11.09.2019 20:51
268 okunma
Paylaş
Riyad'ın ekonomik hamlesi bölgeye ne getirecek?
Suudi Arabistan Enerji Bakanlığına Prens Abdülaziz bin Selman'ın atanması, bir taraftan ekonomi cephesinde radikal kararlar alınacağına işaret ederken, diğer taraftan Selman ailesinin Suudi rejimi içerisinde gittikçe kök saldığının da göstergesi.

Eylül ayının ilk haftasında yayınlanan kraliyet kararnameleri uluslararası kamuoyunun dikkatinin yeniden Riyad’a çevrilmesine yol açtı. Bu kararnamelerin ilkiyle, daha önce enerji bakanlığı bünyesinde bulunan bazı hususlar yeni ihdas edilen tabii kaynaklar bakanlığı bünyesine alınarak Enerji Bakanı Halid Falih’in yetkileri kısıtlandı. Geçtiğimiz pazar günü yayınlanan yeni bir kraliyet kararnamesiyle de Enerji Bakanı Halid Falih görevden alınarak yerine Kral Selman’ın 59 yaşındaki oğlu Prens Abdülaziz bin Selman atandı. Bu yeni durum, bir hanedan üyesinin enerji bakanlığına atanması yönüyle, Suudi Arabistan tarihinde bir ilki temsil ediyor. Çünkü bu atama ile Abdülaziz bin Selman, Suudi petrol endüstrisinin kuruluşundan bugüne kadar görev yapan beş enerji bakanı arasındaki ilk ve tek hanedan üyesi oldu.

 

Suudilerin Ortadoğu genelindeki otoriter rejimleri fonlamayı kesmesi, yakın gelecekte bu rejimlerin istikrarı ve bölge genelindeki statüko için en büyük sorunu teşkil edecektir.

Bu atama bir taraftan ekonomi cephesinde radikal kararlar alınacağına işaret ederken, diğer taraftan Selman ailesinin Suudi rejimi içerisinde gittikçe kök saldığının da göstergesi oldu. Daha önce ABD Büyükelçisi olan Halit bin Selman’ın Şubat 2019’da savunma bakan yardımcılığına atanması ve geçtiğimiz hafta Abdülaziz bin Selman’ın enerji bakanlığına atanması, son dönemde Selman ailesinin Suudi rejimi içinde artan ağrılığını gösteriyor.

Tüm bu yaşananların Suudi Arabistan-Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ittifakının Yemen’de yaşadığı yenilgiden ve aralarında oluşan çatlağın hemen peşinden gelmesi, Riyad’ın dış politikada yaşadığı kayıpları ekonomiye dair düzenlemelerle telafi etme çabası olarak yorumlanıyor.

Muhammed bin Selman’ın Suudi tahtını garantileyecek üç stratejisi

Selman bin Abdülaziz’in 2015 yılında Suudi tahtına oturmasıyla birlikte Suudi hanedanı içerisinde profili hızla yükselen Muhammed bin Selman bu süreçte, Suudi tahtını garantilemek için üç temel strateji geliştirdi: Yemen savaşı, Vizyon 2030 ve “ılımlı İslam”. Bu stratejiler içerisinde en büyük önem Yemen savaşına verildi. Suudi Arabistan’ın kurulduğu 1932 yılından itibaren ülke güvenliği için en büyük tehdidin kaynağı olan olarak kabul ettiği Yemen’de Suudi Arabistan lehine kalıcı bir politik düzen kurmak, -eğer yapılabilseydi- Muhammed bin Selman’ı ülkede dedesi Kral Abdülaziz gibi bir “kahraman” yapabilirdi.

Tarihsel olarak Yemen’e dönük Suudi stratejisi Yemen’i zayıf ve bölünmüş tutmak şeklinde gelişti. Öyle ki Suudi Arabistan’ın kurucusu Kral Abdülaziz 1953 yılındaki vefatından kısa bir süre önce çocuklarını etrafına toplamış ve onlara “Yemen’i zayıf tutun” diye vasiyette bulunmuştu. Arap yarımadasının en kalabalık, nüfusu en hızlı artan ve en yoksul ülkesi Yemen’de devlet sisteminin çökmesini ya da bölgesel bir rakibin (1960’lı yıllarda Mısır’ın, 2010’lu yıllarda İran’ın) Yemen üzerinde nüfuz sahibi olmasını, Riyad büyük bir ulusal güvenlik meselesi olarak görüyor. Çünkü Yemen, güneyi boyunca uzanan sorunlu sınırları, Kızıldeniz, Hint okyanusu ve Bab el-Mendeb boğazındaki stratejik konumu, hızla artan dinamik nüfus yapısıyla Suudi Arabistan açısından ciddi bir tehdit kaynağına dönüşebilme potansiyeline sahip. Suudilerin (tüm servetleri Hürmüz boğazından geçen petrole bağlı olduğundan) İran’ın Hürmüz üzerindeki hegemonyasından kurtulmak için son yıllarda petrol taşıma güzergâhını Kızıldeniz’e doğru yönlendirmeleri, Kızıldeniz’i ve Bab el-Mendeb boğazını ülke güvenliği için önemli bir güzergâh haline getirdi.

