07.02.2020 12:20
1 yorum
47.139 okunma
Paylaş
Anadolu Eğitim, Kültür ve Bilim Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Hayrullah Başer - Röportajı
Bütün Sorunlarımıza Medeniyet Temelinden Bakarak Çözüm Bulmalıyız

Anadolu Eğitim, Kültür ve Bilim Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Hayrullah Başer

Bütün Sorunlarımıza Medeniyet Temelinden Bakarak Çözüm Bulmalıyız

Bugünkü Türkiye’de geçmişten bugüne kazanılan değerler tek tek kayboldu, sekülerleşti ve uçtu. Yani millet diyordu, devlet diyordu, adalet diyordu, hak diyordu, helal haram diyordu filan diyor­du. Suyu bile üfleyerek içen adamlar bugün hak, hukuk demiyor, ahlak demiyor, bürokratik ticari, siyasi birtakım hesaplar için bunların hepsini üflüyor geçiyor. İşte kaybolan değerleri hayat haline getirmek zorundayız. Yoksa milletin geleceği pek hayırlı değil. Bu bakımdan görevimiz önemli.

Aydın Şık

Ayizi: Hayrullah Bey bizi kabul ettiğiniz için öncelikle teşekkür ederiz. İlk olarak kısaca hayatınız hakkında bilgi verebilir misiniz?

H.Başer: : Hoşgeldiniz, böyle gü­zel bir dergicilik faaliyetinde bu­lunduğunuz ve derginizde şahsıma yer ayırdığınız için ben teşekkür ederim. Ayizi Dergisine yayın ha­yatında başarılar diliyorum. İnşallah güzel çalışmalar, verimli çalışmalar olacak inancındayım.

1947 yılında Yozgat Merkez Çolaklı köyünde, hayvancılık ve tarımla uğraşan bir ailenin çocuğu olarak doğdum. İlkokulu köyümde, ortaokulu Yozgat’ta okudum. Liseye Yozgat Taş Mektep’te devam ettim. Sonra Hava Harp Okulu’nu kazan­mıştım ama bir ay kadar sonra Hu­kuk Fakültesi’ni kazandığım belli oldu. 1965 yılında İstanbul Hukuk Fakültesine geçmeyi tercih ettim, 1969 yılında da buradan mezun ol­dum.

Staj ve askerlik dönemleri son­rasında avukatlığa başladım. Askeri hâkimlik sınavını kazandım ama güvenlik soruşturması sebebi ile ata­mam olmadı. Bunun üzerine 1972 yılından itibaren Yozgat’ın Çekerek İlçesi’nde dört yıl, 1990 sonuna ka­dar da Yozgat’ta avukatlık yaptım. 1990 yılının sonunda Ankara’ya gel­dim. Halen Ankara barosuna kayıtlı avukatım.

Ayizi: Çocukluk ve gençlik dö­nemlerinizde sizde iz bırakan kimleri hatırlıyorsunuz?

H. Başer: Çocukluğumda bende ilk iz bırakan insan babamdır. Sonra da bizi okumaya teşvik eden Saim Koçak adlı ilkokul öğretmenimiz. Bir seferinde yolculukta karşılaştık. “Köyden ilk okuyan Hayrullah”tı, dedi, o kişinin ben olduğumu son­radan söyledim. Okuyan öğrencile­rini takip ederdi..

Gençlik dönemimde aklıma ilkin beraber okuyup aynı evde kaldığı­mız rahmetli Selim Erkoç geliyor. Onunla hep beraber olduk. Bir de şu an Çankaya Üniversitesi Ceza Hukuku Profesörü Doğan Soyaslan. Biz aile olarak da birbirine yakın olduğumuz için çocukluğumuz be­raber geçti. Bunun yanında lisenin sonlarına geldiğimizde, daha sonra siyasi hayatta isim yapmış olan Ce­mil Çiçek Bey gibi, milletvekilliği yapan Mehmet Çiçek Bey gibi ar­kadaşlar en temel arkadaşlarımdı. Tabii pek çok dost ve arkadaştan da ayrıca bahsedebilirim.

Ayizi: Çevrenizde sizi etkileyen kimler vardı o dönemde?

