DÜNYA YENİDEN ŞEKİLLENİRKEN!

-A A +A

 

        ABD seçimleri, ABD’nin iç politik denklemleri, yeni seçilen başkan TRUMP’ın mesajları ve İNGİLTERE'nin breksist yaparak AB'den ayrılması, dikkatli incelendiğinde görülecektir ki; ABD ve İNG eksenli yeni bir uluslararası politika kurgulamayla dünya yeniden ll.YALTA konferansı öncesi şartlarına doğru götürülmek istenmektedir.

           İNGİLTERE breksist ile AB'den kesin kes ayrılma kararı verirken, yeni seçilen ABD Başkanı Trump görevi devir almaya hazırlanırken çok keskin ve net dış ve iç politika mesajları vermektedir. ABD'yi dünyanın en büyük, en zinde, en dinamik ekonomisi yapacağını vaat eden yeni başkan dış politikada ise şu mesajları da vermekten imtina etmemektedir.

           Şöyle ki;

1.      NATO'nun işlevinin bittiğini söylemekte,

2.      AB'nin, Almanya'nın bir APARATI haline geldiğini ifade etmekte,

3.      Rusya ile iyi ilişkiler kurulacağının ABD'nin menfaatine olduğunu vurgulamakta,

4.      Çin ile ticari bir REKABETE gireceğini ilan etmekte,

5.      İran ile 5artı bir in yaptığı nükleer anlaşmayı fesih edeceğinin altını çizmekte,

6.      İngiltere'nin AB'den ayrılmasının çok yerinde olduğu desteğini vermekte,

7.      Alman BMV'sine yüzde 37 vergi uygulayacağını ve ABD'nin yerli otomotiv sanayiini destekleyeceğini haykırmakta,

8.      Ortadoğuda geleneksel müttefikleri ile birlikte hareket edeceğini deklare etmektedir.

            Buna benzer soru ifade eden mesajları alt alta koyduğumuzda DÜNYA yeniden NUFUZ bölgelerine ayrılmak ve uluslararası SİSTEM yeniden dizayn edilmek istenmekte, bunun şartlarının hazırlanması için yeni politik ataklar yapılmaktadır. Bu arada Kissinger'in Rusya ile yaptığı mekik diplomasisini de dikkatlerden uzak tutmamak gerekmektedir.

           TRUMP'ın bu açıklamalarını zücaciye dükkânına bodoslama girmek gibi telakki edenler de olabilir. Ancak küresel güce sahip ABD'nin Başkanı seçilen bir kimsenin böylesine ulu orta konuşması hiç de akla yatkın gelmemektedir.

Yakın Tarih!

           Konunun analizine geçmeden önce bu küresel güçlerin yakın tarihteki ilişkilerine göz atmamız icap etmektedir.

           OSMANLI l. ve ll. MEŞRUTİYET şartlarını yaşarken, zamanın düveli muazzaması da, Birinci CİHAN harbinin öncesi şartlarını kurguluyorlardı. Ancak OSMANLI genç subay, asker sivil İTTİHATCI bürokrasisi, her ne pahasına olursa olsun mevcut Sultan ll. Abdülhamit'in halledilmesi için, içerden ve dışardan destek alarak kör kütük bir dış ve iç politika izlemekte idiler. Sadece iktidar sarhoşluğu içinde yaklaşan bir CİHAN harbi ittifaklarının oluştuğunun farkında bile değillerdi.

           Netice itibariyle, Osmanlı İTTİHATCI kadroları, Almanlar yanında cihan harbine katılmak zorunda kaldılar. Birinci CİHAN harbi sonunda (1914-1918) ALMANLAR ve müttefikleri, OSMANLI'nın ve yükselen güç olan JAPONLARIN pasifikte yenilmesi ile neticelenmiştir. CEMİYETİ AKVAM (1915) ve LAHEY Adalet Divanı ile İNGİLTERE liderliğinde yeni bir uluslararası sistem kurulmuş, LOZAN senedi ile TÜRKİYE, İNG tarafından kontrol altına alınıp, formatlanarak, uluslararası sisteme entegre edilmiş oluyordu.

           Aradan çok kısa bir zaman geçmişti ki, Kara Avrupa’sında 1933'lerde yine ALMAN hegemonyası dirilmiş, pasifikte ise JAPON asabiyeti yükselen güç haline gelmişti.

