Eskiden Bir Televizyonumuz Vardı

-A A +A

İsmail Aydın

İstanbul Teknik Üniversitesi’nde 1950’de başlayan çalışmaları ve sınırlı yayınları ihmal edersek Türkiye televizyonla 1967 yılından itibaren tanıştı ve 70’li yıllarda iyice yaygınlaştı. O tarihlerde televizyonumuz siyah-beyazdı ve tekti. İlginçtir ki, o tarihlerde bütün dünya renkli televizyon yayınlarına geçtiği halde Türkiye siyah-beyaz televizyon montajı yapacak fabrikalar kuruyordu. Niçin?

Kıbrıs Barış Harekâtı’nın bazı görüntülerini izlemek üzere çalışmakta olduğum yayın kuruluşuna ancak 1974’te televizyon alınmıştı. 80’li yılların başında hemen hemen televizyonu olmayan ev kalmamıştı. Ancak borç-harç içinde evlendiğimiz için bizim televizyonumuz yoktu. Rahmetli kayınpederim 1981 yılı başında eski bir televizyon hediye etmişti. Eşimle onu, evimizde tek mobilya olan çamaşır dolabının üzerine koyardık. Televizyon çalışmadığı veya ses vermediği zaman, dolabın bir gözünü çekip sertçe kapadığımız zaman ses de görüntü de gelirdi.

Gerçi televizyon, ekmek davası için işiyle gücüyle, çiftiyle çubuğuyla meşgul olan toplumun geneli tarafından beklenen bir şey değildi ama neredeyse birdenbire çıkıp geldi ve evlerimizin başköşesine en değerli misafir gibi oturdu.

Televizyon yayını akşam saat altıda (18.00) istiklal marşıyla başlar, gece on ikide (24.00) yine istiklal marşıyla biterdi. Yani bayrak töreni yapılırdı. Uyku saatlerinin geldiği hatırlatılan küçük çocuklar “rap rap gelsin de ondan sonra yatarız” diye itiraz ederlerdi.

DALLAS DİZİSİ HER ŞEYİ ANLATIYORDU
Televizyonla tanıştığımız ilk yıllarda yayınlar sınırlıydı. Haberler, hava durumu, sevilen sanatçılardan şarkı ve türküler ve sinema kuşağı belli başlı programlardı. İlk yayın yıllarında “arkası yarın” programları, ardı arkası kesilmeyen ve hatta bitmek bilmeyen “pembe diziler” yoktu. Herkesi meşgul eden bir “Kaçak” dizisini hatırlıyorum. Arkasından, menfaat için adam alıp satmayı öğreten “Dallas” dizisi geldi. Bu dizinin Ceyar (J.R.) isimli karakteri hiçbir ahlak kuralı tanımıyordu. Para ve petrol için her türlü entrikayı çeviriyordu. Gücün, lüks ve ihtişamın sembolü bir Amerikan ailesinin görüntüleriyle bütün dünyaya “Amerikan büyüsü ve Amerikan rüyası” pompalanıyordu… Tabii bu arada “Küçük Ev”i unutmamak gerekir. Onunla da yavrularımız Hıristiyanlık propagandasının muhatabı oluyorlardı.

Sırf bu diziyi hatırlayarak bile, Amerikan’ın dünyada neler yapabileceğini ve bugün Osmanlı Coğrafyasında neleri niçin yapmakta olduğunu anlamak mümkündür.

Peki, söz buraya kadar gelmişken küçük bir parantez açalım. Bugün “böyük böyük” adamlar seküler anlayışı millet hayatına soktuktan sonra ahlâki yozlaşmadan şikâyet ediyorlar. Behey adam, ikame ettiğin kavramlarla kutsal inancın giderse ahlâkın kalır mı? Peygamberimiz “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” dememiş miydi? “Ben dinsizim” diyenlerin içinde de ahlâklı olanlar vardır ancak bunun tamamlanması Müslümanlıkla olur.