H.Başer: Okumama da vesile olan, imamlık yapan eniştem Mustafa Er­koç var. Astsubay okuluna gönder­mek istiyordu ilkokul hocam, ama O, “ben okutacağım” dedi. Şartları çok zor olduğu halde kardeşi Selim Erkoç ile beraber 8-10 yıl onun des­teği ile beraber kaldık. Bizim için yaşayışıyla gerçekten bir modeldi. Halam ikinci annem, eniştem ikinci babam gibidir. Öte yandan, Hukuk Fakültesi’ni tercih etmemde lisede bizden iki dönem önce mezun olan Taha Akyol ve Cemil Çiçek Bey’le bu konularda yaptığımız konuşma­ların da üzerimde etkisi olmuştur. O yıllarda fikirlerinden etkilendiğimiz hocalarımız vardı: Yılmaz Oyma, Mualla Ulusoy ilk aklıma gelenler.

Ayizi: Üniversite ile birlikte Yeni­den Milli Mücadele Hareketi ile de tanışıyorsunuz…

H.Başer: Üniversiteye, İstanbul’a gittikten sonra değişik fikir hare­ketlerini, şahısları tanıma imkanı bulduk. O zamanlar meşhur olan İlhan Selçuk, İlhami Soysal, Çetin Altan gibi şahısların konferansları­na giderek tanımaya çalıştık. Daha sonra rahmetli Necip Fazıl’ı tanıma fırsatımız oldu. Alpaslan Türkeş gel­mişti Hindistan’dan, onu dinledik. MTTB’ye İsmail Kahraman başkan seçilmişti. Bu organizasyonlara gi­dip gelerek araştırıyorduk.

Mücadele Birliği’ni kuran Aykut Bey’i, Yavuz Bey’i diğer arkadaşla­rı tanıma imkânımız oldu. Bizden önce Taha Akyol, Mehmet Çiçek, Cemil Çiçek görüşmüşler, biz de Cemil Bey’le aynı yurtta kalıyorduk. O vesileyle kendileriyle tanıştık; Mücadele Birliği bize daha sempatik geldi. Bizim gelenek ve inançlarımı­za daha yakın, daha tabii ve samimi geldi. O zaman yeni açılmıştı Müca­dele Birliği, merkezi Konya’ydı. İs­tanbul Sancağı öğrenci yurdumuza da yakındı her okuldan çıkışta önce oraya uğrar verilen bir görev varsa onu yapar öyle yurda geçerdik.

Ayizi: Mücadele Birliği’nin size kazandırdıkları hakkında neler söylersiniz?

H. Başer: 60’lı yıllar fikri hareket­lerin yoğun olduğu, Türkiye’nin çoğulcu demokrasiye geçtiği san­cılı yıllardır. Ancak ithal fikirlerle doluydu aydınların dünyası. Solda bir tercüme furyası vardı. Che Gu­evara, Lenin’den Marks’a, Mao’ya uzanan eserleri tercüme ediliyordu. Bunlara bağlı olarak gruplaşmalar, fikri bölünmeler mevcuttu. Aynı durum dini akımlar bakımından da farksızdı; Cemalettin Afgani’den Mevdudi’ye, Seyyid Kutub’tan Hu­meyni’ye, Hasan El Benna’ya kadar eserleri tercüme edilmiş yazarlara göre farklı ekoller gelişiyordu. Milli Mücadele Hareketi bunların dışın­da özgün bir hareketti. Yerli ve milli idi. Kökü, mayası, dili ve yorumu kendi geleneğimizden besleniyordu. Kitapçıklar halinde kalan ilm-i sağ, inkılap ilmi, Milli Mücadelemizin stratejileri böyle özgün, bir yabancı kaynaktan beslenmeyen, fikir haysi­yetini önemseyen ve başka fikirlere de saygılı davranan net bir duruşu ve tavrı vardı. Reaksiyoner değildi. Her türlü emperyalizme karşı duru­yordu. Siyonizm’i Emperyalizmin beyni gören bir hareketti.

Bunların yanında İslam dininin anlaşılmasında temel kitaplara eriş­tirdi bizi. Mesela şahsımda emeği büyük olan şahıs Mustafa Erkoç’tu, bir imamdı ama mealle, siyer ile İs­lam’ı okumaya bu hareketi tanıdık­tan sonra başladım. Bunun yanında Yozgat’a döndükten sonra staj ya­parken İmam Hatip’te siyer dersine girdim. İslam tarihi dersine girdim. Bu hareketten aldığım kazanımlarla öğretmenlik mesleğini icra edebil­dim. Böyle güzel şeyler kazandır­mıştı.