Arap Baharı sürecinde İran yanlısı Husilerin Yemen’in önemli bir bölümünde kontrolü ele alması zaten Suudilerde ciddi bir güvenlik endişesine yol açmıştı. Ülke tarihinin en önemli ulusal güvenlik sorunu olarak Yemen meselesine eğilmeyi ve Güney Arabistan’da İran’ı dengeleyerek bu sorunu kökten çözmeyi Suudi tahtı üzerindeki hakkını garantilemek için en etkili yol olarak gören Muhammed bin Selman, 2015 yılında Yemen’e dönük askeri müdahalenin mimarı olarak ön plana çıktı. Fakat BAE ve Suudi Arabistan öncülüğünde başlatılan ve dört yılı aşkın süredir devam eden Yemen’e yönelik askeri müdahalede Muhammed bin Selman’ın hesaplar tutmadı. Ortaya çıkardığı onca ekonomik maliyete ve Yemen’den yansıyan insani kriz manzaralarının Suudilerin uluslararası itibarına vurduğu darbeye rağmen Yemen savaşında kaybedildi. Bu süreçte sadece Yemen savaşı kaybedilmedi, Ortadoğu’daki demokrasi, özgürlükler ve insan hakları temelli değişim taleplerini engellemek için Arap Baharı’nın başlangıcında büyük umutlarla oluşturulan statükocu BAE-Suudi Arabistan ittifakı da ortasından çatladı. Tüm bu gelişmeler olurken ülke ekonomisinde reformist bir eğilim sergilemek, Yemen savaşında alınan bu yenilginin domino etkisi yaratarak Suudilerin Ortadoğu siyasetindeki ağırlığını yok etmesi tehlikesini bertaraf etmek için seçilen bir yol.

Vizyon 2030

Aslında Arap Baharı süreci Suudi Arabistan’da rantiyerizme dayanan ekonomik düzeni değiştirmek için kararlı adımlar atmaya zorlayan birtakım gelişmeleri de açığa çıkarmıştı. Bu süreçte Riyad yönetimi 2016 yılının başlarında ekonomiyi çeşitlendirmeye, kamu sektörünü rasyonalize etmeye, sübvansiyonları kademeli olarak ortadan kaldırmaya, özel sektörü teşvik etmeye ve genel olarak ülkenin ekonomik altyapısını yeniden yapılandırmaya yönelik yapısal reformlar içeren geniş ölçekli bir proje olarak “Vizyon 2030” isimli bir planı kamuoyuna duyurdu. Bir ekonomik reform planı olmakla birlikte, Vizyon 2030 sanat, eğlence, spor ve sivil toplum örgütlerinin teşvik edilmesinin yanı sıra Suudi ulusal kimliğinin takviye edilmesini de içeren toplumsal unsurlara sahipti. Tüm bunlarla birlikte Vizyon 2030’un en önemli hedefi, halihazırda yüzde 90 oranında petrole bağımlı olan ülke ekonomisini bu bağımlılıktan kurtararak sürdürülebilir bir ekonomik büyümeyi yakalamaktı. Riyad yönetimi, Vizyon 2030 belgesinde de öngörüldüğü gibi, gelecekte petrol gelirlerinin ekonomide çok az rol oynayacağı gerçeğini kabul etmiş görünüyor. Belgenin ortaya koyduğu başka bir husus ise Suudi ekonomisinin yakın gelecekte liberalleşmesinin hedefleniyor olması. Mayıs 2016 tarihinde Vizyon 2030’un tanıtıldığı basın toplantısında sunumu yapan Veliaht Prens Muhammed bin Selman, vizyonun üç teması olduğundan bahsetmişti: Gelişen bir ekonomi, iddialı bir ulus ve dinamik bir toplum.

