+A A -A

İmanın tabiatı ve haber-i vahidin akidedeki yeri meselesi

-A A +A

 

Meselenin esası şu: Sahih olsa bile tevatür derecesine ulaşmayan hadislerle bildirilen şeylere iman etmek gerekli midir? İşte bu kavramları ve ağır bir konu olsa da meselenin hükmünü ehli için anlatmaya çalışacağız.

İman bir kesin bilgi meselesidir. Şüphe ile iman olmaz. Kesin bilgi ya akılla oluşur; bir şey parçalarından büyüktür, ikinin yarısı birdir gibi. Ya duyularla oluşur; şu çiçek sarıdır, şu da kırmızıdır gibi. Ya da yalan olma ihtimali bulunmayan haberlerle oluşur. Bizde bunlara bilginin kaynağı değil, yolları ya da vasıtaları denir. İlk ikisi imanın değil, aklın, bilimin ve tecrübenin alanıdır. Dinin asıllarını, usulü’d-dini ve imanı öğreten bilgi ise üçüncüsüyle elde edilir.

Kuranıkerim’deki bilgilerin doğruluğu önce, hayatında hiç yalan söylemeyen birinin, yani Resulüllah’ın onun Allah’tan aldığı vahiy olduğunu söylemesiyle, sonra da insanların ona iman etmesiyle gerçekleşmiştir. Elbette kırk yaşına kadar hiç yalan söylemeyen birisinin ondan sonra söyleme ihtimali vardır. Ama hayatının sonuna kadar hiç söylememiş olmasına ilaveten, kendi dillerinde gelen bu kitabı duyanların onun beşer sözü olamayacağını gösteren icazını görerek ona iman etmiş olmaları müminler nezdinde onu kesin bilgi haline getirmiştir. O halde Kuranıkerim’in otoritesi ve kesinliği tecrübe, akıl ve iman iledir. Sadece tecrübe ve akılla olsaydı o zaman dinin gayb ve iman boyutunun bir anlamı kalmazdı.

Sünnetin otoritesi, yani kesinliği ve bağlayıcılığı ise önce Kuranıkerim’in ona uyulmasını istemesi, sonra da onunla ilk muhatap olan müminlerin onun lüzumunda ittifak etmeleriyledir. Arkadan gelenler de bu ittifakı/icmaı sürdürmüşlerdir.

Kesin bilgi oluşturmada üçüncü sırada icma vardır. Kuranıkerim’le ve Sünnetle tanışan ilk Müslümanların, yani sahabenin, dinin sabite alanında, yani aklın, bilimin ve içtihadın konusu olmayan akide ve ibadetler alanında, bu iki kaynağa, yani Kuran’a ve Sünnete göre bu mesele böyledir diye üzerinde ittifak etmelerine icma denir. Müslümanlar için bilimin ve aklın alanı dışındaki icma da kesin ve bağlayıcı bir bilgidir. İcmaın otoritesi, ise Kuranıkerim’in ve Sünnetin işaretleriyle ve yine bu işaretler üzerinde gerçekleşen icma iledir. Yani icmaın sadece kendisi ile değildir.

Bu üç kaynaktan sonraki bilgiler iman açısından ilim, yani zorunlu bilgi ifade etmezler.

Sünnet uyulması gereken kesin bilgi olmakla beraber kesinlik ifade edebilmesi için onun bize tevatürle, yani yalanın sızma ihtimali olmayacak bir yolla ulaşması gerekir. Böyle olmazsa Sünnet zorunlu bilgi oluşturmaz, ancak çeşitli kademeleriyle ‘zan’ oluşturur. Müçtehitlerin Kuranıkerim’e ve Sünnete dayalı içtihatları da yine zannî bir bilgidir, zorunlu bilgi değildir. Yani içtihatlar kesin bilgi oluşturmaz.

Zannın kademeleri şunlardır: Vehm, tahmin, za’m/zu’m, rayb, şübhe, şek ve zan. Bunların zan dışındakileri bilginin, kesinlik bakımından yüzde ellinin altındaki kademeleridir ve itibar edilmesi gereken bilgi adına bir şey ifade etmezler. Bazen bunların her birine zan dense bile ıstılah olarak zan bilgi derecesi bakımından yüzde ellinin üstündeki bir ihtimali ifade ettiği için çoğu zaman hesaba katılmak zorundadır. Yüzde doksanlardaki bir bilgi, zan olma noktasını yukarı geçmiş ve itminan derecesine ulaşmıştır. Yüzde yüz olursa ‘ilim’ olur, imanı oluşturur ve aksine düşünmek caiz olmaz. Yakîn de bunu ifade eder. Marifet ise bilginin genel adıdır ve hepsi için kullanılabilir. Bazen mutlak bilgi anlamında ‘ilim’ de hepsi için kullanılabilir olmakla beraber, kavram olarak ‘ilim’, yakîn bilgidir ve marifetten üstündür. Bilahare ‘marifet’ tasavvufta sezgi, dini tecrübe ve işrak ile oluşan kalbi yakîne ad kılınmıştır.

Devamı için tıklayınız...

 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 07.01.2018 - 14:52 -199-
Bu sayfayı paylaşın :