Terörize etmedi mensuplarını, bu da önemli bir kazanımdır. Bun­dan dolayı o dönemlerde en az insan kaybı veren harekettir. Çok bir da­laşma olmamışsa kendilerine, olay­lara müdahil olmadı, ekibini koru­yup kollamıştır.

Belki arkadaşların bilgi birikimi olmayabilir ama bize, arkadaşlarımı­za olayları ele alırken bütüncül bak­ma ve olayları dinamik tahlil etme kabiliyeti kazandırdı. Tarihi doğru okumayı, bugünü doğru okumayı geleceği projelendirip programla­mak planlamak gibi gördük. Metot, üslup önemlidir. Bilgi bundan sonra da elde edilebilir. Biz bu değerleri­mizi o yıllarda kazandık. Bugün de o çerçeve içinde devam ediyoruz.

Ayizi: Bu dönemde unutamadığı­nız ne vardı, desem?

H.Başer: Bizde sahabice kardeşlik anlayışı vardı. Paylaşım, fedakarlık vardı. Hepimizde savrulma döne­mine kadar bu güzelliklerin yanın­da ekibin içerisinde güven duygusu vardı. O kardeşlik fedakârlık duygu­su bizim en büyük kazanımlarımız olmuştur. İstanbul’da sayı olarak çok az bir topluluktuk ama 6. Filo geldiğinde gösterdiğimiz tavır ses getirmiştir. 40-50 arkadaş bütün İstanbul’a 6. filo aleyhinde ve nasıl Rusya ve Amerika tarafından istis­mar edildiğini bildiren broşürleri dağıttık. Bundan dolayı birtakım tehditler aldık. Biz dağıtmaya de­vam ettik. Daha fazlasını inşallah hatırlarımda anlatacağım.

Ayizi: Savrulma yaşadık dediniz. Bize bu süreçten bahsedebilir mi­siniz?

H.Başer: Hareketin kısa sürede yayılması önemlidir. Özgün oluşu, Anadolucu oluşu mensuplarının büyük bir çoğunluğunun taşrada oluşu bu süreçte önemlidir. Men­suplarının birçoğu köylüdür, üni­versite mezunudur, okumuştur ama hayatı zor imkânlar ile taşımıştır. Mesela Celal Doğan’a 700 lira ge­lirdi bize 200 lira gelirdi. Celal Do­ğanın babası zengin biridir Antepli dolayısıyla çok zor şartlarda ıstırabı sıkıntıyı Türkiye’nin ıstırabını bilen geçiş toplumuyuzdur biz. Doğru­dan sınıf geçtik diye seviniriz ama üç gün sonrasında ya mercimek tar­lasında ya nohut tarlasında çalışırız. Bu da gittiğimiz yerlerde bize karşı sempati meydana getirdi.

Taha Bey yeni avukattı ben de stajyerdim gittiğimiz okullarda he­men organize olduk. Onlarla hemen haftalık “Vatan Bölme Faaliyetleri, Ermeni Faaliyetleri, Türkiye’deki Sıkıntılar Ekonomik, Kültür, Ah­lak Buhranları” konusunda liseli öğrencilerle toplantılar yapıyorduk. Anadolu’da sempati ve karşılık bul­duk. Karşılık bulunca başkaları da hareketimizle ilgilenmeye başladı. Bu dış dinamikler mücadele birli­ğinin gelişmesinden istifade etmek, kullanmak istediler. Bazıları için gelişen bu hareketin törpülenmesi gerekiyordu. Kimisi çekti gitti, kimi kaldı büyük sıkıntılar yaşadı, derken o güven duygusu zaafa uğradı. Şu an hüküm manasında bir şey söyle­yemem; bizim de günahlarımız var, kusurlarımız var. Ama dış dünyanın da dinamiklerinde bizim üzerimize oyunları da oldu. Böyle bir savrul­ma yaşadık, Türkiye’nin önde gelen konuya hakim mülki ve askeri er­kandan kişiler teslim eder ki, Türki­ye için en büyük zararlarından birisi Mücadele Birliğinin gençlik hare­ketini durdurmaları, tırpanlamaları olmuştur. Tabi ülke için de kötü bir şey oldu. Bugün yeniden bu hareket nasıl bir katkı sağlayabilir diye hala düşünüyoruz.

