Firik Kavurga ve Hedik

-A A +A

                Daha önce de yazdığım gibi her hafta Salı günü Anadolu Kulübü’nün lokanta kısmında çoğu emekli olan Noter meslektaşlarımızla toplanır yemek yeriz. Tabii bu toplantılarda hal hatır sohbetleri yapar, memleket meseleleri hakkında da medeni ölçüler içerisinde görüş alış verişinde bulunuruz. Bu çerçevede asıl mesele yemek değildir. Asıl maksat arkadaşlarımızla haftada bir olsun bir araya gelmek, görüşmek, halleşmek ve fikir alış verişinde bulunmaktır. Yemek yiyeceksek orada yediğimizin daha âlâsını daha başka yerlerde daha elverişli imkânlarla yiyebiliriz.

                Geçen haftaki sohbetimizin konusu, yayına hazırlamaya çalıştığım “Kaybettiklerimiz” isimli kitapta yer alan “Ne Harika Şeymiş Şu İdare Lambası” yazısının etrafında şekillendi. Söz döndü dolaştı firikten, kavurgadan, hedikten başladı, kırık leblebiye kadar uzandı.

                Yozgatlı emekli meslektaşım Mehmet Ünal Ağabey, çocukluğumuzda en çok sevdiğimiz şey arkadaşlarımızla firik yemekti, dedi. Bunun üzerine yöreden olmayan bir arkadaş firik nedir, diye sordu. Ertesi sabah okula götürdüğüm kızıma anlattım hikâyeyi. O da sordu: Baba firik nedir?

                  FİRİK

                Orta ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde bilinir hatta Hatay yöresinde pilavı yapılır. Firik pilavına lezzet katan yanık kokusudur.

                Firik, henüz olgunlaşmamış taze buğdaydan yapılır ama buğday süt halini de geçmiş olmalıdır. Haziran ayı başlarından itibaren buğdaylar firik yapılacak kıvama gelir. En iri başaklar, saplarıyla birlikte toplanarak deste yapılır. Bunlar biraz ot, biraz çalı çırpı cinsinden şeylerin yakılmasıyla elde edilen ateşte, saplarından tutularak kavrulur. Önce başakların kılçıkları yanar, sonra dış kabuklar hafifçe yanarken, başaklar da saplardan yanarak ayrılır. Artık firik tamam demektir. Ateşin harı zaten geçmiştir. Çer çöp yardımıyla başakları oradan alır, avucumuzda ufalayarak taneleri çıkarır, öylece yerdik. Firik budur. Hayvan otlatırken, yazıda yabanda yaptığımız çerez cinsinden en güzel yiyeceğimizdi. Onu toplarken eğlendiğimiz gibi yerken daha başka türlü eğlenirdik. Ellerimiz ve ağzımız firiğin karasından simsiyah olurdu. O halimizle birbirimize bakarken güler eğlenirdik. Hey gidi günler hey!

                 KAVURGA

                Mehmet Ağabey kavurgayı da anlattı. İçine konan çedeneyi bir başka arkadaşımız hatırlattı. Kavurga, bulgur yapmak üzere önce hedik halinde haşlanarak pişirildikten sonra kurutulan, daha sonra setende yahut büyük dibek taşlarında dövülerek kabuklarından ayrılan ve artık bulgur yapımına hazır hale gelmiş kırılmamış buğdaydan yapılırdı. Buğdaylar, ekmek yapılan tandırda, sacın ters çevrilmesiyle kavrulur, içine kendir dediğimiz bitkinin tohumları da kavrularak katılırdı. Artık kavurganız hazırdır. Başlıca kış çerezimizdir kavurga. Sabahleyin evinde helle çorbasını içen biri, cebini kavurgayla doldurdu mu akşama kadar başka bir şey yemez onu tüketirdi.

                    HEDİK

                Kavurgayı anlatırken hedik dedik. Hedik buğdayın haşlanmış hali. Onun da içine kendir tohumu (çedene) katılırdı. Hediğe tat veren çedeneydi. Ne kadar çok çedene, o kadar çok tat. Bu da kış eğlencemizdi. Kışları ayrıca pancar da haşlanırdı. Pancar yaygın olarak ekilmez, ancak bostan karıklarında keli denilen yerlere az miktarda ekilirdi. Yöremizdeki “Keli pancarı gibi” sözü oradan gelir ki, bu, cüsse ve ağırlık olarak iriliği ve sağlamlığı temsil ederdi.

                Çedene, yöresel olarak kendir dediğimiz Hint kenevirinin tohumuna denir. Köylü onu bostanında mutlaka eker, tohumundan belirttiğimiz şekilde yararlanırken, gövdesindeki liflerini de ıslatarak çıkarır, ip, urgan gibi şeylerini yapardı. Kendirin ipi olağanüstü derecede sağlam olur, çul çuval, heybe torba gibi şeyler onunla dokunurdu.

