzerinde durabilen bağımsız Müslüman entelektüel veya uzman, bürokrat sınıfların hiçbir esamesi okunmuyor. Buradan da umumi bir seviye kaybı doğuyor. Temsil ve tecrübe sahibi sınıflar sürekli itiliyor, uzaklaşıyor ve köşelerine çekiliyorlar. Adeta vasıfsız sınıfların prim yaptığı bir devirden geçiyoruz denilse yeridir. Mesela bir kamu kurumu düşünün: Aldığı 80 kişilik uzman kadrosunun, 70’e yakını cemaatten!.. Peki bu ülkenin hakim ve savcıları, TRT görevlileri, polis ve askeri okulların tamamı, böyle değil mi idi? Yani bugünkü önemli kurumların tamamında durum aynı!.. Aydın, birikimli, tecrübeli, okuma ve kavrama kabiliyeti yüksek, İslamî veya muhafazakâr, millici sınıfların karşılığı hani nerede? Kaldı ki, özel bir himayeye de gerek yok. Adil olunsun, eşitlikçi davranılsın bu kâfidir.

Bu Duruma Nasıl Geldi Türkiye?

Bir de bu duruma nasıl geldi Türkiye? Cemaat, devlete ve hükümete nasıl oldu da bu kadar nüfuz edebildi? Bu hadise sırf Cemaatin nüfuz kabiliyetiyle izah edilebilir mi? Yani saklı-gizli mi gerçekleşti bütün bu olanlar? Dikkat edilirse kamuoyunda, basında AK Parti camialarında ve dini muhitlerin tamamında hadise böyle izah ediliyor. Cemaatin tek yanlı bir gayreti, sinsiliği, takiyeciliği vs. ile. Unutulmamalı ki, bu bakış, son derece şaşı bir bakış açısıdır. Dolayısıyla hiç kimse kendini kandırmasın. Geride bıraktığımız dönem ve uygulamaları irdeleyerek anlamaya çalışsın.

Hükümetle Siyasi İzdivaç

İlk elde 2002 seçimlerinde ve diğer seçimlerde cemaatin bütün vücudu ile Ak Partiye desteklediğini hatırlayalım. 28 Şubat döneminin ardından bunu tabii karşılamak da gerekir. Fakat bu hadise burada kalmadı. Cemaatin başarılı eğitim tecrübesi, yurt dışı olimpiyatları, taban genişliği ve büyüklüğü, artı televizyon ve gazete imkânları, hükümete iyi pazarlandı. Buradan da akıl almaz derecelere varan siyasi bir izdivaç doğdu. İlk elde içişleri ve adalet bakanlığı neredeyse bütünüyle onlara tahsis edildi. Bu açıktan açığa yaşanan bir süreç. Cemil ÇİÇEK’in Adalet, Beşir ATALAY’ın İçişlerinden ayrılmalarının yegâne sebebi budur. Fakat onların yerine getirilen yeni İçişleri ve Adalet Bakanları doğrudan doğruya cemaatin kollayıcısı rolünü oynamadılar mı? Cemaat kadrolarının devlet ve hükümet kadrolarının işgali asıl bu dönemde gerçekleşti. Bilhassa hâkim ve savcılar, polis okulları vs.

“Aldatıldık” Demek Yetmez

Fakat burada asıl önemli olan, orduya bu sınıfların nasıl sızdığı ve çöreklendiği hususudur. Genel Kurmay, Komutanların özel kalemleri, yaverleri, eğitim ve istihbarat daireleri, askeri lise ve yüksek okullarının hemen tamamı, Başbakan ve Cumhurbaşkanının askeri müşavir ve yaverleri, önemli askeri ünitelerin hemen hepsi, neredeyse bu gruba bütünüyle teslim edilmemiş mi? İnsan adeta şaşırıyor bu aymazlığa!.. Peki, bu seviyede külliyetli bir yığılma, görevlendirme tesadüfî olabilir mi? Ya da mesela sırf cemaatin sızma ve sirayet kabiliyeti ile mi izah etmeliyiz bu durumu? Bakıyoruz da, şimdi bütün askeri ve sivil yetkililer hadiseye böyle bakıyorlar. “Aldatıldık” demek istiyorlar. Büyük, tarihi bir sükût-u hayal yaşıyorlar adeta!..

