En Hayati Meselemiz Nedir?

-A A +A

                Önceki yazımda Türkiye güçlü olmak, bunun için de yerli ve millî olmak zorundadır demiştim. Türkiye güçlü, yerli ve millî olmadığı ve dahi dışarıya bağımlılıktan kurtulamadığı sürece birileri ona her zaman diz çöktürtmek isteyebilir ve bunun için terör dâhil her yolu deneyebilir. Hasım bir dünyanın tam ortasında oturduğumuz artık iyice anlaşılmış olmalıdır.

                Geçmişte görüldüğü gibi parası ödenen uçak ve savaş gemilerinin teslim edilmemesi; ittifak halinde bulunulmasına rağmen ambargo uygulanması; terörle mücadele bahane edilerek Avrupa Birliği ile müzakerelerin askıya alınması; koalisyona dâhil oldukları halde terör karşısında Türkiye’nin Suriye’de yalnız bırakılması gibi olaylar hep diz çöktürmek için önümüze geliyor. Almanya Başbakanı Angela Merkel’in son Ankara ziyaretinde bu konular gündeme gelmiş ancak bütün ikaz ve uyarılara rağmen Almanya’nın bildiklerinden vazgeçmediği ve vazgeçmeyeceği bir kere daha görülmüştür. Bu ve benzeri olaylar Avrupa ve ABD’nin mütemadiyen yapageldiği şeylerdir.

                Aziz milletimizin sağduyusu “elden gelen öğün olmaz, o da vaktinde bulunmaz” şeklindedir. Tarihin akışı içinde düşünülürse bunun ne yaman bir prensip olduğu kendiliğinden anlaşılır.

                “Türkiye uçak yapmalı mıdır, yapmamalı mıdır” sorusu dışa bağımlılık yönünden en dikkat çekici örnektir. Bu ülke 1920’li yıllarda uçak yapmış ve Hollanda’ya uçak satmış bir ülkedir. Hal böyleyken tartışmalar devam etmiş, nihayet: “NATO’ya girdik, Batı ittifakına dâhil olduk, oradan daha kaliteli ve daha ucuza alırız” gibi yönlendirmelerle “Türkiye kesin olarak uçak yapmayacaktır” kararı almış; ancak 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında karşılaştığı ambargolar sonunda kendi uçağını kendisinin yapması gerektiğini anlayabilmiştir.

                Batı’nın Gücü Nereden İleri Geliyor ve Yeniden Yükselişe Doğru kitaplarımda yer verdiğim bir anekdotu burada anmak istiyorum:

                Çalıştığım Noterliğe, yaşları yirmi-yirmi beş arasında dört genç geldi. Eski model şahin tipli bir arabanın devrini almak istiyorlardı. Gençler mahcup, çekingen ve ürkektiler. Direkt olarak “alın, şehriniz sizin olsun ben köyümü istiyorum” dedim. “Anamın tavuklarından yumurta alacağım. Yufkamı, tuz çıkınımı bohçama koyup yukarı bostana gideceğim. Bak orada geçen seneden kalma soğanlar yeşermiş, maydanoz karığı yanıbaşında. Baharın ilk ışıklarıyla bunlar şımarır. Soğan, maydanoz toplayacağım; kuşkuş, yemlik, nane, hardal toplayacağım. Aşağı söğüdün altındaki Abdull’emmimin eşmesine ineceğim. Orada topladıklarımı yıkayıp temizledikten sonra yumurtalarla beraber ekmeğin ortasına yatırıp dürüm yapacağım. Dürümü şöyle bir hartadan ısıracağım, avurdumun gölgesi yere düşecek, eşmeden avucumla su içeceğim. Kimseye minnet duymadan ağız tadıyla ekmeğimi bir güzel yiyeceğim…

                Gençlerle yaptığım bu temsili sohbet yerliliğe ve milliliğe küçük bir işaretti, bir semboldü. İçinde ne İran şiası, ne Avrupa büyüsü, ne de Amerikan rüyası yoktu. Yüzde yüz yerli ve millî idi. Mesele karın doyurmaksa, işte mihnetsiz ve minnetsiz bir şekilde karnımı doyurmuştum.

                               KENDİ KURALLARIMIZI KENDİMİZ BELİRLEMELİYİZ

                Anadolu köylüsü “Kışın işi yakacakla yiyecek” der. Bu da “kendi yağıyla kendi etini kavuran” yani “kendi kendine yeten” büyük bir ekonomi kuralıdır. Ambarında buğdayı varsa, yakacak çalı çırpı cinsinden yakacağı da varsa köylünün kış işi tamam demektir. Yaza çıkınca yakacak ihtiyacı kalmaz, yiyecek ihtiyacı da az önce andığım örnekteki gibi hallolur.

                Bu küçük örneklerden bakıldığında ne görüyoruz? Türkiye tarıma ve hayvancılığa elverişli geniş arazisiyle Avrupalıları kıskandıran bir ülkedir. Ancak Türkiye gerçek anlamda bir tarım ülkesi değildir. Tarımını yeni teknolojilerle geliştirememiştir. Ne yazık ki, yabancı zihniyet ve yönlendirmeler sebebiyle Türkiye sahip olduğu ekonomik potansiyelin farkında değildir. Bu sebeple topraklarından gerekli istifadeyi sağlayamamakta ve kendi insanını makul hedefler belirleyerek istihdam edememektedir. Bu da onu işsizliğe, fakirliğe, çaresizliğe ve daha kötüsü ümitsizliğe sürüklemektedir.

                 Eh artık sürükleniyorsanız, kendi iradenize malik değilsiniz demektir. Araba kullanırken direksiyon hakimiyetini kaybetmek gibi bir şey!

                O sebeple Türkiye kendi iradesine sahip olmalıdır. Türkiye kendine güvenmelidir. Türkiye kendi kendine yetecek bir ülke olduğunun farkında olmalıdır. Türkiye bunu fark ettiğinde yerli ve millî politikalar geliştirecek; yabancı boyunduruğuna sürükleyecek yabancı telkin ve baskılardan kurtulacak; insanına iş, aş ve içinde oturacağı dam temin edecek ve dahası insanına yaşama sevinci aşılayarak her türlü ümitsizliğe son verecektir. Unutulmamalı ki terör illeti bu ümitsizlik batağından kaynaklanmakta ve yararlanmaktadır. Terör örgütleri, elemanlarını, hayal kırıklığına uğramış işsiz güçsüz insanlar arasından devşirmektedir.

                Çözüm ve kurtuluş için Türkiye kendi değerlerinin ışığında kendi medeniyetini inşa etmeli; savunma sanayini ihmal etmeden toprağa yönelmeli ve bunun için de su zengini bir ülke olmadığını bilerek su meselesini halletmelidir. Su medeniyet demektir. Su olmadan medeniyet olmaz, hayat olmaz.  O sebeple su meselesi Türkiye’nin öncelikli olarak halledeceği en hayati meseledir.

Kategori: 

Etiketler: 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 07.02.2017 - 10:21 -354-
Bu sayfayı paylaşın :