İki anı: “kendini bil !...”

-A A +A

Bu haftaki yazıma iki anı ile devam edeceğim. Yıllar önce Burdur'da idik. Rahmetli arkadaşım Ramazan Uz ile Burdur'un Yassıgüme Köyü'ne gittik. Arkadaşlar, bizim geleceğimizi önceden haber vermişler. Bir evde oturup sohbet edeceğiz. O eve geldik. Bir dam dolusu adam toplanmış. Hoş-beş ve tanışmalar oluyordu. Bir ara bir boşluk ve sessizlik oldu. Köylülerden birisi, odanın dip tarafında uyuklar gibi bir hali olan adama seslendi:

-Ahmet Ağa ! Uyuyor musun yoksa?

-Yok yok.. Uyumuyorum. İçimden bakıyorum.

-Öyle ise konuş da dinleyelim bari...

Adam köyün lafazanlarından, ağzı çok laf yapan adamlarından birisi imiş. Öbürü öyle deyince az doğruldu.

-Denizin başında kuyu kazılır mı Hasan? dedi.

İlk anda adamın üslubuna alışık olmayanlar, O'nun veciz ve kinayeli sözlerle konuşmasını süslediğini bilmeyenler, bunun ne manaya geldiğini anlayamadılar.

“İçinden bakmak”, biraz şaka ile karışık, alaycı bir söz. Gözlerini yummuş ama, uyumuyor. Gözleri kapalı olsa bile konuşulanları duyabilecek durumda. Orası belli. Ama bu “denizin başında kuyu kazılmaz” da ne demekti?

Malumlarıdır ki; denizin suyu tuzludur. Denizin hemen kenarında bir kuyu kazılsa, kuyu denizden uzak olmadığı için kuyunun suyu da tatlı olamayacak, muhtemelen o da tuzlu olacaktır. O zaman denizin kenarında kuyu kazmanın anlamı kalmayacaktır. Zaten deniz dünya kadar tuzlu su barındırıyor. Birkaç metre küp tuzlu su için, koca derya varken kuyu kazmak lüzumsuz bir iştir.

İşin bir başka yönü de orada konuşacak derya gibi Ramazan Bey varken, benim laflarımın anlamı da ne olurdur? Derya kadar bilgisi olan adamın yanında; kuyudaki su kadar hacmi olan adamın sözü de anlamsızdır. İzahlar karşısında, sorular karşısında cevabı kuyudaki su gibi biter bir anda. Ama deniz kadar bilgisi olanın, anlatacak çok şeyi vardır. Kuyudaki su biter ama, denizdeki su bitmez.

O zaman kendini bilen Ahmet Ağa'yı çok takdir etmiştik. “Bu da köylüce bir kibarlık” demiştik.

Yıllar sonra İstanbul'a geldik. O zaman camiamızın birçok yayın organı vardı. Ben, Bizim Anadolu Gazetesi'nde çalışıyordum. Gazetemizin Genel Yayın Müdürü Kemal Yaman ağabeyimizdi. Kemal abi Konya Yüksek İslam Enstitüsü mezunu idi. Onların okulunun müdürü Veli Ertan isminde bir hoca idi. Veli Hoca yıllar sonra emekli olmuş, İstanbul'a gezmeye gelmiş, bir gün talebesi Kemal’i ziyaret edeyim demiş. Gazeteye geldi. Kemal abi ile konuştular. Hatıraları yad ettiler. Biz de onların geçmişte yaşadıklarını zevkle dinledik. O gün memnuniyet ile gitti gazeteden Veli Hoca.

Başka bir zaman Veli Ertan Hoca gazeteye gene geldi. Bu sefer Kemal abi yoktu. Bir işi vardı.. Erken çıkmıştı. Artık biz de kendisini tanıyoruz ya, misafir ettik. Çay-kahve söyledik.

Tam çayları yudumlarken, kapının zili çaldı. Dışarıda biraz heyecanlanmış vaziyette; bu sitede yazı yazan değerli arkadaşımız İsmail Aydın girdi içeriye. Dışarıda ne ile karşılaşmışsa İsmail kardeşimiz bir şeyler anlatmaya başladı. “Hele bir otur da konuş” dedik. Oturdu. Ona da bir çay söyledik. İsmail Bey konuşmasını sürdürdü. Konuşma uzadıkça uzadı. Odada bulunanlar da zaman zaman merakla konuya dahil olmaya çalışıyorlar, arada bir soru sorup konuşmayı uzatıyorlardı. Veli Bey de oturduğu yerden hem çayını yudumluyor, hem de İsmail'i dinliyordu.

Biz o zaman bekar evinde İsmail kardeşimizle birlikte kalıyorduk. O Yeniden Milli Mücadele Dergisi’nde çalışıyordu. Ben de dedik ya, Bizim Anadolu'da.. Geçmiş gün şimdi unuttum. Ya bana bir şey sormaya gelmişti, ya da bir şey almaya. İsmail, konuşması bitince ve benden alacağını da alınca izin isteyip gitti.

Ben de misafirler gidince ve işler bitince; gazeteden ayrılıp vapurla Üsküdar'a geçtim. Oradan yürüyerek Doğancılar Yokuşu'ndaki ve Barış Apartmanı'ndaki bekar evine geldim.

Akşam yemek yerken, İsmail bana, “Oradaki biraz yaşlı olan yabancı adam kimdi?” dedi. Ben de izah ettim. “O, Kemal abinin Yüksek İslam Enstitüsü'nden hocası ve okul müdürü Veli Ertan'dı" dedim. İsmail, biraz durdu. Kaşığı siniye bıraktı. Elini başına götürdü “Keşke söylese idin de, ben orada hiç konuşmasaydım.” dedi. Sonra devamında; “Veli Ertan'ın yanında konuşulur mu? 0'na bir şeyler anlatılıyor gibi olunur mu? O konuşsa idi de bir şeyler öğrense idik ya..” dedi.

İsmail kendini bilirdi. Her zaman takdir ederdim, O gün bir kere daha takdir ettim. Yassıgümeli Ahmet Ağa'nın kibarlığını, bir de Yozgatlı İsmail'de gördüm. Hafızamda iki anı böyle birleşti.

Selam ve hürmetlerimle..

Kategori: 

1 Comment

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 14.08.2017 - 12:37 -437-
Bu sayfayı paylaşın :