                Hoca Nasreddin, eşeğinin torbasını kaybetmiş. Köylüyü tehdit etmiş, eşeğimin torbasını bulun, yoksa ben ne yapacağımı biliyorum, demiş. Köylüler büyük bir çaba ve gayret içinde aramış taramış nihayet torbayı bulmuşlar. Hocaya teslim etmişler. Çekine korka sormuşlar: Hocam, torbayı bulamamış olsaydık ne yapacaktın? Hoca gayet sakin cevap vermiş: Ne yapacaktım, heybeyi kesip torba yapacaktım. Yeni nesil acaba heybeyi biliyor mu?

                 Şehirde kendiri, su tesisatçılarının su kaçmasını önlemek için boru vidalarını sıkarken kullandıklarını görürdük.

                 KIŞ EĞLENCELERİMİZ

                Firik yaz mevsiminde gündüz tükettiğimiz, kavurga, hedik, haşlanmış pancar gibi şeyler ise kış mevsiminde, genellikle akşamları idare lambasının ışığında topluca yani ailecek yediğimiz şeylerdi. Bunlar, içinde hiçbir katkı maddesi olmayan doğal gıdalarımızdı. Uzun kış gecelerinin eğlenceliği çekirdeğimizi, kendi ürettiğimiz ayçiçeği ve kabaktan elde ederdik.

                O yıllarda, bugünkü gibi bizi yalnızlaştıran ve birbirimize yabancılaştıran televizyon, internet, cep telefonu gibi şeyler yoktu hatta radyo bile yoktu. O sebeple birbirimizle ilgilenecek çok zamanımız olurdu. O zamanlar aileydik biz. Sohbetler, fıkralar, şiirler, maniler, türküler… Gölge oyunları, saklambaçlar… Dedeler, nineler, torunlar, anneler, babalar, amcalar, halalar hepsi bir arada. Sevgi, saygı dolu bu ortam, çocukların ilk sosyalleşme alanıydı. Evin reisi, horantanın tamamını sofranın etrafında toplamadan yemeğe başlamazdı. Hey gidi günler hey!

                 ÇERÇİ 

                Arkadaşlarımız firik, kavurga ve hedik dedikten sonra Ankara 33. Noteri Ömer Yazgı’nın anlatımıyla kırık leblebiyi de hatırladılar. Kırık leblebiyi köylerimize çerçiler getirirdi. Yeni nesil çerçiyi bilmez, çerçi kimdir, kime çerçi denir, diyecektir. Çerçi, paranın ve ulaşım vasıtalarının yaygın olmadığı 950’li yıllarda, torbalar içinde getirdiği ıncık cıncık, boncuk gibi şeylerin yanında iğde, keçiboynuzu, kırık leblebi satan ve bu iş için köy köy dolaşan genellikle eşekli seyyar satıcıya denir.

                Bir arkadaşımız beş kuruşa cebimizi leblebiyle doldurur amma ne yerdik diye anlatırken, durumu benim gibi olan bir arkadaşımız: Beş kuruş nerde! Bazıları yumurta getirerek alırdı, bizde o da yoktu, çorap eskisi getirerek alırdık, dedi.  Bu usulle yapılan alış verişe halk arasında değiş tokuş (takas) denirdi. “Çerçi başında olanı çağırır” sözü işte bu seyyar satıcılarla ilgili bir sözdür: “Çerçi geldi, iğne, iplik, yüksük, boncuk geldi. Keçiboynuzu, iğde, harnup, leblebi geldi” nidaları köyde yayılır; zaten herkes birbirini haberdar eder, caminin önünde gölge bir yere konan çerçi akşam yakınına kadar getirdiklerini satar; bir dahaki sefer için siparişlerini alarak köyden ayrılırdı. Bizim köyün çerçicisi Şahmuratlı Köyünden Davulbaz ile topal Hüseyin’di.

                Şimdi bunlar da hayatımızdan birer birer çekildi gitti, yok oldu. Yerlerini arabayla dolaşan seyyar satıcılar aldı ama artık onlar millî ürünlerimiz iğne, iplik, ıncık cıncık, boncuk, keçiboynuzu, kırık leblebi gibi şeyler satmıyorlar. Fabrika ürünü jelâtinli yiyecekler, katkılı ve bağımlılık yapan, cips gibi obeziteyi davet eder, yabancı sermaye ürünü yiyecekler satıyorlar. Nereden nereye!

Not: Soran ve ayrıca ilgilenen okurlarım için kitap isteme adresi: Akçağ Kitabevi, Tuna Cad. No. 8/1, Kızılay/Ankara. Tel: (0312) 432 17 98 – 433 86 51

1-      Batı’nın Gücü Nereden İleri Geliyor?
2-      Yeniden Yükselişe Doğru
3-      Umut Ülke Türkiye
4-      Bir Noterin Anıları

Kategori: 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 23.05.2017 - 10:21 -561-
Bu sayfayı paylaşın :