           Hem kara Avrupası ve hem de pasifikteki yükselen bu iki güç, İngiltere’nin kurguladığı uluslararası sistemi bozmak için zorlamaya başlamıştı. Nitekim Almanların hem Fransa topraklarına girmesi, hem de Doğu Avrupa’yı baştan başa işgal ederek Rus sınırlarına dayanması, Japonların Çin'e ve Kore’ye çıkartma yapması, ardından ABD deniz üssüne saldırı yapması, İkinci CİHAN harbinin fiili şartlarını bizatihi ateşlemiş oluyordu.

İki kutuplu Dünya, Yalta Konferansı!

            Netice olarak, Kara Avrupası’nda 1944'te ALMANLAR yerle bir edilerek, pasifikteki yükselen güç Japonların iki atom bombası ile teslim alındığı ll. DÜNYA savaşı sonrasında; üç büyük galip gücün temsilcileri ABD (Ruzvelt), İNG (Çörçil) ve RUSYA(Stalin), 1945 YALTA konferansında, dünyayı iki kutuplu ve danışıklı-muvazaalı bir anlaşma ile nüfuz bölgelerine ayırarak, uluslararası sistemi BM ve güvenlik konseyinin BEŞ daimi üyesi ile yeniden dizayn etmiş oluyorlardı.

Nato Ne İşe Yarar?

            Burada yeni bir parantez açarak NATO ile alakalı bir tespitimizi kral çıplak kabilinden ifade etmek gerekir.

            NATO nun 1949'da kurulmasının yegâne amacı, kara Avrupa'sında ALMANLARI, Ortadoğu ve Türkistan coğrafyasında ise, TÜRKLERİ kontrol altında tutarak bloke etmek maksadı ile ABD ve İNG tarafından tesis edilmiş ve sözde VARŞOVA paktı karşılığı olarak kurulmuş bir kuzey Atlantik ittifakı idi.

Kartlar Yeniden Karılıyor

            2010 Yılları itibariyle DÜNYA yeniden İkinci dünya savaşı benzer şartlarına itilmek üzere olduğunun ıslık sesleri işitilmeye, fiili şartları oluşturulmaya, diplomasi atakları yapılmaya ve hatta yeni ittifakları oluşturulmaya başlanmış gibi apaçık görüntüler kaydetmektedir.

            ABD'nin yeni seçilen Başkanı TRUMP, "NATO” işlevini kaybetmiştir" demekle, NATO'nun Avrupa'da ALMANLARI ve de Ortadoğu’da TÜRKLERİ artık kontrol altında tutamadığını, böylece işlevini kaybettiğini örtülü olarak ifade etmektedir. Yoksa Sovyetler çökmüş, Rusya küçülmüş ve kabuğuna çekilmiş, Şanghay beşlisinin kıymeti harbiyesi yok dememektedir.

Bu nedenledir ki, Trump öncelikle İNGİLTERE Birleşik Krallığının berksist kararını destelemekte ve RUSYA ile iyi ticari ilişkiler kurulmasının ABD'nin çıkarına olduğunun altını kalın çizgilerle çizmekte, PUTİN de bu mesajlara aynı düzeyde karşılık vermektedir.

Sanki 62 yıl önce gerçekleştirilen YALTA konferansında üç büyük devletin liderlerinin bu günkü versiyonlarını anımsatan bir tablo karşımıza çıkmaktadır.

Yeni Türkiye’nin Vizyonu

            Buraya kadar günümüz küresel güçlerin siyasi mesajlarını dikkate alarak yakın tarihi geçmişe kısa bir diplomasi gezintisi yaptıktan sonra, TÜRKİYE açısından iç ve dış politikasına dair yapacağımız tüm analizler TÜRKİYE’nin iç ve dış politikasına ışık tutacak ve gelecek vizyonunu şekillendirecek açılımları ifade edecektir.

