Gergin Bekleyiş

-A A +A
 
Yoksa “fırtına öncesi sessizliği” mi demeliydim. Buna siz karar verin. Kamuoyunun büyük kısmı “evet” mi, “hayır” mı kampanyalarını “amatör lig takımları mücadelesi” tadında sürdüre dursun, dış politika alanında gerginlik ve tansiyon had safhaya doğru yükseliyor. Geçen haftaki yazımı “Evet”,  “hayır” kutuplaşmasına çok fazla yoğunlaşır dikkatimizi Suriye’den ayırırsak ABD’nin bir oldu bittisi ile yüz yüze gelebiliriz.” Cümlesi ile bitirmiştim. Nitekim bu yazıda ne kadar isabet olduğu geçtiğimiz hafta içinde iyice su yüzüne çıktı.
 
Gerginliği artıran Türkiye'nin yönetim kadrolarını gergin bir bekleyiş içine sokan birkaç gelişme oldu. Bilindiği gibi önce İngiltere Başbakanı  Theresa May ve iki gün sonra da Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in ziyareti sahne aldı. Bu ziyaretlerin ne anlama geldiği Ülkemiz adına olumlu gelişmelere vesile olup olmayacağı konuları ise olaya nereden baktığınıza bağlı. Theresa May’in ziyaretinin  ABD'nin burnundan ateş saçan Başkanı Trump ile görüştükten hemen sonra gerçekleşmesi manidardır. ABD ile İngiltere arasında yeni konjonktürde güncellenen “Dünya siyasetini birlikte tanzim etme” anlaşmasından sonra memleketine bile uğramadan ayağının tozuyla Türkiye’ye gelmesi, Trump ile yaptıkları görüşmede Türkiye’nin önemli bir konu başlığı olduğu şeklinde yorumlandı.
 
Elbetteki konu başlığı olarak Türkiye'nin nasıl ele alındığı bir ölçüde Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve Başbakan Binali Yıldırım nezdinde bilindiğini varsayabiliriz. Bunun yansımalarının açığa çıkması fazla uzun zaman almayabilir.
 
Angela Merkel’in ziyaretinin Türkiye ile Almanya (veya AB) arasında gerginlik konusu olan hangi meseleye çözüm sağladığını doğrusu ben anlayabilmiş değilim. Bu ziyarete, Merkel’in “İslamist terör” ifadesine Erdoğan’ın anında cevap vermesi damgasını vurdu. Ziyaret “islamist”, “islamcı”,  “islam” kavramlarının tartışma paltformuna dönüştü. Merkel’in HDP dahil Muhalefet ile yaptığı görüşmeler. Basın ve ifade hürriyetine yaptığı vurgular da dikkate alınacak olursa ne kadar farklı gezegenlerde yaşadığımız anlaşılabilir.. ”Diyaloğun sürdürülmesinin önemine vurgu yapıldı”, “Taraflar, görüşmelerin sürdürülmesini kabul etti” kabilinden açıklamalar sıfıra sıfır durumda bir değişme yok anlamına gelecektir.
 
Bunlardan daha önemlisi de Tayyip Erdoğan’ın diplomatik kanallar aracılığıyla Trump’tan "bir an önce görüşme" talebinde bulunmasına rağmen hala bir cevap alınamamış olmasıdır. Görüşülecek konulardan biri Suriyedeki durum ve PYD'ye sağlanan destek ise ikincisi de Fethullah Gülen’in iadesi meselesidir. Ama gelişmeler öyle gösteriyor ki, Suriye ve PYD konusu FETÖ konusunu bile gölgede bırakacak vehamette gelişmelere gebe.
 