Suudi yönetimi Vizyon 2030 çerçevesinde ülkenin endüstriyel kapasitesini en üst düzeye çıkarmak için büyük yatırımlar planlanmış, (GSMH’ye toplam katkısı yüzde 4 gibi çok küçük bir orana tekabül eden) özel sektörünün ekonomideki ağırlığını artıracak teşvik programları düzenlenmiştir. Bu amaçla, 2030 yılana kadar, turizm gelirlerinin ülke GSMH’sine katkısını yüzde 18’e çıkarmak için NEOM adı verilen kapsamlı bir turizm planı yapılmıştır. Kızıldeniz’de insansız 50 adayı seçkin bir turizm merkezine dönüştürmeyi içeren projenin toplam alanı 34 bin kilometrekaredir (yaklaşık Belçika kadar). Bu alan Maldivler, Seyşeller, Bali ve Hawaii’nin toplam büyüklüğü kadardır. Yatırım değeri 500 milyar dolar olarak açıklanan ve 2022 yılında bitirilmesi hedeflenen projeyle sadece turizm gelirlerinin artırılması değil, uluslararası büyük şirketlerle krallığın bağının güçlendirilmesi de hedeflenmiştir.

Vizyon 2030’un diğer bir ayağı da ülkede uygulanacak istihdam politikalarıyla işsizliğin azaltılmasıdır. 2010 yılında 27 milyon olan Suudi Arabistan nüfusunun 2050 yılında 60 milyon olacağı hesaplanmaktadır. 2030 yılında 4,5 milyon Suudi vatandaşının (hâlihazırda çalışan Suudilerin iki katı) iş piyasasına girecek olması, yönetimi yeni istihdam alanları açmaya zorlamaktadır. Ülkede yeni oluşturulan istihdam alanlarının yabancı işçiler tarafından dolduruluyor olması da, en az yeni istihdam meydana getirmek kadar önemli bir sorun olarak durmaktadır. Bu durumun en önemli sebebi Suudi vatandaşların çalışma konusundaki isteksizleridir. Örneğin 12 Suudi vatandaşının 2016 yılında ilk kez bir belediye tarafından temizlik işi için istihdam edilmesi uzun süre gazetelerde manşet olmuş, Suudi basını bu durumdan övgüyle bahsetmişti. Aslında Suudi ekonomisi azımsanmayacak oranda yeni istihdam doğurabilmekte. Buna rağmen Suudiler arasında yüksek olan işsizlik oranlarının önüne bir türlü geçilemiyor. İşsizlik oranlarının çok yüksek olduğu ülkede, 2015 yılında 417 bin yeni istihdam meydana getirilmiş, fakat bunun 368 bini ülkedeki yabancı işçilere gitmişti. Bu yüzden Vizyon 2030 belgesi önemli ölçüde Suudi vatandaşların istihdamını artırmaya dönük stratejiler içeriyor. Halihazırda Suudi Arabistan nüfusun üçte biri (yaklaşık 10 milyon kişi) yabancı işçilerden oluşuyor.

Büyük bütçeler harcanarak McKinsey firmasına hazırlatılan Vizyon 2030 planının duyurulmasının üzerinden neredeyse dört yıl geçmesine rağmen, Suudi yönetimi ülke ekonomisinde hedeflenen dinamizmi yakalamaktan epey uzak kaldı. Mart 2014 tarihinden beri düşük seyreden petrol fiyatları, Arap Baharı sürecinde içeride ve Ortadoğu bölgesi genelinde statükoyu korumak için katlanılan yüksek ekonomik maliyet, başlangıçta 20 milyar dolar olması planlanan Yemen savaşının maliyetinin trilyon dolara yaklaşması, Suudi yönetimini ekonomik olarak epey zor bir durumda bırakıyor. Tüm bu maliyetine rağmen Yemen savaşının kaybedilmesi, Riyad’ı ekonomide ciddi kararlar almaya yöneltti. İşte bu atmosferde, enerji bakanı olarak Abdülaziz bin Selman’ın atanması ve çiçeği burnunda bakanın ilk yaptığı açıklamalarda Suudi petrol şirketinin (ARAMCO) hisselerinin yüzde 5’inin halka arzının (bu yaklaşık 100 milyar dolarlık bir özelleştirme demektir) en kısa sürede yapılacağı mesajını vermesi, yönetimin dış politikada yaşadığı kayıpları ekonomik reformlarla telafi etme çabasına işaret ediyor.

