Eskiden Bir Söz Vardı

-A A +A

                Eskiden sade bir söz vardı ve bugünkü kadar çok sayıda senet yoktu. Çünkü söz veren sözünde durur ve “sözüm senettir” derdi. Sözünde durmayan ayıplanırken, “söz ağızdan çıkar” denirdi ki, bununla, ağızdan çıkan sözün önemi ve bağlayıcılığı anlatılmak istenirdi. Bu deyim sözünde durmayanlar için söylendiğinde anlam değişir ve gerçekten ayıplayıcı olurdu.

                Sözünden dönmeyenler için de “sözünün eri adam” denirdi. Böyleleri için “evini yıkar, sözünü yıkmaz” denirdi ki, bununla söz verenin sözüne ne derece bağlı olduğu anlatılmak istenirdi. Sözünde duran adam güvenilir adamdır. Sözünde durmayan adam da güvenilemez adamdır. Bir adam “güvenilemez” damgasını yedi mi, artık onun bir daha güvenilir adam olması çok zordur.

                Sözün ne kadar önemli olduğunu gösteren küçük bir hikâye arz edeyim.

                Çocukluk yıllarımdı. Rahmetli Ömer emmim (*) oğlu Bekir Ağabeyi Osman dayımın kızıyla nişanlamıştı. O tarihlerde dünürler anlaşınca kız tarafına erkek tarafı  “başlık parası” adıyla bir miktar para taahhüt ederdi. Bu para çoğunlukla “cihaz-çeyiz” diye adlandırılan ev eşyası almak üzere kullanılır veya “süt hakkı” diye alıkonulurdu. Artık hangisiyse ben hem adını bilmiyorum hem de miktarını hatırlamıyorum. Taahhüt edilen bu para ödenmediği için aradan uzun seneler geçmesine rağmen düğün yapılamıyordu.

                ÖDÜNÇ YİYEN KESESİNDEN YER

                O yılın kışı çok sert geçiyordu. Yüksekliği yer yer bir metreyi bulan kar yağmıştı köyümüze. Yılını hatırlayamıyorum ama şubat ayı içerisindeydi. Köy Odası’nda otururken Ömer emmim, yaşça kendisinden küçük olan amcası oğlu Azmi emmime yönelerek:

                -Azmi, bize biraz para versen de şu düğünü yapsak.

                -Peki, Ömer Ağa, çocukların düğününü yapalım, nişan zaten epeyce uzadı. Hayır işini fazla uzatmaya gelmez.

                Azmi emmim, Ömer emmimin talebini kabul ile düğün hakkındaki görüşünü bu iki cümleyle özetlemişti. Senet sepet sormadan kalktı, paltosunu omzuna attı, parayı getirmek üzere odadan çıktı evine gitti. Az sonra elinde bir tomar parayla geri döndü.

                -İşte para Ömer Ağa! Ödünç yiyen kesesinden yermiş, derler. Ne zaman ödersin?

                Azmi emmim sadece bunu sordu. Ömer emmim biraz duraksadı, düşündü ve yutkundu:

                -Bir ay sonra veririm, iki ay sonra veririm dersem yalan olur Azmi. Biliyorsun şimdi elimiz dar, ancak harmanda rahatlarız. Harman zamanı veririm!

                Yozgat yöresinde ekinlerin biçilip dövenle sürüldüğü zamana “harman zamanı” denir. Zaman ifade edilirken nisan ayı, mayıs ayı gibi aylar yahut pazartesi salı gibi günler kullanılmaz, ırgatlık zamanı, herk zamanı, bağ budama zamanı, bağ bozum zamanı, çayırlar biçilirken; yine mesela bahar ayları ifade edilirken ilk güz, son güz, orta güz gibi kavramlar kullanılırdı.

               GERÇEK BİR KARZ-I HASEN (**)

                Ömer emmimin harman zamanı dediği ay,  kullanmakta olduğumuz takvime göre tamı tamına buğdayın samandan ayrıldığı dokuzuncu aydır, yani eylül ayı. Paranın ödünç olarak istendiği ay ise şubat ayı. Diyeceksiniz ki, şubat ayı nire, eylül ayı nire! Birisi ikinci ay, diğeri dokuzuncu ay. İkisinin arasında tam yedi aylık bir zaman dilimi var.

                Şu hale göre Azmi emmim, yedi ay sonra geri almak üzere Ömer emmime senetsiz, sepetsiz sade bir sözle bir tomar parayı ödünç vermiş oluyordu. Bir kere daha soralım: Ne üzerine? Sade bir söz üzerine!

                Evet, sade bir söz. İşte buna kelimenin tam anlamıyla karşılıklı güvene dayalı dayanışma denir, yardımlaşma denir. Bir kardeşin sıkıntısını giderme denir. İşi daha da esasından izah edecek olursak, inancın teoriden pratiğe dökülmesiydi yapılan. Güzel bir ödünç vermeydi bu. Eski deyimle gerçek anlamda bir karz-ı hasen.

                Acaba bugün kaç kişi Azmi emmim gibi yapabiliyor? Amcasının oğluna yahut bir yakınına içimizden kaç kişi senetsiz, sepetsiz, şahitsiz, ispatsız, karşılıksız ve hiçbir beklentisi olmaksızın para verebiliyor?

