“gaz lambasında ders çalışmak..”

-A A +A
Eminönü’deki  iş hanında komşum Av. Artemiz bey var. Aynı kattayız. Artemiz bey bir Anadolu çocuğu.
 
Kendisi ile her zaman beraberiz. Hanın bizim kattaki lavabosunun önünde tavanda florasan lambalar var. Onunla lavaboda karşılaştık. Yukarıda lambalar yanıyor. Ama içeride kimse yok. Birisi içeri girmiş, dışarı çıkarken, lambaları söndürmeyi unutmuş. Artemiz bey, bana dönerek ve yukarıdaki lambaları göstererek; “Bunları açık bırakan gaz lambasında ders çalışmamış” dedi.
 
Evet.. Gaz lambasında ders çalışmak, fakir Türkiye’nin hatırlanmasıdır. O günleri yaşayanların bu gün ne makama gelirse gelsin, har vurup harman savurmamayı bilmesidir. Gaz lambasında ders çalışmak, garipliğin ve çaresizliğin resmidir. Gaz lambasında ders çalışmak el yordamı ile yaşamak gibidir. Gaz lambası ile ders  çalışmayı hatırlamak, fakir Anadolu insanının kendini bilmesidir.
 
Evde 5 çocuk var. Bir tek de gaz lambası. Anam yemek pişirirken tencerenin içine gaz lambasının ışığı ile bakacak. Babam gece  öküzlere yem vermek için ahıra gittiğinde onun ışığı ile içeriye girecek. Biz de ders çalışacağız. Ama gaz lambasının boşalmasını bekliyoruz.
 
Gaz lambası, camlı olanlar çıkmadan önce tenekenin lehimlenerek  ve huni biçiminde kesilerek içine gaz doldurulacak şekilde yapılmış halinde idi. Biçimsiz teneke huninin içine gaz konur. Gaza fitil batırılır, gazlı fitil yandıkça içerisi aydınlanırdı. O zamanki gaz lambaları, şimdiki maşrapadan biraz büyükçe, ilkel bir yapı idi. Yani o zaman da ilkel idi. Ama geceleri bizim her şeyimizdi o ilkel gaz lambaları..
 
Lambanın işi bitmiş. Çocuklar ders çalışacak. Bir lambanın başına 5 çocuk çoklaşmış. Herkes yer arıyor kendine. Gaz lambasını yüksek bir yere koyup, ışığın her yere yayılmasını mı denesek acaba? Şurada bir boş kile var. Kileyi ters çevirelim. Üstüne koyalım lambayı. Hepimize ışık gelsin. Yok yok, anam yemek tablasını orta yere koysun. Lambayı da onun üzerine koyalım. Hem tablanın üzerine kitaplarımızı ve  defterlerimizi de koyarız.. Neyse yemek tablasını  koyduk. Ortasına da gaz lambasını. Loş ışıkta 5 kişi ders çalışıyoruz. Ara sıra anam içeri girip çıkıyor. Babam yarı uykuda.
 
Derse kendimizi öyle  kaptırmışız ki, hepimizin ayrı bir dünyası var. Sınıflar farklı farklı. Küçük kardeşim bilemediği yeri soruyor. Ona da cevap veriyoruz. Ders çalışırken kendimizden geçmişiz. Gaz lambasına yaklaştığımızı, lambanın saçımıza değdiği, saçımızdan cazz diye bir ses çıktığı anda fark ediyoruz. Saçı  gaz lambasının ateşinde yanana kardeşler gülüşüyor..  Çalışa çalışa gece oluyor. Gaz lambası sönüyor, uyuyoruz..
 
Zaman ilerliyor. Gaz lambalarının biraz gelişmişi, yani camlısı çıkıyor. Sistem gene aynı. Gene bir gaz hanesi var altta.. İçinde fitil. Bu kere ateşinin üstünde bir cam var. Cam daha fazla ışık veriyor. Hem de hafif rüzgarda sönmüyor öteki gibi. Babam ahıra öküzleri yemlemeye daha rahat gidiyor bununla.
 
Bu kere bu camlı gaz lambasının camının sık sık islenmesi vardı. Bir de gene sık sık camının kırılması vardı; ya isi silinirken, ya da fazla ısınmadan dolayı.. Lamba camını köylüler canı gibi korurdu. Bir kırılırsa, yeni cam almak için Fethiye’ye gitmek gerekirdi. Bizim köyün nüfusu o zamanlar  715 idi. Fethiye’nin nüfusu da 8 bin. Ama her şey Fethiye’de satılırdı. Kırılan gaz lambasının camı bile. Köylüler pazara gittiklerinde kırılan gaz lambasına cam alsa, bir ucundan bir ucuna ip bağlar, ipi boynuna asar, camı daha iyi böyle korurdu. Boyuna asılan lamba camı en iyi insanın göğsünün üzerinde korunurdu. Hem de cam böylece daima gözünün önünde olurdu. Lambanın camını insanlar gözü gibi korurdu.
 
Camlı gaz lambalardan sonra lüksler çıktı. Lüks lambası daha büyük ebatta idi. Yandığı zaman ses çıkarırdı. Işığı da beyazdı. Akşamları tarlada tütün kırarken lüks lambası götürür, her şeyi görürdük, Her yer aydınlık olurdu. Biz onun elektrik lambası kadar güçlü, onun kadar ışık verdiğini sanırdık.
 
O zaman elektrik sadece Fethiye’de vardı. Fethiye’de şimdi, “Santral” diye anılan bir semtte elektrik santralı vardı. Santral büyük bir gürültü çıkarırdı. Elektrik santralı gece11’e kadar çalışırdı. Her yer gündüz gibi olurdu. Saat 11’den sonra orası da karanlık. Gündüz güneş var zaten, elektriğe gerek yoktu.
 
1980’den sonra köye elektrik geldi. Fethiye’deki gibi santrallı da değil, gece 11’e kadar da değil üstelik. ”Trafosu taa Aydın’da imiş” dediler. Aydın’daki trafoda bir arıza olmazsa, gece gündüz çalışacak elektriğimiz. Tabi bizim evler elektrik yokken  yapıldığı için herkesin evine döşenen gibi elektik hatları duvarın dışından geçecekti. Her odaya ışığı yakmak için düğme koydular. Düğmeye basıyorsunuz, oda diğer oda ve tavandaki ışıklar yanıyor. Her yer gündüz gibi oluyor. İnsanlar bunu hayretle izliyor. Çocuklar, düğmeye basıp elektriği açıp kapamayı da  çok sevdi.
 
Ninem biz küçükken, lüle içerdi. Lülesinin içini “içimlik tütün”le doldurur, üzerine bir köz koyar, tüttürür de tüttürürdü. Öyle tiryaki idi ki, bazen ocaktan ateşi maşa ile değil, eli ile alırdı. Biz şaşardık. Eli nasıl yanmıyor diye. Eli nasırlaşmış. Biraz da az üzeri küllenmiş közleri alırmış. Belki eli ondan  yanmazmış. Ama ne olursa olsun, aldığı gene ateş yani..
 
Nineme birisi ”elektrik çarpar” demiş. Ninem ışığı, işi bilen birinin yakmasını beklerdi. Işığı elektrik çarpar diye yakamazdı. Ateşi eline alıp lülesine koyacak kadar ateşle oynayan kadın, elektriğe alışamadı.
 

Kategori: 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 28.10.2017 - 09:52 -656-
Bu sayfayı paylaşın :