Yabancı Sinema Kuşağı yanında Türk Sineması Kuşağı en merakla beklenen programdı. Herkeste televizyon olmadığı için film komşuda izlenirdi. Bunun ne gibi sıkıntılar doğurduğuna dair pek bilgim yok ama bugünkü geldiğimiz noktadan geriye doğru bakarak çaydı pastaydı derken ev sahibesinin bir hayli zorlandığını düşünüyorum. Zamanla herkesin televizyonu olunca dizi seyretmek için kimse kimseye gitmez oldu ve zorlukta böylece kalkmış oldu. Elbette fedakâr komşularımız ayrı tutuyoruz.

  HERKES SUSTU YALNIZ TELEVİZYON KONUŞTU
Televizyon evlerimizin başköşesine kuruldu ve yalnız kendisi konuştu. Yaşadığımız ilk şoktu bu. Aile bireyleri birbirleriyle konuşamaz hale geldiği gibi eve gelen misafirle de konuşulamıyordu.
Yıllar sonra, Ankara’da ikamet eden hemşerim Hüseyin Yaşar, televizyon, telefon, internet v.s. hakkında konuştuğumuz bir ortamda söz aldı:

-İsmail Ağabey, dedi, Avukatlık yaptığınız 80’li yıllarda evimize gelir, bizimle sohbet eder ve bizi televizyonun zararlarından korumaya, daha doğrusu sakındırmaya çalışırdınız. Hiç unutmuyorum, o zaman TRT’nin bir tek kanalı vardı, haftanın belli günlerinde ve belli saatlerde yayın yapardı. Buna rağmen siz bize; “Aman çocuklar! Dikkat ediniz, ders çalışmak için kullanacağınız zamanı çaktırmadan bu televizyon çalabilir” demiştiniz. Keşke o zaman uyarılarınızı dikkate almış olsaydık, şimdi kim bilir nerelerde olurduk, dedi.

Hüseyin’in cevabı çok önemliydi, bu sözler o esnada duygulanmama sebep oldu. Aynı görüşten yola çıkarak derim ki; keşke eğitim, öğretim ve ilim yolunda kullanacağımız zamanı, çoğunlukla yapımcısı ve yayıncısı biz olmadığımız bu yayınları izlemek için israf etmeseydik de çalışma alanında kullanmış olsaydık, Türkiye kalkınma ve gelişmişlik düzeyi açısından bugünkünden çok daha ileri noktalarda olurdu. Neyse! Olan oldu, doğru yolda kullanılamayan zaman bir daha geri dönmemek üzere uçup gitti. Bari şimdi ders çıkarabilsek. Saymaya çalıştıklarım bir tek televizyonun zararlarıydı. Ya çok televizyonlu dönemimiz!

1982’lerden itibaren renkli televizyona geçildi. Beraberinde kasetlerin izlendiği video geldi. Derken, 90’lı yıllarda özel televizyonlarla birlikte kanallar çoğaldı. Ah! Keşke bu, iddia edildiği gibi bir gelişme olsaydı. Heyhat! Milletin değerlerine ters düşmüş ne kadar aykırı adam varsa, bu kanalların başına ya yönetici, ya da program yapımcısı olarak getirildi. “Sanat” adı altında her gün kutsallarımız aşağılandı, horlandı, çamurlara bulandı. Özgürlük gibi bir değerin istismarıyla sabahlara kadar yapılan sözde açıkoturumlarda bu milletin değerlerine savaş açıldı. Bu savaş ne yazık ki bugün de bütün yıkıcılığıyla devam ediyor.

  BİZİM EVDE RENKLİ TELEVİZYONA GEÇİŞ SÜRECİ
Bizim evde renkli televizyona geçişin hikâyesi kısaca şöyledir: Sorgun’da avukatlık yaptığım yıllarda, Mahkemeler Başkâtibi arkadaşın evinde renkli televizyon var. Büyük oğlum Bekir henüz çok küçük. Arkadaşlarıyla orada cicili bicili çizgi film izliyor. Eve geldiğinde aynı filmi açıyor, ekranda aynı görüntü ama renkli değil, tabii aynı zevki alamıyor, niçin renkli olmadığını da bilmiyor. Çocuk aklıyla bağırıyor:
-Bu televizyon niye renkli göstermiyor?