                ÖMER EMMİM PARAYI ÖDEDİ Mİ ÖDEMEDİ Mİ?

                Peki, Ömer emmim ödünç olarak aldığı parayı söz verdiği tarihte yani harman zamanı Azmi emmime geri ödedi mi, ödemedi mi?

                Paranın alındığını gördüğüm şekilde ödendiğini görmedim. Ancak bu paranın ödendiğinden hiç kuşku duymuyorum. Para taahhüt edilen tarihte mutlaka ödenmiştir. Aksi olsaydı, yani para ödenmeseydi, Azmi emmim ertesi kış oturmak üzere Ömer emmilerin odasına gitmezdi.

                Peki, şimdi âdil olalım ve yukarıdaki soruyu bir de tersinden soralım. Acaba bugün kaç kişi Ömer emmim gibi yapabiliyor?  Yani bugünkü toplumda kaç kişi, amcasının oğlundan yahut bir yakınından senetsiz, sepetsiz, şahitsiz sade bir sözle ödünç olarak aldığı parayı taahhüt ettiği tarihte alacaklısına geri ödüyor?

                Günümüzde “güle güle giden, ağlaya ağlaya geri gelmiyor” diye bir söz söyleniyor. Sade bir sözle ödünç verilen paralar değil, şahitli, ispatlı, noter onaylı senetlerle verilen paralar bile icralık oluyor, mahkemelik oluyor bugün! Sebep nedir?  Bozulan sosyal ahlâk mı, vahşi kapitalizmin yönettiği bozuk ekonomi mi? Karşılıklı güven nereye gitti bugün?

                Bugün senedin bile geçersiz hale geldiğini göz önünde bulundurursak söze eskiden ne büyük değer verildiği kendiliğinden anlaşılır. Görüp gözlenen ve ne yazık ki yaşanan acı gerçek şudur: İnsanlar bugün verilen söz şöyle dursun; verdikleri senetle bile kendilerini bağlı hissetmiyorlar, attıkları imzayı bile yüzleri kızarmadan inkâr ediyorlar. Nerede o, “söz bir Allah bir” denen eski günler nerede? Düşünüyorum da sözün geçerli olduğu o günlerde biz gerçekten bizmişiz. Bugün insanlar kişilik sahibi şahıslar olmaktan çıkarak bireyselleşmiş ve ne yazık ki söz de geçerliliğini yitirmiştir. İç geçirerek “eskiden bir söz vardı” dememiz bu yüzden.

                HANİ NERDE AHDE VEFA!

                Her şeye rağmen, ne mutlu bugün de sözünde durabilenlere! Ne mutlu emanete hıyanet etmeyenlere! Ne mutlu yukarıda anlattığım örnekte olduğu gibi “Ahde Vefa” gösterenlere.

                  Diyorlar ki, bugün insanlık ilerledi. İyi ama verdikleri senetle dahi kendilerini bağlı hissetmeyenlere, attıkları imzaları inkâr edenlere, sahte kimlikle işlem yaptıranlara ne diyeceğiz? Bu mu ilerleme? Bunun neresi ilerleme? Denecektir ki kötü emsal olmaz. Doğru! İyi ama böyle bir tek örnek dahi toplum için gerçek bir tehlike sinyali değil midir? Kaldı ki yüzlerce, binlerce kötü örnek var.

                Peki, bu mendebur gidiş ilânihaye böyle devam eder mi? Bir toplum çürüyerek ebediyen yoluna devam edebilir mi? Hayır! Çürüme devam ederse çöküş mukadder olur. Onun için bu kötü gidişata “ben ne yapabilirim ki” demeden toplum olarak toptan karşı çıkmalıyız. Bir gün aklıselimin galip geleceğine inanıyoruz. Yine onun için diyoruz ki, dayatmalarla değerlerinden koparıla koparıla güven bunalımına sürüklenen ve ekonomik yönden acz içerisinde bırakılan insanımız, bir gün nerede neyi yitirdiğini hatırlayacak ve o yitirdiklerini bir gün mutlaka yeniden bulacaktır.

                _________________:

                (*) Yozgat yöresinde babanın erkek kardeşi amcaya emmi denir.

                (**) Karz-ı hasen: Faizsiz verilen borç.

Kategori: 

1 Comment

Ah o sözler ah. 200 büyükbaş

Ah o sözler ah. 200 büyükbaş hayvanı kurban için senetsiz-kefilsiz bir söz ile 3-5 aylığına Bayburt'un-Erzurum'un köylerinden alıp Kurban Bayramında Trabzon Rize pazarlarında sattıktan sonrası borcunu ödemek üzere Bayram sonrası hemen yollara düşen merhum babamı bu vesileyle bana hatırlatmış oldunuz. İsmail abi Allah razı olsun. Ne demeli bilmem; İnsanı borçlandıran söz ağızdan zor çıkmalı zor. Ölümüne de o sözün icabı behemehal yerine getirilmeli. İstisnaları bir tarafa koyacak olursak demek ki eskilerimiz ehl-i takvaymış. Tam da 'Vay be' denecek durummuş.

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 04.04.2017 - 13:34 -288-
Bu sayfayı paylaşın :