Bu Süreçleri Sükûnetle Değerlendirmek, Anlamlandırmak Gerekir

Hâlbuki bu tür durumlarda olabildiğince sakin düşünmek, geçirdiğimiz süreçleri iyi anlamlandırmak gerekir. Eğer öyle yaparsak sağlıklı sonuçlar üretebiliriz. Aksi halde günü birlik, refleks tepkilere kendimizi teslim eder, olumlu hiçbir sonuca ulaşamayız. Yani kendimizi kaptırdığımız hisler, asıl gerçeğin üzerini örter de, bunun farkına bile varamayız.

Öyle ise iki önemli gerçeği göz önünde bulunduralım:

Bunlardan birincisi, 28 Şubat darbesidir. Yeni iktidar ve yeni komuta konseyi, orduyu 28 Şubatçıların kontrolünün dışına çıkarmak ihtiyacını duyuyorlar. Artı, yeni bir askeri sınıf yetiştirmek için de, askeri okullara özel bir önem veriyorlar. İşte cemaatin orduya nüfuzu ve istihdamı asıl bu dönemde başladı. Cemaatin eğitim tecrübesi, kadrolaşma kabiliyeti orduya ve hükümete iyi pazarlandı. Geçirilen tecrübelere bakarak, bunun bir devlet ve hükümet politikasına dönüştüğünü unutmamak icap eder. Bunun en önemli işareti, Genel Kurmayda askeri okulların bağlı olduğu eğitim dairelerinin, soru hazırlama ünitelerinin, her türlü istihbarat birimlerinin ve hukuk ünitelerinin (hâkim ve savcılar) cemaate tahsis edilmesidir.

Asıl ve diğer önemli gerçek de Ergenekon süreçleridir. Artık bu dönem, cemaat saltanatının iyice azdığı, pervasızlaştığı bir dönemdir. Hem hükümet, hem ordu yeni dönemin aktivitelerini şaşkın şaşkın izlemekle yetindiler. Neredeyse bütün kamuoyu aynı duruma düşmedik mi?

Özellikle siyasi iktidar, İlker BAŞBUĞ’un tutuklanması, ardından Mit Müsteşarının tutuklanmak istenmesi ile durumun vahametinin farkına varabildi. İşte o günden bu güne kadar da daha farklı bir süreç yaşıyoruz. Bunun en son aşaması ise, maruz kaldığımız son darbe teşebbüsüdür.

Şimdi Tekrar Başa Dönecek Olursak!..

Cemaatin, hükümet ve Genel Kurmay kadrolarına gizliden gizliye nüfuzu gibi bir ihtimal bize imkânsız geliyor. Aksi halde askerlerin bu durumları fark ettikçe, tespit ettikçe davranış geliştirmeleri gerekirdi. Sayısız şikâyetlere rağmen bu yollara başvurulmadı. Tam tersine aşırı bir iş birliği ve dayanışma sergilendi. Özel kalem müdürlerine, yaverlere kadar!.. Yani burada derin bir itimat ve dayanışma politikaları yatıyor.

Ancak bu sonucu, herhangi bir paşanın, cemaat mensubiyeti ile de izah etmemek gerekir. Bizce, burada kurumlara, dışarıdan yapılan derin bazı empoze ve telkinler söz konusu olmalı. Bunda devlet güvenliği ile ilgili meselelerin istişare edildiği zeminler çok önemli. Bilhassa istihbarat ve devletin görünmez organları, askerlerde ve sivil idarede bu ihtiyaç duygusunu uyandırmış olmalıdır. Sivil idare ve askeri kurumlar konjonktürel ihtiyaçları ile bu işe bakarken; onlara bu işbirliğini, cemaatle çalışmayı telkin edenlerin, günü birlik değil uzun vadeli, stratejik yaklaştığı düşünülmelidir.

