Hükümet Sistemleri Tartışması 'Başkanlık'

-A A +A

Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı’nın önceki hafta yapılan İstişare Kurulu Toplantısının gündemi Başkanlık sistemi idi. Katılımcı arkadaşlarımız donanımlı siyasetçi, milletvekili, bilim insanı ve bürokrasiden gelen kişiler, büyük bir vukufiyetle değerlendirdiler.

19 Kasım Cumartesi günü Anadolu Vakfında TBMM önceki başkanı Sayın Cemil Çiçek’in yaşadıklarını ve tecrübelerini aktardığı ve ilgiyle izlenen konuşmasının bir bölümü de karşılaştırmalı hükümet sistemleri idi.

Sayın Devlet Bahçeli’nin konuya destek veren tutumuyla, alevlenen başkanlık sistemi tartışmaları kamuoyunun gündemine oturmuştur. Başkanlık/Cumhurbaşkanlığı sistemi ile ilgili AK Parti önerisinin MHP’ye ulaşmasıyla her iki partinin yetkilendirilen kişilerince ayrıntıları müzakere edilmiş ve liderlerin mutabakatı sonucu kamuoyu ile paylaşılacağı bir döneme girilmiştir. Bilinen tek şey, sistemin adının ‘Başkanlık’ değil ‘Cumhurbaşkanlığı’ olmasıdır. Konu her ne kadar adına cumhurbaşkanlığı denilse de, yıllardır sürgit tartışılan hükümetler sisteminde ‘Başkanlığın’ tercih edilmesidir.

Parlamenter Sistemin Zaafları!

Başkanlık Sistemi önceki liderler tarafından da gündeme getirildi

Türkiye’de şu an hepsi rahmetli olan Özal, Demirel, Erbakan ve Türkeş gibi liderler tarafından parlamenter sistem eleştirilmiş ve başkanlık sistemine geçiş savunulmuştur. Demokrat Parti, Adalet Partisi iktidarlarının güçlü olduğu, Anavatan Partisinin Özal dönemi ve Ak Parti dönemleri dışında kalan yıllarda, koalisyon hükümetleri döneminde Türkiye, en ağır ekonomik ve siyasi krizleri yaşamıştır.

İstikrarsızlığın kaynağı

1923-2016 Arası Cumhuriyet Hükümetlerinin en sonuncusu 65. hükümet olduğuna göre, toplam 93 yılda hükümetlerin ortalama ömürlerinin 1,4 yıl civarında olduğu görülecektir.  Bu durum,  Parlamenter sistemin istikrarsızlığın kaynağı olduğunu göstermektedir.

İkinci olarak, parlamenter sistemde kuvvetler ayrılığı ilkesi (yasama-yürütme-yargı erklerinin kendi sınırları içinde kalması) tam ve kâmil anlamda sağlanamamıştır. Türkiye’deki uygulama, yürütmenin parlamentoyu etki altına alması, yasama faaliyetlerini yönlendirmesi şeklinde tecelli etmiştir.

Yargının Vesayeti

Genelde yargı, özelde Anayasa Yargısı, hükümetler ve siyasi partiler üzerinde demoklesin kılıcı gibi sallanmış; parti kapatma kararları vermişlerdir. (kapatılan onlarca partinin yanında iktidarda iken Ak Parti, kıl payı kapatılmaktan kurtulmuş, laikliğe aykırı eylemlerin odağı olmak suçlamasıyla hüküm giymiştir.) Örnek olarak söylemek gerekirse, 25 milyar dolarlık Telekom özelleştirmesi hakkında verilen iptal kararı devleti onlarca milyar dolar zarara uğratmıştır. Anayasa Mahkemesi kendi anayasal sınırlarını ihlal etmiş, TBMM’nin anayasa değişikliklerini sadece şekil bakımından denetleyebileceği anayasanın açık ve kesin kuralı (md.148/1) olduğu halde, başörtüsünü serbest bırakan düzenlemeyi yetkisini aşarak iptal etmiştir. 1989 ve 1990’lı yıllarda yetkisini aşan ve kural koyan iki defa başörtüsünü yasaklayan kararı da burada zikredilebilir.

Anayasa Mahkemesi, yerindelik denetimi yapamayacağı, kanun koyucu gibi hareketle yeni bir uygulamaya yol açacak şekilde hüküm tesis edemeyeceği halde (md.153/2), TBMM’nin yetkilerini gasp eden kararlara imza atmıştır.

İdari yargı ve Danıştay da gerek Anayasa gerekse İYUK hükümleri uyarınca yerindelik denetimi yapamayacağı, hukuka uygunluk denetimi ile yetkileri sınırlı olmasına rağmen, yürütmenin ve idarenin önünde adeta bir ayak bağı olmuştur.  Yargı, jüristokratik (yargının üstünlüğü ve yargıç devleti) bir yapıya bürünmüş, yetkilerini ve sınırlarını aşarak kuvvetler ayrılığı kuralını ihlal etmiştir.

