Gelecek Tasavvurumuz

-A A +A

 

Gelecek TASAVVURU fertlerin toplulukların ve de milletlerin içinde var olduğu varlığını borçlu olduğu ve kendini kuşatıp sarıp sarmaladığı “fizik sosyoloji ve metafizik” dünyanın gerçekliklerinin gelecekle ilgili idealler amaçlar hedefler halinde bir DAVA ya ve bir AKSİYON a sistematik bir planlama ile EYLEM planlarına dönüştürme halidir.

Fertler topluluklar ve de milletler dini ahlaki siyasi iktisadi içtimai ve de askeri ihtiyaç ve donanımlarını geleceğe yönelik bir İDEAL halinde bir aksiyona dönüştürmeleri hali o fertler o topluluklar ve o milletler için bir GELECEK tasavvurudur.

 Gelecek tasavvuru toplumlar ve topluluklar için İDEAL bir yaşama biçimi ve yüksek HAYAT standartlarını da ifade etmektedir. Böylesi bir gelecek tasavvuru en geniş ölçeği en kapsayıcı anlamı ile bir MEDENİYET ideali anlamına gelmektedir.

Fertler topluluklar ve de milletler,

HAYATLARININ tüm alanlarını fert aile ve toplulukların tüm sosyal katmanlarını inanç fikir düşünce fiil eylem amel ve aksiyon olarak donattıklarında, fertleri ve toplulukları inanç fikir düşünce kültür ve ahlaki değerlerle disiplinize ettiklerinde, eğitim sağlık savunma gibi ihtiyaçlarını kurumlaştırdıklarında, kurallarla kadrolarla ve teşkilatlanış yapıları ile DEVLETLERİNİ meşru yasal hukuk temelleri üzerine kurduklarında, ORDULARINI araç gereç ve lojistikle donatıp eğitim ve disiplinle tezyin edip güven ve özgüvenle taçlandırdıklarında  en ZİNDE topluluklar olarak zanaat sanat spor musiki edebiyat felsefe gibi düşünce ve bediiyat alanlarını tetikleyen böylesine hayatın tüm alanlarını donatacak kapsayıcı GELECEK tasavvuruna MEDENİYET ideali demekteyiz.

Gelecek tasavvurlarını bir MEDENİYET idealine sistematik bir planlama ile EYLEM planlarına dönüştürebilen fertler topluluklar ve de milletler tarihin akışı içinde en ZİNDE toplumlar olarak her daim kalıcı ve üstün başarılara imzalarını atıyorlar. Çok deruni ahlaki disiplin ile çok yüksek bir hayat standartları ile beşeri gücü eğitilmiş düşünceleri rafine olmuş ufukları geniş ordusu donatılı çok zinde milletler olarak yeryüzünde yaşayan diğer insan kavim ve topluluklara kendi kültür inanç ve hayat standartlarını bir modelleme ile güçlü bir manyetik alan oluşturarak taşıyabiliyorlar.

Kısaca bir GELECEK tasavvuru bir MEDENİYET ideali demektir ki böylesi bir ideal sadece bir milletin fizik gücü ve sosyolojik dinamikleri ile oluşturulup gerçekleştirilemez. Ancak bir milletin beşeri gücü ile fizik güç vasıtalarını istihsal edip birleştirerek üstün bir DEĞERLER SİSTEMİ ile de bütünleştirip temellendirilmedikçe güdük kalacak ve de geçici mevzi başarılar ile yetinilecek demektir.

Daha öz olarak ifade etmemiz gerekirse her zinde milletin bir gelecek TASAVVURU mutlaka bir MEDENİYET idealine dönüştürülmeli hadiseler medeniyet ölçeğinde değerlendirilmeli ve de DEĞERLER sistemi ile buluşturularak temellendirilmelidir. Değerler sistemi ile donatılamayan her medeniyet ideali fizik ve sosyolojik zeminlerde çakılı kalmış ve de amacına ulaştırılamamış kaba bir GÜÇ olmaktan öteye gidemeyecektir.