           Her şeyden evvel TÜRKİYE olarak içinde yaşadığımız ve mücadele ettiğimiz terör ve güvenlik sarmalından çıkmak üzere dış politikada yaptığı iki ANLAŞMA çok çok önemlidir. Bu anlaşmalar:

1.      Türkiye-İsrail arasında yapılan güvenlik ve enerji işbirliği anlaşması,

2.      Türkiye–Rusya arasında yapılan ticari ve enerji işbirliği anlaşmasıdır.

          Bu iki anlaşma nedeniyledir ki, Türkiye’nin dış politikasında ağırlık teşkil eden Suriye ve Irak özelinde eli güvenlik açısından rahatlamış gözükmektedir.

          Bu iki anlaşmayı müteakiben RUSYA, İRAN ve TÜRKİYE üçlüsünün Moskova zirvesinde aldığı kararlar ve 23 Ocak 2017 tarihinde Astana zirvesine ABD'nin yeni yönetiminin de davet edilerek dörtlü bir müzakere sürecinin başlatılabilmesi de elbette ki, önemli bir diplomatik kazanç olacaktır.

          Bu iki anlaşma ve Rusya ile olan ticari ve siyasi ilişkiler elbette çok önemlidir. Ancak ila nihaye bir avantaj olarak devam edeceğinin de hiçbir garantisi yoktur.

          Bu nedenledir ki, TÜRKİYE'nin; küresel güçleri karşısına alarak, onlara meydan okuyarak, kendi bölgesinde istediği avantajları elde edemeyeceği tarihen sabit gözükmektedir. Bu gerçeklikten kısa ve özlü bir dış politika diplomasi kuralı çıkartmak elbette ki, mümkündür.

a)      Küresel güçlerle UZLAŞMAK kaçınılmaz bir gerçekliktir.

b)      Bölgesel güçlerle gerekli ANLAŞMALARI yapmak da bir zorunluluktur

c)      Yerel dinamikler ile yapılması gereken doğal ENTEGRASYON süreçlerinde her hangi bir ZAAF, zafiyet, körlük ve düşmanlık olmaması da icap etmektedir.

          Böylesi bir dış politika formülasyonundan, hiçbir zaman “değer politik” amaçlarımızdan taviz anlamı çıkartılmamalıdır. Tam tersine değer politik amaçlara ulaşmak için en sağlam yolun, “reel politik” tavır ve eksenlerde olduğunun farkındalığı, diplomasinin asker-sivil bürokrasinin tüm sorumlu katmanları tarafından ilkesel ve kurumsal olarak canlı tutulması da kaçınılmaz bir strateji prensibidir.

          Demek istiyoruz ki; TÜRKİYE artık FETO ve PYD gibi taşeron örgütlerle mücadele ederken, küresel güçlere meydan okumayı bırakmalı ve ana eksen olan politik hedeflere odaklanmalıdır. Bu ana politik hedef bu günün küresel güçleri ile yüksek zeminlerde bir uzlaşmaya gitmesi, alt zeminlerde küçük hedeflerle oyalanmaktan ve onların tuzak oltalarına takılmaktan vazgeçmesi gerekmektedir.

         TÜRKİYE elbette ki, içerde terör örgütleri ile ve FETÖ darbecileri ile çok acı bir hadise yaşamıştır. Bu iç yarayı çok acil bir şekilde sararak kapatmalı ve yoluna “iç barışını" sağlayarak bu "tuzak gerilim stratejik uygulamaları"ndan kendini kurtarmalıdır.

Dışarda ise kendisine kurulan “kuşatılma stratejisinin” farkında olarak, bölgesel güçlerle de reel politik anlaşmaları bir gurur meselesi yapmaktan çıkartarak acilen tamamlamalıdır. Örneğin İsrail, Rusya, İran, Suudi Arabistan, Katar ile yapılan anlaşmaların bir başka benzerini de Mısır ile ve AB'nin diğer BAŞAT ülkeleri ile de muhakkak surette yapmalıdır.

Tarihi ve Jeopolitik Ortak Kader Bölgemiz!

          Ayrıca IŞID ya da DAİŞ terör örgütleri ile ilgili yürütülen mücadelede, siyaset erbabının ve medyanın ağzında pelesenk hale gelen bu TERÖR kavramının, ulu orta kullanmaktan kaçınılması, bölge halkını bu örgüt yapısı dışında tutacak şekilde, bir siyaset dilinin üretilmesine özen gösterilmesi gerektiğini de âcizane hatırlatmak durumundayız.

