+A A -A

Ehl-i sünnet ve dinî jeopolitiğin dönüşümü

-A A +A
Tarih boyunca dinler ve dinî gruplar devlet politikalarında her zaman önemli olmuştur. Bugün de dinî aktörler ve gruplar uluslararası ilişkilerin önemli aktörlerinden biri hâline geldi. Din hiçbir zaman yalnızca bireyin inanç dünyasını ilgilendiren bir mesele olarak kalmadı. Katı sekülerleşme teorileri dinin rolünün azalacağını iddia etse de tam tersi oldu. Özellikle bulunduğumuz coğrafyada dinî yapılar ve örgütler devletlerin güvenlik politikalarını etkileyecek kadar önemli hâle geldi. Tarih boyunca devletler kendi egemenliklerini çevreye doğru yaymak için dinî bir yoruma yaslandılar. Bugün de modern devletler için durum aslında çok da değişmedi. İngiltere için Anglikan kilisesi, ABD için Protestanlık ve Evanjelizm, Putin’in yeniden ayağa kaldırdığı Rusya için de Ortodoks mezhebi dinî jeopolitiklerini belirleyen ana eksendir.
 
İslam dünyasından bahsettiğimizde, durum çok da farklı değildir. Şiiliğin siyasal bir güç hâline gelmesiyle birlikte Sünni dünya kendisini savunacak merkezî güçlere ihtiyaç duymaya başlamıştır. İşte “Ehl-i sünnet” diye bilinen Sünni dünyayı bir arada tutan şemsiye kavramının öne çıkması bu zorunluluğun doğal bir sonucudur. İslam dünyasında Hazreti Peygamber’in vefatıyla başlayan iç krizler karşısında birçok grup ve fırka ortaya çıkmaya başlamıştır. Bir yandan da şehirleşme ve devletleşme süreci zorunlu olarak hukuk yapma ihtiyacını da zorunlu kılmıştır. Bu zorunluluklara cevap Ebu Hanife hazretleri tarafından kurulan ilk hukuk okulu tarafında verilmiştir. ‘’Hanefiyye’’ olarak anılan bu okulu daha sonra Malikîler, Şafiiler ve en son da Hanbelîler takip etmiştir.
 
Şiilik ve Batınîlik karşısında Sünni merkez inşası
 
İslam dünyasının siyasi merkezinde hissedilen ilk derin kriz, Şii Büveyhilerin hilafet merkezi için bir tehdit olmasıyla yaşanmıştır. Onuncu yüzyılın başlarında İslam dünyası dışarıdan gelen ve Şii olan Büveyhi devletinin saldırısı ile sarsılınca Sünniliğin savunusu gündeme gelmiştir. Hilafet merkezi Bağdat’ın işgali, İslam dünyasında siyasi ve kültürel bir krizin yaşanmasına neden olmuştur. İşte tam bu sırada Hanefi ulemayı destekleyen Samanilerin emîri İsmail bin Ahmed (892-907) Semerkant, Buhara ve diğer Maveraünnehir kasabalarındaki âlimleri toplayarak, onlardan Sünni inancı savunmalarını istemiştir. Bu âlimler de Sünni amentünün prensiplerinin tespiti ve yorumu görevini Matüridi'nin akranı olan Hanefi âlim Ebü'l-Kasım İshak bin Muhammed el-Hakîm es-Semerkandî’ye (ö. 953) vermişlerdir. Şeyh Semerkandî de Ebu Hanife’nin görüşlerini merkeze alan es-Sevadü'l-a'zam ismiyle meşhur olan eserini kaleme almıştır. Bu eser Samaniler döneminin resmî ilmihali olmuştur. Öyle ki metin Farsçaya da çevrilerek özellikle Şiilerin hâkim olduğu Türk bölgelerinde okutulmuştur.
 
Abbasilerin son dönemindeki krizler, Sünni dünyada bir merkez krizi de oluşturmuştur. Bu krize müdahale ederek hem krize son veren hem de Sünni merkezi yeniden kuran yine Hanefiler ve Türkler olmuştur. 940’lı yıllar sürekli askerî darbelerle tahtan indirilen ve yerine yeni Halifeler getirilen bir dönemdir. Bağdat’ta toplumsal ve siyasal krizler tırmanmaktadır. İşte böyle bir dönemde yukarıdan gelen Şii Büveyhiler 945’te Bağdat’ı ele geçirerek, Abbasi Halifesi el-Müstekfî’ye egemenliklerini kabul ettirmişlerdir. Artık Sünni dünyanın merkezi Şiiler tarafından işgal edilmiştir. Büyük Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey, 1055’te Bağdat’a girerek Abbasi Halifesini Büveyhilerin baskısından kurtarmıştır. Bu olaydan sonra Abbasi halifeleri Selçukluların himayesi altına girmiştir. Böylece Selçuklular hem Bağdat’ta yayılan Şiiliğe hem de Mısır’dan gelen bir diğer Şii devleti olan Fâtımilerin Bâtınilik akımlarına karşı koyabilmek için Sünniliği yeniden inşa etmek zorunda kalmışlardır. Amcasından sonra 1064’te tahta geçen Sultan Alparslan Sünni merkezi yeniden ihya etmek için iki kurum inşa ettirmiştir.
 
Sultan Alparslan’ın veziri Nizam-ül Mülk tarafından 1064-1066 tarihlerinde Bağdad’da kurulan Nizamiyye Medresesi ve yine aynı tarihlerde Bağdad’ın A’zamiyye mahallesinde kurulan Ebu Hanife Medresesi ve külliyesi İslam dünyasında eğitimin bir sistem dâhilinde yürütülmesini sağlamıştır. Her ne kadar bu eğitim kurumları devlete hukukçu (Kadı-Müfti-İmam) yetiştirmek üzerine kurulmuş ise de, daha sonraki yüzyıllarda hızla yaygınlaşarak öğrenciler için ders materyali niteliğinde kısa risalelerin yazılmasına yol açacaktır. Bu medreseleri model alan yüzlerce medrese kısa sürede tüm İslam dünyasını bir ağ gibi kuşatacaktır.
 
12. Yüzyıldan sonra İslam dünyasında Şiiliğin siyasi bir devlet tarafından temsil edilme imkânı ortadan kalkacaktır. Bunun yerine İslam dünyasında Selçuklularla yeni bir dönem başlayacaktır. Bu yeni siyaset biçimi dinî alanda özellikle Hanefiliğin Ehl-i sünnet ile daha çok anılmasına yol açacaktır. Bu süreçte Eş’arîlik de kurumsallaşarak bir mezhep kimliğini kazanmaya başlayacak ve Ehl-i sünneti temsil görevini üstlenecektir. Özellikle 11. Yüzyıldan itibaren Ebu Hanife’nin Müslümanları ortak bir aidiyet içinde tutma çabasını yansıtan ve el-Hakîm es-Semerkandî tarafından evrenselleştiren akide (es-Sevadü'l-a'zam) içindeki birçok görüş Eş’arilerce de paylaşılmaya başlanacaktır.
 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 15.05.2018 - 11:05 -547-
Bu sayfayı paylaşın :