Şu ana kadar sadece GELECEK ile ilgili tasavvurumuzu bir MEDENİYET ideali ile ilişkilendirip vurgulamaya çalıştık.

Bu andan itibaren gelecek tasavvurumuzun MEDENİYET idealinin üstün bir DEĞERLER sistemi ile nasıl temellendirileceğine dair yine öz bir analiz yapmak istiyoruz.

Her büyük MEDENİYET kendini bir DÜNYA görüşü ile bir hayat ve KAİNAT anlayışı ile temellendirir ve donatır. Böylesi bir özellik insan ve toplum olmanın zorunlu bir gereğidir.

Hayat ve kainatın izahı demek olan ve SİSTEMLİ düşünce dediğimiz DOKTİRİNLER de kendi düşünce yapılarını ve ilgili olduğu insanı ve toplumu kucaklayarak ahlaki temelleri ile disiplinize eden DEĞERLER sistemine mutlaka ihtiyaç duyarlar. Aksi taktirde insan ve topluluklar sadece fizik ve sosyolojik şartlarda yaşarlar ancak tarihin değersizler çöplüğüne savrulmaktan da kendilerini kurtaramazlar.

 Hayat ve kainatın izahı demek olan AKİDELER DEĞERLER sistemi olmadan insan ve toplumu disiplinize edemez. İnanç fikir düşünce his hareket ile aksiyonlarını ve bediiyatlarını tetikleyemez. İfade etmeye çalıştığımız vakıa her doktrinin mutlaka ahlaki ve ameli temelleri olan değerler sistemi ile buluşması kaçınılmazlığı vardır. Çünkü söz konusu İNSAN ve TOPLUM olduğunda ancak ahlak ve inanç ile hayat haline gelebilecek olan bu düşünceler temelsiz kalacak kadük olacak ve sadece TEORİK izahlardan faraziyelerden öteye geçemeyecek demektir.

Hayat ve kainatın izahı olan akideler fertte ve toplumlarda bir ahlak ve bir inanç bir kültür şeklinde tezahür ederler. Böylece her sistemli düşünce insan ve toplum hayatına ancak ve ancak bir iman ve ahlak inanç ve kültür olarak yansıyacak ve HAYAT haline gelecek yaşama BİÇİMİ ile hayata damgasını vurabilecektir.

TABİATTA kendi türünde var olan ve yaşama mücadelesi veren her CANLI türü gibi İNSAN toplulukları da BEŞERİ bir güç olarak dünya coğrafyasının ve ikliminin belli bölgelerinde meskûn olarak bir fizik gücü ve bir sosyolojik gücü kavimler ve MİLLETLER olarak temsil ederler. Nasıl her CANLI kendi türünde sosyal bir doku kurarak birlikte bir dayanışma içinde yaşamak varlığını ve neslini idame ettirmek zorunda ise insan toplulukları da hayatta kalmak BEKA demek olan varlığını korumak sürdürmek ve nesillerini devam ettirmek zorundadırlar.

Ancak insan ve toplumların diğer CANLI türlerinden en temel farkı ve üstünlüğü vardır ki bu FITRAT farklılığını ve üstünlüğünü akıl his ve düşünce eylemi ile eşyayı inşa etme sanatı ile varlığı tasarruf etme imtiyazı oluşturmaktadır.

Kısaca insan ve toplulukların yaşadıkları fizik dünya üzerinde çok etkili bir TASARRUF etme yetkisi YETİSİ ve inisiyatifi vardır. İnsan ve topluluklar böylesi bir GÜÇ ve YETKİ ile fizik dünya üzerinde bir HAKİMİYET kurarlar toprağı VATAN yaparlar vatanı MİLLET oluş için bir varoluş gerçekliği olarak tanımlarlar ve sınırlarını da tayin ederler.

