Eskiden Bir Bağımız Vardı

-A A +A

                Eskiden bağlarımız vardı. Bağlar geçmişte nasıl kurulmuştu bilmiyorum ama herhalde bu, bütün köy ahalisinin ortaklaşa aldığı bir kararla olmalıydı. Mesela,  bizim Temrezli Köyü’nün Tilki deliği dedikleri mevkide toplu üzüm bağları vardı. Kimisi küçük, kimisi büyük ama her hanenin orada bir bağı vardı.

                Bağlar genellikle köye yakın bir mevkide kurulurdu. Böylece hem ulaşımı, hem bakımı ve hem de koruması kolay olurdu. Ortaklaşa bir bağ bekçisi tutulur, her türlü koruma, mesela üzümleri tilkiye karşı koruma bile bekçi marifetiyle sağlanırdı.

                Bağ eskiden köylü için her şeydi. Buğdayını ekeceği tarlasından ve sebzesini yetiştireceği bostanlık yerinden sonra olmazsa olmazları arasındaydı. Her köylünün bir ineği, bir çift öküzü, üç beş koyunu, bostana bağa gitmek üzere bir eşeği, yumurtasını alacağı beş-on tavuğu; haydi birkaç kovan da bal arısı varsa köylünün her şeyi tamam demekti. Elbette başka ihtiyaçları da vardı. Bütün bunlar olur da bağı olmazsa, işte bu olacak şey değildi. O sebeple bağ köylü için her şeydi, bunun için olmazsa olmazlar arasındaydı, dedim.

                               MİRAS PAYINA KARŞILIK BİR KAÇ KÜTÜK(*)

                Miras meselesi –olmasa iyi ama- kardeşler arasında oldum olası bir gürültü sebebidir. Ne yazık ki, kız kardeşleri miras paylarından vazgeçirmek için olmadık yollara tevessül edilir. Adalet duygusu olsa, hak hukuk gözetilse elbette güzel olurdu. Ama neylersiniz ki, kız kardeşi miras payından vazgeçirmek ve hatta tamamen mahrum etmek için türlü çeşitli yollara girildiği acı bir gerçektir. Bu durumda kız kardeş isyan eder: “Kardeşim hiç olmazsa iki sıra kütük verin de çoluk çocuğum bir salkım üzüm için başkasının eline bakmasın” der. Babasından kalma bağdan birkaç kütük alarak miras payından vazgeçerdi. (Bu tatsız meseleyi bağın önemini belirtebilmek için hatırlattım.)

                Üzüm bağlarımızın olduğu zamanlarda bugünkü kadar şeker kullanmazdık. Çünkü tatlı cinsinden her şeyimizi bağlardan temin ederdik.

                İşi en baştan ele alalım. Çubukları dikilmiş bir bağınız varsa ilkbaharla beraber artık evde değil yazıdasınız yani bağdasınız demektir. Ne güzel! Kalabalık şehirlerin eksoz gazından, motor gürültüsünden, trafik keşmekeşinden, ulaşım derdinden, her türlü stresinden, ter kokusundan uzaksınız. Toprak havalansın, gıdalansın ve yağmur suyundan iyice yararlansın diye önce kütüklerin dibini açarsınız. (Buna Yozgat yöresinde göz açma denir.)

                Arkasından bir zaman gelir, önceki yılın sürgünlerini üzüm verecek şekilde iki-üç göz bırakarak budarsınız. (Bağ budama.) Budanan sürgünler yakacak olarak kullanılır. İşte bağdan ilk yararlanma şekli budur.

                Yine arkasından bir zaman gelir, yeni sürgünler yaprak çıkarır, üzümlere zarar vermeyecek şekilde yaprak toplar sarma yaparsınız. Yaprağın fazlasını salamura şeklinde veya başka bir şekilde saklar kış aylarında tüketirsiniz.  

                Artık bir zaman gelmiştir, olgunlaşma başlar ve üzümü sofrada yaş olarak tüketirsiniz.

                                               İMECE USULÜ ÇALIŞMA ŞENLİK HAVASINDA GEÇERDİ

                Ağustos sonundan itibaren olgunlaşma tamamlanır. Üzüm kırım (hasat) zamanı gelmiştir artık. Üzümleri toplar bir kısmını kurutur, bir kısmının suyunu alır pekmez yaparsınız, çalma (pekmezin koyu şekli) yaparsınız. En iyilerinden revani dedikleri tatlıyı yaparsınız. Kuzey kısımlarda kalmış, bu sebeple de iyi olgunlaşmamış olanlarından ekşi yaparsınız, sirke yaparsınız. Daha pek çok şey!