İlk şüphe Trump'ın Suudi Arabistan kralı ile yaptığı telefon görüşmesi sonrası yapılan açıklama ile geldi. Açıklamada “Suriye'de güvenli bölgeler kurulması konusunda mutabık kalındı“ diyor. Çok garip doğrusu. Bir tane bile mülteci kabul etmeyen Suudi Arabistan ile mutabakat. Bunu yıllardır dile getiren Türkiye ile bu konuda diplomatik bir nezaket için bile bir iletişim kurulmuyor. Ama iyi ya ABD yıllardır direndiği bir konuda bizim dediğimize geldi diyebilirmiyiz? Hayır diyemeyiz. Çünkü bu Güvenli bölge adı altında Kuzey Suriye'de PYD'nin alan hakimiyeti kurduğu bölgede PKK kontrolünde “Komünal Federatif” bir Kürt devleti kurulmasının kamuflajıdır.
 
Biz bu filmi 1. Körfez harekatı sonrasında Irak'ta 36 paralelin kuzeyinde oluşturulan “Uçuşa yasak bölge” ve bunun uygulamasını sağlayan “Çekiç Güç” ile yaşadık. Şu anda Güney sınırlarımızda yaşadığımız problemlerin sebebi budur. Birinci sonuç Barzani Talabani ikilisine yarı bağımsız bir Kürdistan kurdurulması ise ikincisi de PKK'nın Kandil dağlarına yerleştirilip silah ve cephane ile desteklenmesidir. Dönemin Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis’in bir suikart sonucu öldürülmesi, Çekiç Güç helikopterlerinin PKK'ya silah sağladığını ortaya çıkarması sonucunda  gerçekleşmiştir. Şu anda Barzani Türkiye'yle dost ve çıkar çatışmasına yol açmamak için azami gayreti gösteriyor. Ancak orada PKK'nın kurdurduğu “Kürdistan Demokratik Çözüm Partisi” bütün muhalif unsurları bünyesinde toplayarak giderek Barzani’nin Partisini sarsan bir konuma ulaştı.
 
Bu İhtimali destekleyen başka bir konu da son günlerde Rusya-ABD diplomatik kanalları arasında teati edilen “Federatif Suriye Anayasası” taslağıdır. Rusya her ne kadar Türkiye'nin baskısı sonucunda PYD'nin Astana masasında temsil edilmemesini kabul ettiyse de, Daha sonra Rusya Dışişleri Bakanı PYD dahil Suriye'deki bazı muhalif grupları Moskova'ya davet ederek onlarla görüştü. Bu Anayasa taslağı önce “Suriye Arap Cumhuriyeti” adını değiştirip “Arap” ibaresini kaldırarak PYD'nin de “Komünal-Federatif Devlet” kurma yolunu açıyor. Bunun ikinci adımı Suriye'deki PKK devleti ile Kuzey Irak'ta İnisiyatifi kazanacak olan PKK partisinin birleşmesi olacaktır. Bundan sonraki adım ise Türkiye'den toprak talebidir.
 
 Eğer bu konuda Rusya ABD arasında gizli bir mutabakat varsa Maalesef Türkiye olarak bizim yapabileceğimiz pek birşey kalmıyor. Eğer belki El Bab'a kadar temizlediğimiz bölgede varlığımızın devamına göz yumarlarsa o bizim kazancımız olur. Zaten Hürriyet Gazetesinden Ünal Çeviköz aracılığı ile “orda kal” ihtari geldi bile. Yazının Başlığı şu “Fırat Kalkanı Harekatı'nda' zafer ilanı'nın zamanı geldi” Nokta.
 
İşte bu noktada Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın Trump ile yapacağı görüşme hayati önem taşıyor. Fakat birçok emri vakilerden sonra bir randevu lütfederlerse buna bizde ”Ba’de harabül Basra”derler. ABD ile zaten sallantıda olan ilişkilerimizi daha da tahrip etmemek için Hükümet yahudilerin bile protesto ettiği “Müslümana vize yasağı”  ölçüsüzlüğüne ses çıkarmadı.
 
Ama buna rağmen Türkiye Trump'tan beklediği düzeltici adımları bulamazsa. Müslümanlara karşı yapılan her zulme uluslararasında sesini yükselten Türkiye, “Mazlumun Sesi” olanTürkiye, bu açık zulum karşısında dilini yutmanın mahcubiyetini taşımayacak mı?
 

Kategori: 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 15.02.2017 - 16:29 -260-
Bu sayfayı paylaşın :