İnsan toplulukları güç ve yetisi ile fizik dünyada hakimiyet tesis ederken kendisine verilen YETKİ ile de SORUMLULUKLAR üstlenirler. Böyle bir sorumluluk İNSANA fıtratı itibariyle yeryüzünün sorumlu varlığı oluşu İNSAN olmanın bir gereği olarak kendi genetik kodları vicdani yapısına tabii olarak kodlanarak yüklenmiştir.

İşte tam da bu sırada sorumluluklarının tayini ve belirlenmesi konusunda İNSAN akıl his ve düşünce dünyasında bir gezintiye çıkar. Bu TEFEKKÜR hali insan ve toplumları DEĞERLER sistemi ile buluşturmaya yönlendirir. Bir başlangıç olarak kendini kendi varlığını içinde var olup yaşadığı fizik ve sosyolojik dünyayı ve de kendi aklını düşüncesini ve hislerini aşan HENÜZ gözlemleyemediği METAFİZİK dünyayı ve fizik ÖTESİ olan gayb alemini anlamlandırmaya başlar ki işte tam bu noktada kafasında hayat ve kainatla alakalı SİSTEMLİ bir DÜŞÜNCE oluşmaya başlar.

Bu noktadan öteye insan ve toplumların metafizik gerçeklikler ALEMİNİ, yani müşahede edemediği fizik ötesi varlıkların dışında ve ötesinde olan ALEMİ tamı tamına ifade etmek gerekirse GAYB alemini izahta ve anlamada tüm akıl his ve düşünce dünyasını en SON SINIRLARINA da dayandırmış olur.

GAYB alemi ise fizik alemin duyu vasıtaları ile zaten müşahede edilemez ve anlamlandırılamaz. Zaten böylesine fizik ötesi gerçeklikler alemini dahi henüz çözememiş ve müşahede edememiş olan insan metafizik dünyanın daha da ötesinde olan GAYB alemi olan en temel HAKİKATİ bilmesi ve keşfetmesi tanıması asla ve asla mümkün olamamaktadır.

İşte DEĞERLER sistemi ile insan ve toplumların buluşması bu noktada başlar ve GAYB aleminden gelen AYDINLATICI bir HABER ile kendini nefsini zerreden küreye olan tüm varlık aleminin şuuruna varan bir İDRAK kabiliyeti ile düşünce dünyasındaki FASİT daire dediğimiz aklın sınırlarından ve BUHRANINDAN kurtuluş anını gözlediğinde beklediği an gelip çatmıştır.

GAYB âleminin BİLGİSİ olan o aydınlatıcı HABER, alıcısı taşıyıcısı ve ileticisi olan NEBİ ve RESULLER dönemi ile başlar ve İNSAN toplulukları vahiy ve risaletle tanışır iç içe olarak karşı karşıya gelir. Böylesi bir karşılaşma insan ve toplulukları için iyi ya da kötü bir TERCİH konusudur.

İşte ALLAH ın değişmez ve şaşmaz SÜNNETULLAHI budur ve insanlık tarihi boyunca da bu aydınlatıcı hidayete erdirici olan sünnetullah böylece cereyan etmiş ve nihayet tamamlanarak İSLAM ile MÜHÜRLENMİŞTİR.

İNSAN böylesine bir aydınlatıcı HABERE ya kulak verir aklı buhranından kurtulur bir İMANA vasıl olur ya da aydınlatıcı HABERE kulak tıkar aklı fasit daire dediğimiz buhrandan kurtulamaz bir ZAN ve VEHİM dünyasında sürekli olarak kıvranmaya debelenmeye devam eder durur.

İşte bizler medeniyet tasavvurlarımızı bu eksende doktrine ederek bir AYIRIMA tabi tutmaktayız ve de medeniyet tasavvurumuzu üç temel eksen üzerine bina etmekteyiz.

1.       ALLAH cc. Tasavvurudur ki HAK te ALA kendi ZATI nı ve sıfatlarını yine kendisi kendi kelamı ilahisi ile tanımlamıştır.