Daha ötede bu iş birliği fikrinin yerli dinamiklere benimsetilmesinde, cemaati kontrolü altına aldığından emin olan bir dış varlığı ihmal edilemez. Öyle ise, ülke ve kurumlar olarak geçirdiğimiz bu süreci askeri ve sivil aktörlerin derin derin düşünmeleri icap etmez mi?

Aynı şekilde bu öz eleştiriyi devletin kendisi ve istihbarat kurumları da yapmalıdır. Çünkü tekil değil çoğul sorumluluklar söz konusu.

Ayrışma ve Uyanış

Diğer bir husus da, son birkaç senedir, iç ve dış politikalarda, cemaat ile devlet/hükümet politikalarının birbirlerinden ayrışmasıdır. Zaten bu ayrışmadan sonra hükümet uyandı. Suriye, İsrail, Mısır darbesi vs. Dolayısıyla asıl bu nokta da önemli, cemaatin durduğu yer!.. Onun bütün tezlerinin, ABD ve İsrail’le paralelliği meselesi yani. Dolayısıyla ilgili gruplar sırf son yıllarda değil, daha başından itibaren bu tür politikalara angaje edilmişler demektir. Devlet içinde ikinci bir devlet, hükümet içinde ikinci bir hükümet gibi davranan grubu, başka türlü değerlendirmek mümkün müdür?

Bu hal bize ister istemez, Mısır’daki İslami Nur Partisinin tutumunu hatırlatıyor. Müslüman kardeşlere karşı, darbeci Sisi’nin yanında Nur Partisini!

Yeni Tuzaklara Dikkat ve Sonuç

İşte önümüzdeki yıllarda bu tür örneklerle daha bir sık karşılaşılacak. Aynen Afganistan’da, Irak’ta ve İşid örneğinde olduğu gibi Suriye’de. Çünkü modern batı artık üretici sınıfları, tüketici sınıfları, genel halkı değil; alt-kültür grupları ve mezhepleri, dini cemaatleri kendine çalışma alanı olarak seçiyor, onlarla çalışmayı tercih ediyor. Yeni dönemin siyasi aktörleri, partileri, etki grupları bunlar oldu. Batı demokratik haklardan, fikir hak ve hürriyetinden bahsederken; kastettiği, sadece bu sınıfların harekete geçirilmesi ve kullanılmasıdır.

Dolayısıyla içine girdiğimiz yüzyılda ülkelerin yönetilmesi alabildiğine zorlaşmıştır. Onun için hem bu tür grupların varlığını kabul etmek, aşırı büyümelerine imkân sağlamamak, hem de aşırı işbirliğine kalkışarak toplu istihdamlara kalkışmamak iktiza ediyor.

Bilindiği gibi Libya’da Kaddafi, büyük aşiretlerin ittifakına dayalı bir devlet sistemi oluşturmuştu. O bakanlık senin, şu kurum benim, falan büyük devlet şirketleri de ötekilerin!.. Eklektik bir yapı ve devlet!.. Buradan ne çıktığını gördük hep birlikte. Dolayısıyla böyle veya bu tür ittifak siyasetlerine fazlaca bel bağlanamaz. Çünkü biti biraz kanlananın şantaja başvurması, kalkışması sık görülen örneklerdendir. Aynı şantaja cemaat de CHP veya HDP desteğiyle başvurmadı mı? Daha ötede darbeye kalkışmak ta aynı!.. Kendisi yapmasa bile, darbe yapanları destekleyeceklerinden kuşku duyulabilir mi?

Bütün bunlardan önemli bazı sonuçlar çıkarmak icap eder kuşkusuz. Bunlar neler olabilir?  Bunu hep birlikte düşünelim öyleyse!.. 

 

Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı

 

 

Kategori: 

5 Comments

Göz açıcı, ufuk açıcı,

Göz açıcı, ufuk açıcı, geleceği planlayanlara yol gösterici harika bir tespit. Tebrikler...

güzel bir analiz..samanla

güzel bir analiz..samanla çöpün ayrıldığı bir değerlendirme..işe "iğneyi" sağlıklı batırarak başlamalı ,doğru tedaviyle bünye kurtarılmalı.. teşekkürler

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 19.08.2016 - 15:49 -2,229-
Bu sayfayı paylaşın :