Ayizi: İlk siyasi deneyiminiz olan Adalet Partisi’ne girişiniz ve yaşa­dıklarınız hakkında bilgi verebilir misiniz?

H.Başer: 1976 yılında Yozgat’a avukat olarak dönmüştüm. Yanında staj yaptığım avukat arkadaş Adalet Partisi il başkanı olmuştu. Yeniden Milli Mücadele ile Adalet Partisi arasında bir yakınlaşma ve ittifak oluşturma gayreti de vardı. Ve bu­nun neticesinde 1976 yılında Adalet Partisi Yozgat Merkez İlçe Başkanı olduk. Daha sonra Refah Partisin­den Ak Parti’de 3 dönem milletve­killiği yapan Mehmet Çiçek’i 1977 seçimlerinde aday yaptık. Çok güzel bir çalışma yaptık. Gençtik, 30 ya­şındaydık o zaman. 2 milletvekili çıkardık o çalışmalarla fakat adayı­mız olan Mehmet Bey seçilemedi. O dönem bizim Mehmet Bey için yapılan seçim çalışma yorumların­da; “Adama kapıyı kapatıyorsun, Camdan giriyor, camı kapatıyorsun Bacadan giriyor bu adamlar” diye­rek bize olumlu geri dönüşlerde bu­lunuyorlardı.

İlk siyasete girişim bu şekilde oldu. 1978 yılında Adalet Partisi’nin büyük kongresi oldu. Temel me­seleler komisyonuna taşradan 5 kişi seçmişlerdi biri bendim. 10 da parlamenter vardı.O komisyonda özellikle Türkiye’nin temel mese­leleri hakkında verimli tartışmalar yaşandı.

1977’den itibaren Adalet Parti­si’ni dik bir duruşla milli politikalar adına eleştirdik. Bizi 1979 yılında İhtilal öncesi partiden ihraç etmeye kalktılar. Biz de kendimiz istifa et­tik. Böyle bir hikâyemiz vardır.

Kan uyuşmazlığı yaşandı yani. Çünkü liberal kapitalist, milli ve manevi değerleri aksesuar gibi gö­ren, bir partiydi Adalet Partisi. İl­ham Aytekin diye Balıkesir millet­vekili vardı. O dönem hacca gidip gelmiş, hacca gitmek biraz zor iş, maddi açıdan değil gönülden, zih­niyet olarak zor bir dönemdi. Ama ona rağmen giden bir arkadaştı, bize geldi mücadeleyi beraber verelim dedi. Biz iki üç arkadaşı topladık. 4 saat kadar süren bir toplantı yap­tık. Partiyi siz mi yönetiyorsunuz deyince? Partinin MKYK üyesiyisiz ama partiyi 4 kişi yönetiyor dedi. Demirel’le beraber 3 kişi, Demirel’e patron diyorlardı. O zaman bizi ne­den çağırıyorsunuz dedik ve orada bitirdik.

Ayizi: Islahatçı Demokrasi Parti­si’ndeki görev ve çalışmalarınız­dan bahseder misiniz?

Islahatçı Demokrasi Partisi, Yeniden Milli Mücadele’nin 80 ihtilali son­rasında kurulmuş siyasi kurumudur. Biz, partinin kuruluşu ile beraber görev aldık. 1987 yılına kadar il başkanlığı yaptım. Yozgat’taki teşki­latlanmasını tamamladım. Toplam 32 bin üyesi vardı Parti’nin bunun 5500’ü Yozgat’taydı. Yani öyle geniş bir çalışma yapmıştık; öyle güzel bir ekibimiz vardı. Aday da oldu­ğum 1987 seçimlerinde bu çalışma sayesinde Yozgat Türkiye’de en çok oy aldığımız illerden oldu. 1988 yı­lında Yozgat Baro Başkanı oldum. Daha sonra Ankara’ya geldik ve ça­lışmalarımıza burada devam ettik. Ankara’da Genel Başkan Yardımcı­lığı görevi verildi; Teşkilatlanma ve Mali konulara baktım. Bu süreçte bir iki sefer milletvekilliği ve beledi­ye başkanlığı adaylıklarım oldu.

Ayizi: Bu kapsamda “İttifak ve Ayrışma” süreçlerinden bahseder misiniz?