Suudi ekonomi politikalarının bölgesel maliyetleri

Riyad yönetiminin son yıllarda uygulamaya başladığı ekonomi politikaları her ne kadar ülkenin ekonomik durumunu iyileştirmeyi hedeflese de tüm bu planların içeriğinin tam anlamıyla uygulanmasının önemli bölgesel sonuçlarının olması kaçınılmazdır. Çünkü 1973 yılındaki petrol ambargosundan beri Suudi bölgesel politikalarının en önemli ayağı Riyad yönetiminin bölge ülkelerine sağladığı ekonomik yardımlar (Riyalpolitik) oldu. Bunlar doğrudan hükümet yardımları, Suudi finansal yatırımları ve çevre ülkelerden göçmen işçi kabulü şeklinde gerçekleşti.

Suudi Arabistan yönetiminin Kızıldeniz kıyısına yapmayı düşündüğü mega turizm projesinin, (ülke gelirleri içinde önemli bir paya sahip olan turizm gelirlerinde azalmaya sebep olarak) zaten ekonomisi çöküşün eşiğinde olan Mısır’ın kırılganlığını artırması kaçınılmazdır. Halihazırda yaklaşık yıllık 7 milyar dolar turizm gelirine sahip olan Mısır’ın, Kızıldeniz bölgesinde 500 milyar dolarlık turizm yatırımları yapacak Suudi Arabistan’la rekabet etmesi imkânsız görünmektedir. Benzer bir durum Ürdün ve BAE için de söz konusu olacaktır. Bu iki ülke için de önemli bir gelir kalemi olan turizm gelirleri, Suudilerin bu sektörde yapacağı büyük yatırımlarla olumsuz etkilenecektir.

İkinci olarak, istihdamın Suudileştirilmesi politikası, ülkede 10 milyonu bulan yabancı işçilerin önemli bir kısmının işlerini kaybetmesine yol açacaktır. Mısır ve Pakistan gibi kalabalık nüfusa sahip ve en önemli yurtdışı gelirleri (başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez bölgesindeki) işçi dövizlerine bağlı olan ülkeler, bu durumda ciddi ekonomik problemlerle karşı karşıya kalabilir. Nitekim 2017 yılının başından 2018 yılının üçüncü çeyreğine kadar 1,1 milyon yabancı işçi işsiz kalarak Suudi Arabistan’ı terk etmiştir. Eylül ayı itibariyle Suudi sağlık sektörünün en önemli insan kaynağını teşkil eden binlerce Pakistanlı doktorun lisanslarının ve Suudi Arabistan’da çalışma izinlerinin iptal edilerek ülkelerine gönderilmeleri iki ülke arasında önemli bir sürtüşme konusunu teşkil etmektedir. Benzer şekilde, milli gelirinin yüzde 6’sı (yaklaşık 20 milyar dolar) Körfez’deki işçi dövizlerine bağlı olan Mısır’da, Suudi ekonomi politikaları büyük bir tedirginlikle takip edilmektedir.

Bugünden geriye bakıldığında, 2010 yılındaki Arap Baharı’nın oluşumunda -siyasi etkenler bir yana- bölge genelinde yaşanan ekonomik sorunların önemli rol oynadığı rahatlıkla söylenebilir. 2008 yılında yaşanan küresel ekonomik kriz dolayısıyla Körfez ülkelerinde göçmen işçilerin kitlesel olarak işten çıkarılmaları, petrol fiyatlarının çok yüksek seyretmesi ve temel gıda fiyatlarında arz eksikliğinden kaynaklı küresel düzeyde yaşanan fiyat artışları, bölge genelinde rejim karşıtı sokak gösterilerini besleyen en önemli ekonomik etkenler olmuştu. İçinde bulunduğumuz günlerde Suudilerin kendi ekonomilerini canlandırmak için aldığı tedbirler, 2010 yılındakine benzer bir süreci tetikleme potansiyeli taşıyor. Suudilerin Ortadoğu genelindeki otoriter rejimleri fonlamayı kesmesi, yakın gelecekte bu rejimlerin istikrarı ve bölge genelindeki statüko için en büyük sorunu teşkil edecektir. Bu durumun en bariz örnekleri, son dönemde Sudan ve Cezayir’de ekonomik sorunlardan kaynaklanan sokak hareketlerinin oluşturduğu istikrarsızlıklar ve Ürdün’de benzer sebeplerden kaynaklanan ve uzun süredir devam eden gösterilerdir.

[Dr. Necmettin Acar Mardin Artuklu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü başkanıdır]

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı

sanalbasin.com üyesidir

© 2019    www.anahaberyorum.com          Programlama: Murat Kaya