Biz evimize renkli televizyonu 1983 yılında Bekir’imin işte bu baskısıyla almıştık.

Artık her evde en az iki televizyon. Uydu yayınlarıyla birlikte yüzlerce, binlerce kanal. Cabası internet ve cep telefonu. Evin hanımı da, beyi de, kızı da, oğlu da bu aletlerin tutsağı olmuş durumda. Her biri ayrı bir âlemde ve maalesef her biri ayrı zehirleniyor. Bebeklik çağında çocuklar meşgul edilmek için önceleri televizyonun karşısına oturtulurdu. Şimdilerde durum daha da vahim! Yavrucağın eline ya bir cep telefonu tutuşturuluyor yahut önüne bir tablet konuyor. Tabii anne televizyonda kendi dizisini izlerken, çocukcağız da orada her türlü abuk sabuk oyunları oynuyor veya izliyor. Vurdulu kırdılı oyunlar, rekabeti teşvik eden yarışlar, sabrı yok eden hız ve diğerleri… Sonra hoşgörüsüz, bencil, sabırsız ve aceleci yeni nesiller!

Bun şunun için söylüyorum. Yazılı, basılı ve görsel medyaya hâkim zihniyet, ne yazık ki toplumun ne maddî ve ne de manevî değerlerini hiç dikkate almıyor. Yayıncılık anlayışında hiçbir ahlâki endişe taşımıyor. Bu zihniyette olanlar, en tepedeki birileri adına toplumu öncelikle güdülür halde tüketim toplumu haline ve nihayet köle haline getirmeye çalışıyorlar. Sosyal bir ihtiyaç olan din duygusu ve dinimiz horlanıyor, aşağılanıyor. Evlilik bireylerin önünde bir engelmiş gibi gösterilmeye çalışılıyor. Aile bağları gevşetiliyor. Ve daha nice tahribat. Mutfakta kahvaltı hazırlayan anne, artık çocuklarına telefonda “kahvaltı hazır” mesajı atıyor.

Burada sömürü çarkının nasıl işlediğine de kısaca temas etmek isterim. Bir cümleyle yukarıda da temas ettiğim gibi Türkiye’de televizyon yayıncılığı siyah-beyaz olarak başladığında dünyada renkli televizyon biliniyordu. Renkli televizyon bütün dünyada kullanıldığı halde, Türkiye’ye önce siyah-beyaz televizyon üretimi yapan eski teknoloji satıldı. Önce siyah-beyaz televizyon üretimi yapacak montaj fabrikaları kuruldu. Bütün ülke siyah beyaz televizyona doyduktan sonra renkli televizyona geçildi. Acaba bu, bu milletin parasını soymak için yapılmış bir dayatma mıydı? Hem sorunun hem de başımızda ne türden yöneticiler olduğunun takdirini değerli okurlarıma bırakıyorum.

Televizyon maceramızın ve nasıl handikaplardan geçtiğimizin kısa hikâyesi benim gözümde işte bundan ibarettir değerli okurlarım.

Kategori: 

1 Comment

İsmail bey bu sizin

İsmail bey bu sizin verdiğiniz sadece bir küçük örneği daha neleri var. Eski teneke arabaları bizlere çok yüksek fiyatlarla sattıranlar, tam otomatikmakinalar varken yarı otomatik çamaşır makinaları gibi yüzlerce meta'yı bu millete satıp, parasını siyonizme peşkeş çeken yöneticilerimiz öbür dünyada bunun hesabını nasıl verecekler ben bilemiyorum. İşte kapitalizmin ülkemizi soyma yöntemlerine en küçük örnekler. Teşekkürler başarılar dilerim.

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 11.10.2017 - 15:06 -412-
Bu sayfayı paylaşın :