Haçlı Avrupa'nın Hedefi Ne İdi? (3)
Değerli arkadaşlar! Akif, sözlerimin başında sunmaya çalıştığım mısralarıyla Çanakkale’yi resmediyor. Çanakkale muharebelerine geçit resm-i yaptırıyor. Ancak ne var ki, iş Çanakkale’de başlamıyor ve Çanakkale’de bitmiyor. Çanakkale’ni hem öncesi var, hem sonrası var! Arz edeyim.
İsmail Aydın
14.03.2019 12:24
250 okunma
Paylaş

                Değerli arkadaşlar! Akif, sözlerimin başında sunmaya çalıştığım mısralarıyla Çanakkale’yi resmediyor. Çanakkale muharebelerine geçit resm-i yaptırıyor. Ancak ne var ki, iş Çanakkale’de başlamıyor ve Çanakkale’de bitmiyor. Çanakkale’ni hem öncesi var, hem sonrası var! Arz edeyim.

                Bugünkü Avrupalılar gibi dünkü Avrupalılar da bizi Anadolu’da, Balkanlar’da, Kuzeyde, Güneyde istemiyorlar. Siz Orta Asya’dan geldiniz, Anadolu’yu işgal ettiniz diyorlar. Bunu derken sadece dünkü haşmetli dönemlerimize bakmıyorlar, koskoca imparatorluğumuzu parçaladıkları yetmemiş gibi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti haritasını da önlerine koyuyorlar, bakıyor ve görüyorlar ki, hem yüzölçümü itibariyle hem de nüfus kesafeti açısından pek çok Avrupa ülkesinden büyük. Bunu da istemiyorlar.

                Bu da yetmiyor, oturduğumuz coğrafya, jeostratejik ve jeopolitik açıdan dünyanın merkezinde bulunuyor. Önemli bir geçiş noktası ve iki kıt’ayı birbirine bağlıyor. Bu özelliğinden dolayı, dünyaya hükmetmek isteyenler, adeta dünyanın merkezindeki bu bölgeye hâkim olmak gerektiğini düşünüyorlar. Yetmedi, az önce Avrupalılar dediğim milletler, Haçlı ruhuyla hareket ediyorlar ve İslâm’ı yok etmek hedefleri önünde Türklüğü bir engel olarak görüyorlar. Yani onlar için bir de Müslümanlık söz konusu.

                Yakın geçmişte kaybettiğimiz gazeteci Mehmet Ali Birand, aynı zamanda Belçika vatandaşıydı. Pek çok zaman Brüksel’de ikamet ederdi, yani  (AB) Avrupa Birleşik Devletlerinin Başkenti Brüksel’de. Avrupalıların görüşlerini aktaran şu sözünü, burada bu çerçevede anmalıyız. “Türkiye Türklere bırakılamayacak kadar değerli ve zengin bir ülkedir.”

                Bu kısa notlardan sonra tarihî sürece dönüyoruz.

              AYNI ANDA GELİŞEN İKİ HADİSE

                Bir zamanlar (X. Asır.) dünyanın doğusunda ve batısında iki hadise aynı anda gelişiyor.

                Yakın Şark’ta gelişen hadise, İslâm dünyası ve medeniyeti hem içte hem dışta bir çöküş süreci yaşıyor. İçteki sebep, lanet olası sen-ben kavgası, Emevi-Abbasi çekişmesi ve nihayet mezhep kavgalarına kadar uzanan fikir ayrılıkları… Mısır’da hüküm süren Şiî Fatımîlerin gizli metotlarla sürdürdükleri tedhiş hareketleri, Hasan Sabbah fedaileri, Haşhaşiler v.d…

                Bütün bunlar, Hz. Ömer devrinde başlayan parlak devri hasretle anılan bir mazi olarak geride bıraktırırken, dışta da savunma durumundaki Bizans saldırıya geçiyordu. Çöküş öncesi, öylesine bir parlak devirdir ki, denizden korkan Araplar Muaviye devrinde süratle denizci oluyor;  Bizans ve Avrupa yani Hıristiyanlar, İbn Haldun’un ifadesiyle, “Akdeniz’de bir kaç asırdır bir tahta parçası dahi yüzdüremez” hale geliyorlardı. Ne yazık ki, bu parlak devrin sonunda, İslâm dünyası siyasî parçalanma ve ideolojik buhranlarla tam bir nifak içine düşmüş ve ağır buhranlara maruz kalmış vaziyette.

                Dünyanın doğusunda gelişen hadise ise, Türklerin kütleler halinde Müslüman olmaları ve Proto Moğol bir kavim olan Kıtay’ların baskısıyla Büyük Türk muhaceretinin başlamasıdır. Bu öylesine derin hikmetler içeren bir hadisedir ki, kısaca üzerinde durmamız gerekiyor.

                Biliyoruz ki, Türklerin Orta Asya’dan Batıya doğru biri İslâm öncesi, diğeri İslâm devrinde olmak üzere iki büyük göçü vardır. Ancak bunu söylerken şunu unutmuyoruz. Türkler, Kuzey-Güney göçünden önce de Proto Türkler (Sümerler, Hititliler) olarak Anadolu’da mevcutlar. Bu bakımdan, Avrupalıların “Siz Orta Asya’dan geldiniz, Anadolu’yu işgal ettiniz” iddiaları doğru değildir.

                İslâm öncesi göç, Hazar Denizinin kuzeyinden Balkanlar’a ve Avrupa’ya yönelen göçtür. Kuzeyden gidenler, gerçi o tarihlerde Avrupa’ya kısa süren bir Türk korkusu salmışlardır ama onlar Güneyden gelenler kadar şanslı değildir. Henüz Müslümanlıkla tanış olmayan Hun, Uz, Peçenek ve Kıpçaklar, sonunda başka milletlerle karışarak asimile olmuşlar ve kimliklerini kaybetmişlerdir. Müslüman olmayışları onların şanssızlığıdır.

                İslâm devrinde vukubulan hadise ise bambaşka bir seyir takip etmiştir. Türkler bir yandan Müslümanlık sayesinde kimliklerini muhafaza edip geliştirirken, diğer yandan da hem içeride hem dışarıda İslâm’a yönelen saldırıları göğüslemişlerdir. Böylece İslâm dünyasına hayatiyet kazandırmışlardır. Ayrıca şunu da, yeri gelmişken burada önemle kaydedelim. Türkler Müslümanlıktan aldıkları yeni ruhla Cihan Hâkimiyeti Davası’na ulaşmışlardır ki, bu noktada da, gönül rahatlığı ile şunu söyleyebiliriz. Türklük aradığını Müslümanlıkta bulmuş, Müslümanlık da aradığını Türklükte bulmuştur. Türkler İslâmiyet’le o derece kaynaşmıştır ki, Selçuklu ve Osmanlı devirlerinde artık Türk ve Müslüman adı dünyada aynı manaya gelmiştir. Bugün hâlâ, Balkan milletlerinden biri İslâm dinini seçtiği zaman ona, “Müslüman oldu” demiyorlar da “Türk oldu” diyorlar. Önce bu hakkın teslimi gerekir.(Gelecek hafta, Hikmet Düzeninde Tesadüfe Yer yok)

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
...