1991 yılına gelindiğinde, sürekli Meclis dışında kalan Refah Partisi ile Milliyetçi Hareket Partisi ittifakı aralarında görüşmüş ama anlaşama­mışlar. Sonra MHP Genel Sekreteri beni aradı. “Biz anlaşamadık birlikte olabilir miyiz” diyerek teklif sundu. Genel Başkanımızın da bilgisi dahi­linde görüşmelerimizle bir komis­yon oluşturduk. Süreç olgunlaşınca da Genel Başkan Aykut Bey’i davet ettik, Türkeş ile yaklaşık 4-5 sefer görüşüldü. Oğuzhan Asiltürk ile oturduk konuştuk. En son ittifakın oluşması neticelenmesi konusunda belirli hisseler oluştu.

Diğer illerden gelen arkadaşlarla bizim evde toplanıldı. Gece saat 4’te Melih (Gökçek) Bey aradı, Hasan Hüseyin Ceylan’la o gece konuştuk. Neticede ittifak o şekilde tamam dediler. Siyaset bizim cenahta, bir toplumun problemlerini tespit, hak hukuk aramanın ilmi ve sanatı ola­rak görülür. Biz sözümüzde durduk, ama onlar söylediklerini yerine ge­tirmediler, mesela ben Yozgat 3. Sı­rada olacaktım ama göstermediler. Süreç tıkanma noktasına geldi. Bu iş bitsin artık, bir kaç arkadaşı koya­lım dedik. Zaten seçimden sonra üç arkadaş geldi bizden, Sayın Türkeş’i bir iki sefer daha ziyaret ettik, ben de halen belgesi durur. Sürecin de­vam etmesi için imzalattığımız belge hususunda, nasip olurda hatıralarda yazarsak bunları detaylı bir şekilde kaleme alacağım. İttifakın fayda sağ­layanı MHP ile Refah Partisi oldu. Süreç bizim hareketimizin de sıkıntı yaşamasına vesile oldu.

Ayizi: Yozgat Baro Başkanı oldu­ğunuz dönemde önemsediğiniz, bizimle paylaşmak istediğiniz anı­larınız nelerdir?

H.Başer: Ankara’ya gelmeden, 1988-90 yıllarında baro başkanlığı yaptım. O dönemle alakalı bir iki hatıramı sizlerle paylaşayım. Biri­si, Türkiye’de başörtülülere ruhsat verilmiyordu. Başörtülülere ruhsat veren ilk baroyuz. Bununla ilgili Ba­rolar Birliği’nin Giresun’da Kıyafet yönetmeliğiyle ilgili toplantısı oldu. Mahmut Özbay vardır arkadaşı­mız, vakfımızın mütevelli üyesidir. O dönemde Samsun’da avukattı. Giresun’a beraber gittik. Önder Sav’ın başkan olduğu toplantıdır. Divan Başkanı bize söz vermedi. Biz bağırdık, çağırdık ama sonra ben ruhsat vereceğim dedim ve verdim. Epeyce Anadolu’dan gelen, nereden gelirse gelsin evimizde misafir ettik ama başörtülülere ruhsatı verdik. İkametgâh bulduk, hâkimlerle gö­rüştük. Yönetimle görüştük ama ruhsatı verdik.

İkinci anı ise Barolar Birliği’n­de, Balıkesir Barosunun “yargı re­formu” diye reform toplantısı oldu üç gün devam etti. Toplantı Ticaret Odası’nın salonundaydı. Çoğu sol­dan gelen insanlardı yani sağdan zaten pek birileri olmazdı, o zaman barolar birliğinde genelde sol hâ­kimdi yani Barolar Birliği başkan­lar toplantısı olduğunda Ramazan ayında olduğunda ya iki ya üç kişi oruç tutardı. O zamanlar öyle bir yapıydı. Orada ben de, “Toplumda Hukuk” adında bir bildiri tebliğin­de bulunmak istedim. Herkese de on beş dakika veriliyordu. Yargıtay Başkanı Ahmet Coşar vardı orada o zaman oturum başkanımız, o gün Doğu Perinçek de benden iki üç kişi önce konuşma yaptı ama katı bir laiklik yaklaşımıyla konuşmasını yaptı. Tabi ben tebliği bıraktım, ona cevap verdim. Biraz da dikenli bir alan sonuçta tartışılan alan. Tanıya­bildiğim, bu olaylara tepki verebile­cek orada sadece iki kişi var.