                Üzüm kırımı gönüllü imece(**) usulüyle yapılır, her gün ayrı bir hanenin üzümleri toplanırdı. Üzüm toplamak ayrı bir heyecan ve gayret işiydi. Kırım için gençler önceden hazırlanırlardı. Genç kızlar görücüye çıkar gibi en güzel elbiselerini giyer, güzel görünümleriyle gelin adayı olduklarını açığa vururken, genç erkeklerin ve muhtemel kayınvalide adaylarının ilgisini çekmeye çalışırdı. Şarkılar söylenir, türküler çağrılır, manilerle atışmalar yapılır ve bu şekilde üzüm toplama işlemi bir angarya olmaktan çıkarılarak şenlik havasına büründürülürdü.

                 İmece usulü pek çok faydası olan bir çalışma türüydü. Her şeyden önce toplumsal kaynaşmanın bir aracıydı. Büyük ve ağır işlerin altından birlikte hareket ederek kalkılırdı. Genci yaşlısı istisnasız herkes birbirini tanır, sevinç ve kederler paylaşılırdı. İmece adeta dertlerin konuşulup çözüm yollarının araştırıldığı bir danışma meclisi gibi bir fonksiyonu haizdi. Birlik şuuru gelişirdi.

                                               ŞEKER İHTİYACIMIZI ÜZÜMLE KARŞILARDIK

                Yukarıda belirttiğimiz gibi üzümünüz varsa şekere ve başka yollardan alınacak glikoza ihtiyacınız yok demektir. Ayrıca üzümleri topladıktan sonra bağların yapraklarını koyun cinsinden hayvanlar tüketir ki, bu da yine bağdan bir yararlanma şeklidir.

                Görüldüğü gibi bağın faydası pek çoktur. Ekolojik dengeye katkısı tartışılamaz. Ayrıca belirtelim ki, üzüm, Kur’ân’da ismi geçen üç beş meyveden biridir.

                Eskiden üzüm bağlarımız vardı, ne de güzeldi. Bağımızın olduğu zamanlar şimdiki kadar dışarıya bağımlı değildik.

                Bağımız varken, çay üreticileri alınmasın ama şeker, çay, çaydanlık, demlik, süzgeç, bardak, kaşık, bardakaltı, bardak tepsisi gibi şeyler yoktu. Pekmezi, çalmayı hazın damından (kiler) alıp getirdiğiniz gibi turşuyla bir güzel yerdiniz ki, nerede o günler! Etli bulgur pilavı, haydi olmadı tereyağlı erişte yerken bağ ekşisinden çoğaltılmış suyu ne de güzel içerdiniz. (Hem de organik.) Şimdi gazlı içecekler, Amerikan kolası v.s. içiliyor. Üstelik kola organik olmadığı gibi çocuklarda bağımlılık da yapıyor. Düşünmeli ki, gıda yönünden bağımlılık ayrı bir dert, ekonomik yönden bağımlılık ayrı bir dert.

                 Oradan sizi itiraz eder gibi görüyorum: “İsmail Bey, kolaya gelinceye kadar gün akşam olur, biz nelere bağımlıyız, nerelerden bağlıyız, bir bilseniz” der gibisiniz.

                                               BAĞIMIZ VARKEN BUGÜNKÜ KADAR BAĞIMLI MIYDIK?

                Evet, haklısınız! Biz de esasen onu ifadeye çalışıyorduk. Eskiden bağımız vardı derken, bugünkü kadar bağımlı olmadığımızı anlatmaya çalışıyoruz. Kendi yağıyla kavrulan, kendi kendine yeten bir ekonomiden söz etmeye çalışıyoruz. Sınırlı bölgelerde az sayıdaki bağın dışında, ülkemizin pek çok yerinde o güzelim bağların batırılmış olmasına üzülüyoruz. Sosyal dayanışmanın yok edilişine üzülüyoruz. İnsanımızın giderek bireyselleşmesinden, kendi yöresinde atıl ve batıl vaziyette kalmasından ve tembelliğe itilmesinden şikâyet ediyoruz. Yanlış şehirleşme politikaları köylerimizi boşaltmış, toprağımızı işleyemez hale getirmiş ve dışarıya bağımlılığımızı artırmıştır.

                Değerli okurlarım! Fazla söze ne hacet! Bağın ve üzümün burada bir sembol olarak kullanıldığını göz önünde bulundurursak, ne demek istediğimizin kendiliğinden anlaşılacağını düşünüyorum. Hiçbir komplekse düşmeden gönül rahatlığıyla şunu söyleyebilirim: Evet, siz bizim yazdıklarımızdan daha fazlasını anladınız. Evet, bundan eminim.

                __________________

                (*) Üzüm çubuklarının anasına kütük denir.

               (**) Ortaklaşa çalışma.

Kategori: 

1 Comment

İsmail bey bağ deyince taaaa

İsmail bey bağ deyince taaaa ciğerimin içi sızladı. Hiç unutulur mu bağ serüvenleri boz kalmış olsa da her yaz bağ giderim amma üzüm yemeden gelirim. Sadece hasret ve anılarımı anarım. saygı ve selamlar sunarım.

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 17.01.2017 - 12:10 -466-
Bu sayfayı paylaşın :