Bu arada yargı erkinin, Cumhuriyet tarihimiz döneminde hep vesayet altında hareket ettiğini, bağımsız ve tarafsız olmadığını da vurgulamamız gerekir. Cumhuriyetin ilk yıllarında İstiklal Mahkemelerinin vahim kararları, Yassıada mahkemesinin ‘sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor’ itirafı, 12 Eylül mahkemeleri, 28 Şubat’ın Genelkurmay’dan brifing alan yargıçları ile en son kumpas davalarının mucidi, HSYK ve yargının her kademesindeki FETÖ yapılanması, yargımızın hep vesayet altında bulunduğunun göstergeleridir.

Sonuç olarak parlamenter sistem, Türkiye’de kuvvetler ayrılığını, erklerin bağımsızlığını tam olarak tesis edememiştir.

Başkanlık Sistemi,

Başkanlık sisteminin uygulaması olarak görülen ABD’nin dışındaki Güney Amerika, Afrika ülkelerindeki başkanlık sistemleri daha çok otoriterliğe, despotizme kayan yönetimlerdir.

Başkanlık sisteminin en belirgin özelliklerini; yürütme erkinin Cumhurbaşkanı veya Başkana ait olması, başkanın kendisine ve seçmene karşı sorumlu olması, bakanları bizzat ataması, parlamentonun hükümeti bakanlar kurulunu fesih yetkisinin olmaması, parlamentonun yasama yetkisini güçlü şekilde kullanması, üst düzey bürokrat atamalarıyla bütçe vb. bazı önemli konularda veto yetkisinin olması şeklinde sayabiliriz.

Cumhurbaşkanı, cumhurun-halkın-milletin başkanı anlamına geldiğine göre, ‘devlet başkanı’ yahut ‘başkan’ isimlendirmesine göre daha kapsamlı ve anlamlıdır. Ak Parti’nin MHP’ye sunduğu taslakta belli olan ‘Başkanlık’ yerine ‘Cumhurbaşkanlığı’ tabirinin kullanıldığı hususudur. 

Taslağın içeriğini bilmediğimiz şu anda, yöneticilerimizin ve yasamanın dikkatine sunmak istediğimiz hususları başlıklar halinde aşağıda ifade edebiliriz.

Düzenlemede;

1.       Yasama, yürütme ve yargı erklerinin görev ve yetkileri, kuvvetler ayrılığı ilkesi çerçevesinde belirlenmelidir.

2.       Parlamentonun yasama faaliyeti dışındaki denetim faaliyetinin sınırı belirlenmeli, milletvekili seçimi dar bölge sistemine göre yapılmalı, yasama güçlendirilmelidir.

3.        Yargı erkinin bağımsızlık ve tarafsızlık nitelikleri güçlendirilmeli, yargıda vesayete son verilmelidir. Yargı yönetimi-HSYK üyeleri, milli iradenin tecelligâhı olan parlamento ve cumhurbaşkanı tarafından eşit sayıda olmak üzere seçilmelidir. Kurul üyeleri, yüksek yargı üyelerinden, hukuk dalındaki akademisyenlerden, avukatlar ve ilk derece mahkemesi hâkimleri arasından belli oranlarda seçilmelidir.

4.       Yürütmeyi dengeleyecek denetim mekanizmaları oluşturulmalı; yargının ve yasamanın idari işlemleri denetlemesi, demokratik yönetim erkini engellemeyecek şekilde düzenlenmelidir. Yargı denetiminin yerindelik denetimine yol açmayacak ve sadece hukuka uygunluk denetimi ile sınırlı kalacak şekilde yapılandırılması gerekmektedir.

5.       Manevi otorite olarak Diyanet İşleri Başkanı, askeri güç olarak da Genelkurmay Başkanı doğrudan Cumhurbaşkanına bağlanmalıdır.

6.       Üniter yapı korunmalı, ‘vatandaşlık’ tarifi anayasada yer alacaksa milli birlik ve beraberliğimizi sağlayacak, tüm Türkiye halkını-ahalisini kapsayacak bir tarif yapılmalıdır.

7.       Bütün bunlara ilaveten, usul ve yöntem olarak hükümet etme sistemini belirleyecek anayasa değişikliği yapıldığında uygulama tarihi olarak, sonraki cumhurbaşkanlığı seçiminden itibaren yeni sistem uygulanmalı, bu arada, kurum ve kuruluşların başkanlık sistemine göre uyarlanması için gerekli yasal düzenlemeler yapılmalıdır.

 

Raporlayan

Av. Mahmut ÖZBAY

Kategori: 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 26.11.2016 - 14:31 -637-
Bu sayfayı paylaşın :