         Çünkü Suriye ve Irak özelinde, bu toprakların yerel insan unsurlarının ister istemez ve bazen de zorunlu olarak bu kör savaşın tuzaklanmış taraftarları ile topyekûn olarak TERÖRLE damgalamak şeklinde anlaşılacak bir tutum, onları bize karşı düşman yapmaktan öte hiçbir mana ifade etmeyecektir. Böylece tahrike de neden olabilecek bir üslup sonucu TÜRKİYE bölgesindeki tarihi ve medeni birikimi olan “yumuşak gücünü” kaybedecektir.

         Afganistan’dan başlatılan işgal ve terörün, Asya’nın Turani kavimlerine ihraç edilmesi, akabinde Irak ve Suriye’nin de işgal edilerek, taşeron örgütler vasıtasıyla yerli halklarının terörize edilmelerinin, topyekûn olarak İslam Kültür ve Medeniyetinin, “Akdeniz Havzasının” ateşe tutuşturulmasının asıl amacı; bölgesinde YÜKSELEN bir güç olan TÜRKİYE’nin baypas edilerek, pasifize edilmesi ve bloke edilmesidir.

         Zaten küresel oyunların ve tuzakların ana amacı, bu üstün yumuşak gücün tesirsiz hale getirilerek, Türkiye’yi tarihi ve jeopolitik ORTAK KADER bölgesinden soyutlamak, bloke etmek, içine kapatmak, kontrol altında tutulan küçücük bir ülke konumuna indirgemek olacaktır.

        TÜRKİYE olarak bölgemizin tüm yerel nüfus dinamikleri ile doğal entegrasyonu sağlamak zorunda olduğumuz gerçekliğini de hatırlatmaya lüzum dahi yoktur.

        Böylesi bir ortamda siyasi elitlerin, basın ve diplomasinin, sapla samanı ayırt ederek bölgesel nüfus dinamiklerinin gururlarını okşayıcı, onurlarını dikkate alan açıklamalar yanında yabancı servislerin oluşturdukları TERÖR odaklarından ayrı tutulduklarının sık sık vurgulanmasının gerekliliğine dikkat çekmek amacıyla böylesi bir açıklamaya lüzum hissetmiş bulunmaktayız.

        Bizler, STK'lar olarak TÜRKİYE'nin bahtının açık, baht yıldızının parlak olacağına yürekten inanmaktayız.

Yeni Türkiye ve Yeni Yönetim Modeli

        Bir asır önce LOZAN ile TÜRKİYE’ye biçilmiş ve yamalı bohça haline gelmiş bu yönetim elbisesinin değiştirilmesinin de zaruretine candan gönülden inanmaktayız. Ayrıca yine bir asır öncesinden İNG ve ABD tarafından formatlanmış genetik kodlamalardan kurtulmanın zamanı da gelmiş bulunmaktadır.

        Bu noktada başta cesaret, istikamet ve kararlılığı ile öne çıkan Cumhurbaşkanımız Sn. Erdoğan’ı ve Başbakanımız Sn. Yıldırım’ı kutluyor ve de destekliyoruz. Ayrıca basiret ve feraseti ile devlet adamlığını hiç esirgemeden gösteren Sn. Bahçeliyi de tebrik ediyor ve başta Sn. Kılıçdaroğlu olmak üzere muhalefet partilerini tarihi ve siyasi DENGE vazifesine davet ediyoruz.

        Ancak hiçbir karizmatik liderlik anlayışı ile toplumların gelecek kaderlerini özdeş haline getirmekte çok büyük bir toplumsal zafiyettir. Önemli olan DEVLETİN; kuralları, kurumları ve kadroları ile sapa sağlam bir teşkilatlanışı tesis edilerek, MİLLETİN istiklal ve istikbalinin garantörlüğünün ebed müddet korunması; ancak ve ancak ilim, hikmet, ahlak, hukuk ve güvenlik ile BEŞERİ sermayesinin artırılması, kuvvetlerini doğru, yerinde sevk ve idaresi ve de kaynaklarını yerinde ve doğru tasarruf etmesi ile sağlanabileceğinin şuur ve idraki içinde topyekûn bir seferberlik halinde olmakla sağlayabiliriz.

Kategori: 

Etiketler: 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 21.01.2017 - 22:00 -989-
Bu sayfayı paylaşın :