En iyi Arkadaşım...

-A A +A

Hırçın bir denizde dalgalarla boğuşan, gemisinin güvertesinde acaba ne yapsam da bu zorlu dalgalarla başa çıkabilsem diyen, çaresizliği gözlerinin taa derinliklerinde okunan… Deli rüzgârlarla dağılmış gri- beyaz saçları, aylardır kara yüzü görmemişçesine uzamış dağınık sakalıyla, bir kaptanı hatırlatıyordu Salim Bey.

Onun gemisi; hayatıydı. Üç çocuğu ve eşiyle paylaştığı. Mutedil gözükse de kıyılarda, açıklarda kaba dalgalıydı. Susmak bilmiyordu içindeki fırtınalar. Her cümlesi boğuluyordu, içindeki fırtınanın sesiyle. Başlıyordu cümlesine… Haa diyordum, anlatıverecek, çektiklerini bir lahzada. Öyle olmuyordu. Yuvarlanıyordu kelimeler, dipsiz bir girdaba, çekiveriyordu acılarını. Belki anlatsa biriken tüm sıkıntılar, göz pınarlarından sel gibi fışkıracaktı. “Erkekler ağlamaz yaa…” Renkli gözleri, bulutlu bir havada denizin kara yeşili gibi ürkütücü ve hüzün veriyordu.

Sohbetimize başlamadan “ben anılarımı bir tepsi baklavaya anlatırım” esprisine gizledi hüznünü. Kaç tepsi baklava, onun kaçan ağız tadını getirebilirdi ki?...

-Keşke durmaz olsaydım…

Diye bir inilti duyuldu ağzından. Yine zor durabildiğim, “şeftali” sözcüğü…

Tatil dönüşlerinde; yetiştirdiği ürünleri tatilcilere satan tezgâhları hepimiz biliriz. Salim Bey’ lerde öyle yapmışlardı. Şeftali almak istediler, arabalarını sağ yanaştırıp, durdular. En küçük oğlu, o zamanlar oniki yaşlarında, arabanın sol tarafından indi ve inmesiyle bir aracın onu havaya fırlatması bir oldu.

O olay oluncaya kadar, her şey ne güzel gidiyordu. Sebep bir şeftali gibi gözükse de, imtihana başlama sebepleri, şeftaliye mal edilmişti. Çok uzun süren tedaviler, karanlıklar içinde umut aramak…

Her şeyi üstlenmişti Salim Bey. Konuşurken “ben yaptım, ben götürdüm”, tedavi sürecini anlatırken, yanında başka kimsenin olmadığı izlenimini veriyordu. Dayanamayıp sordum, “annesi nasıl karşıladı bu imtihanı” demekten kendimi alamadım. “O hala ilk günkü gibi ağlıyor…” yanıtını verdi. “Her şeyi ile ben ilgileniyorum” sözü ve bunu gerçekleştirmesi olayda kendini suçlu bulup, vicdanını susturma şekliydi, belki de…

Tabii ki suçlu değildi ama, hani biz insanların acıyla kıvranırken dünyaya geliş sebebimizi unutup, hele bir imtihanda olduğumuz gerçeğini kulak ardı etmemiz, en büyük yanlışımız değil miydi?...

Salim Bey’ de istisna babalardan biriydi. O anne gibi düşünebiliyor, hayatın geri kalan yarısını yavrusuyla gönüllü paylaşabiliyordu. “Halil İbrahim’ in her şeyi var, tek eksiği arkadaş” diyordu. “Akraba çocukları, kuzenler bile yanına uğramıyorlar, bir sorumluluk veririz diye kaçıyorlar”. Bu çok acıydı, insan olarak sorgulamalıyız kendimizi. Her şeyimiz, akıl melikemiz, azalarımız tam çalıştığı halde, ne kadar ihtiyaç duyarız, bir arkadaşa, bir dosta. Kaldı ki eve ve evdeki anneye muhtaç bir çocuk ne kadar özlem duyar, böyle bir paylaşıma. En güzel terapi değimliydi, arkadaşlarımızla paylaştığımız birkaç saat?...

Salim Bey ile en fazla yirmi dakika konuşabildik. Aniden kalktı yerinden. Ders saati bitmişti. Halil İbrahim okulun cümle kapısından çıkarken tanıştırdı beni yavrusuyla. “İşte bu benim yakışıklı oğlum…” diyordu. Yılların getirdiği ve daha nice yılların getireceği yorgun bir ses tonuyla…

Bütün günleri, saatleri, yavrusuna tahsis edilmişti. Onunla cafeye, sinemaya gidiyor, bembeyaz karlar üzerinde hep çocuk kalacak yavrusuyla boğuşuyordu. Salim Bey yavrusunun bir arkadaşa ihtiyacı var derken belki haklıydı. Ama o duble bir arkadaştı; babadan öte, anadan ziyade. O dostlukta, arkadaşlıkta tekil görüntüde çoğuldu.

Herkesi bir hikâyesi vardı hayatta. Kimi zor, kimi kolay… Bu en acısıydı belki de; yavrusu ile imtihan olmak. Bu ve buna benzer hikâyelerin kahramanı olmamak duasıyla… Allah yar ve yardımcın olsun Salim Bey…

Nurcan Zingi / AnaHaberGazete

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 12.06.2015 - 05:24 -531-
Bu sayfayı paylaşın :