+A A -A

Din dersleri zorunlu oluyor

-A A +A

Türkiye’de toplumun büyük bir kesimi, en azından 1980’den bugüne değin zorunlu din kültürü ve ahlak bilgisi dersi görmektedir. Buna Kur’ân kursunda okuyan ve cumada hutbe dinleyen kesimleri de katarsak toplumun büyük bir çoğunluğunun din öğretimi aldığını söyleyebiliriz. Buna rağmen insanlar Hanefi-Matüridilik konusunda neden bu kadar bilgisizler? Kitaplarda yazsa bile yapılan çalışmalar gösteriyor ki mezhep konusunda ciddi bir ön yargı var. Bu ön yargının oluşmasında uzun süredir empoze edilen “Mezhepler Üstü Din Öğretimi Modeli”nin etkili olduğunu düşünüyorum.

"Mezhepler Üstü Din Öğretim Modeli” nedir, ne zaman gündeme geldi? Batı’da gündeme gelmesi 60-70li yıllar. Maneviyatçılıktaki artış, çok kültürlülük ve diyalog tartışmalarının sonucu olarak gündem oldu. Bizde ise 12 Eylül 1980 sonrası din dersinin okullarda mecburi hâle gelmesiyle gündeme taşındı. Kısaca sürece bakalım...

1981’de Ankara İlahiyat Fakültesi’nde düzenlenen “Türkiye 1. Din Eğitimi Semineri”nde 1980 öncesi Çorum, Maraş gibi olaylara dikkat çekilerek zorunlu din dersinin mezhep çatışmasını önleyecek şekilde düzenlenmesi gerektiği dile getirilir. Bu tartışma bir süre devam eder. Sonuç olarak Prof. Dr. Beyza Bilgin’e göre din derslerinin müfredatı mezhepler üstü olarak düzenlenir. Bilgin’e göre; “Bu değişimle birlikte artık İslam Din Dersinin İslam’ın mezheplerinden birinin öğretimini yapmayacağını, aksine bu mezheplerin dayanağı olan İslam Dininin temellerini ve bu temeller doğrultusundaki yaşanışın ürünü olan din kültürünü öğreneceklerini düşünmektedir.” Yani Selefilikte olduğu gibi din dersleri Kur’ân ve Sünnet merkezli olacak ve mezhep sistematiği reddedilecektir. Sonra mezhep tarihçileri için de “mezhepler üstü”lük zamanın ruhu hâline getirilir. Artık yeni din öğretimi ve hatta İlahiyat disiplinlerinde “mezhepler üstü” bir yaklaşım öne çıkar. Aslında 80 askerî darbesi sonrası Cumhuriyetin kurucu aklında bulunan Hanefi-Matüridiliği daha da merkezîleştirmesi beklenir, değil mi? Tam aksine sözde mezhep çatışmasını önlemek adı altında Batıdan ithal “mezhepler üstü” bir yaklaşım benimsenir. 

Öne sürülen Alevi-Sünni çatışmasının önlenmesi adına “mezhepler üstü” yaklaşımın savunulması makul mudur? Bu bana pek makul gelmiyor. Zira Osmanlıda Bektaşiler Hanefilikten uzak değillerdir. Bektaşi olan Yeniçeri ocağının sancağının adı Ebu Hanife sancağıdır. Anadolu’da da Alevilerin Ebu Hanife’ye karşı muhabbeti bilinmektedir. Cumhuriyet değerlerine bağlı olan Alevi vatandaşlarımızın özellikle Hanefi ve Matüridilik ile hiçbir meselesi olmamıştır. Çatışma daha çok sağ-sol siyasallaşması ve radikal-siyasi İslamcılığın aşırı yorumlarının bir sonucudur.

“Mezhepler üstü” yaklaşımı yalnızca din derslerini değil, İlahiyat Fakültelerindeki eğitimi de etkiler. İlahiyat Fakültelerinde de mezhepler üstü bir eğitim modeli öne çıkar. Öyle ki, ne fıkıh ne kelam ve ne de mezhepler tarihinde Hanefi-Matüridilik merkezî bir role sahip olmamıştır. İstanbul Darü’l-Fünun İlahiyat Fakültesi’nin ilk hocaları Hanefi-Matüridiliği merkeze alarak bir din öğretimi gerçekleştirirken, Türkiye’de fıkıh alanında ilk Hanefi usul kitabı 2018 yılında Prof. Dr. Yunus Apaydın tarafından yazılmıştır.

Şimdi asıl meseleye gelelim. “Mezhepler üstü” kavramı bu sefer FETÖ’nün Alevilik projesinde anahtar bir kavrama dönüşür. Nasıl mı? Sırayla gidelim.

Hilmi Demir'in Yazısının Tamamını Okumak İçin Tıklayınız...

Kategori: 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 11.06.2018 - 14:59 -208-
Bu sayfayı paylaşın :