2.       ALEM tasavvuru ki yaratılmıştır hadistir sonludur ve nimetlerle dopdolu ölçülü dengeli kozmik düzen içinde yaşadığımız dünya bir realitedir.

3.       İNSAN tasavvuru ki kul ve beşerdir ancak akıl düşünce ve vicdan dolu şehvet ve gadap yüklü hür irade ve sorumlu bir varlıktır.

İnsan düşüncesi aklın buhranından kendisine iletilen HABERİ kabul ettiğinde GAYBE taalluk eden ve şuhudi kaynakları da olan VAHİY ve RİSALET dediğimiz bir sıratı müstakim olan hidayet yolunun yolculuğunu kabul ve tasdik ederek gaybi ve şuhudi temelleri olan bir İMAN a vasıl olur ya da Vahiy ve Risalet dediğimiz bu en temel HAKİKATI reddederek sadece akıl ve duyuları ile baş başa kalarak isyan ile İNKARINda direnir durur.

Birinci hale MÜMİN kişilik ikinci hale ise MÜNKİR kişilik demekteyiz.

İşte insan ve toplumların içinde bulundukları ve yaşadıkları MEDENİYETLERİ “işittik ve itaat ettik” ya da “işittik ve isyan ettik” ekseninde böylesi bir kabul ve tasdik ya da bir ret ve inkâr demek olan İNANÇ-AKİDE temelinde bir ayırıma tabi kılınmıştır.

İnsanoğlu dünyadan ahirete doğru sürekli olan yolculuğunu ya “Semiğna ve etağna” diyerek GAYBE iman halinde ya da “Semiğna ve asayna” diyerek İNKAR halinde sürdürmeye devam edecektir.

BİZLER İSLAM toplulukları ve milletleri olarak ait olduğumuz İSLAM IN İNANÇ temellerini,

Eğer bir MEDENİYET idealini bir DAVAYA aksiyona dönüştürmek istiyor isek her şeyden önce fertte İMAN AMEL bütünlüğü ile toplumda KÜLTÜR ve SİSTEM bütünlüğünü bir hayat tarzı haline getirerek bizatihi yaşamak zorunda olduğumuz gerçekliğidir.

Medeniyet TASAVVURUMUZU yeniden cap canlı gündemde tutmak için doğru ve sağlıklı bir biçimde DOKTRİNE etmek ve TEVHİD akidesi dediğimiz o en temel HAKİKATİN ifadesi olan “amentü” sütunlarını ve kaidelerini “Tecdidi iman” ile yeniden inşa edebilmeyi gerektirmektedir.

Bundan sonraki HAL ise “bir TECDİDİ İMAN ile” imanı ŞAHSİYET haline getirdiğimizde düşünce his hareket fiil eylemlerimiz ve tüm amel dünyamız AHLAKİ bir disiplin zemininde bir AKSİYONA dönüşecektir ki böyle bir dinamizm ile ait olduğumuz MEDENİYET idealini bir medeniyet DAVASINA ve aksiyonuna dönüştürmüş olacağız demekteyiz.

Böyle bir “AKİDE çalışması” ile hem İSLAM düşüncemiz güncelleştirilerek yeniden temellendirilmiş olacak hem de GELECEK tasavvurumuz.

Sistematik bir planlama ve tedrici EYLEM planları ile donatılıp bir MEDENİYET ideali ile donatılarak o büyük evrensel beşeri POTANSİYEL harekete geçirilecek ilan edilecek MANİFESTO ile aksiyona dönüştürülecek, bizlerde hem bir ÜTOPYADAN ve hem de sadece fizik ve sosyolojik sınırlarla çizilen beşeri ve dünyevi bir ESARETTEN, metafiziğin de en temel hakikati olan bir “HAK EDİŞ yasasının zaferi” olarak kurtuluşa ermiş olacağız inşa ALLAH.

Vesselam.

Kategori: 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 01.05.2017 - 15:24 -407-
Bu sayfayı paylaşın :