Biz daha çok eğitim, hukuk, ah­lak eğitimi, hukuk eğitimi filan bir şeyle cevap vermeye çalıştım. Doğ­rusu konuşmam on dakika falan sürmüş, on beş dakika zaman hak­kım vardı. Başkan zamanın kalma­dı deyince Kayseri Barosu Başkanı benden sonra konuşacaktı, kalktı ve “Ben konuşmuyorum konuşma sözümü Başer’e veriyorum” deyince herkes ayağa kalktı ve bu hareketten dolayı alkışladı. Doğu Perinçek ile böyle bir atışmamız olmuştu.

Daha sonra Yozgat’a Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komi­serliği 10.000-15.000 kişilik mülte­ci bölgesi yapmak istiyorlardı. Biz, bu durumun birtakım sakıncalarını gördük. Bazı dostlarımız rahatsız oldu o zaman ama biz tavır koyduk. Baro Başkanının baronun organize­sinde Ankara’ya yirmi bin mektup gönderdik, şehirlerarası karayolunu yarım saat sembolik kapattık filan, o tip hatıralarımız, birtakım toplum­sal tepkilerimiz oldu.

Ayizi: Bu süreçten süre gelen za­man diliminde çeşitli sivil toplum kuruluşlarında üyelik ve başkan­lıklarınız var. Bu dönem ki çalış­malarınız ile ilgili bilgi verebilir misiniz?

H.Başer: Baştan itibaren dedik ya üniversite yıllarımızdan itibaren teşkilatlı hareket etmeyi öğrenmiş olduk. Daha çok STK üzerinden si­yasi yönümüzden çok, STK üzerin­den kültür sanat faaliyetleri üzerin­de durduk. Sanat derneğini kurduk mesela Yozgat’ta. İstanbul sancağına üye olduk. Yozgat’ta Kızılay Derneği gibi birtakım çalışmalarımız oldu.

Ben 6-7 yıl Hukukçular Birliği Vakfı başkanlığı yaptım. Vakıf üye­liğim var. Uluslararası Sivil Toplum Kuruluşları Birliği diye 28 Şubat döneminde bir dernek kurduk. Ya­zarlar Birliği’nde üyeliğim vardır. Benzer birtakım çalışmalar da mese­la, Araştırma Kültür Vakfı’nın Da­nışma Kurulu üyesiyimdir. Yani sivil toplum kuruluşlarıyla iç içeyiz hep.

Ayizi: Sizin ticari çalışmalarınız da olduğu biliniyor. Yer aldığınız ticari oluşumlardan bahsedebilir misiniz?

H.Başer: Ticarete mesleğimin 4.yı­lında başladım. Aslında ilk ticari faaliyetim avukatlık stajı yaparken sorunlara çözüm üretmek amacıyla ortaya çıktı. Birisi köyümdeki tuğ­la ocaklarının meselesiydi. Otuzun üzerinde tuğla üretimi yapan küçük ocak vardı. Ocakların olduğu yerde bizim tarlalarımız var. Bostan için gider gelirken onların sıkıntıları­nı görürdüm. Sıkıntılarını aşmak için bir yol önerdim; staj başladığı zaman otuz üç ocaktı herhalde, on­ları bir araya getirdim. Köyümüzün adıyla “Çolaklı Tuğlacılar Birliği”ni kurduk. Orada üç dört tane temel sorun vardı; kömür temin etmek, satış konusu, işçi alışverişi bir de kalıp olayı. Üretici hemşehrilerimin tüm bu sorunlarını bu yolla çözdük. Birincisi budur.

İkincisi de yine köyümüze yatı­rım amaçlı Köy Kooperatifler Birliği olarak tekstil yatırım teşviki vardı. Oraya epeyce bir yatırım yapıldı. Ziya Genç diye bir vatandaş ölün­ce illa sen başkan olacaksın dediler. Biz onu entegre et sanayiine dö­nüştürdük. Fakat tabii o dönemki siyasetçiler bizim o konuda biraz parlamaya başladığımızı görünce engel oldular. Özeti bu, o da epey geniş bir olay. Hayrullah Başer’in işi olmasın dediklerinde ben o zaman Adalet Partisinde Merkez İlçe Baş­kanıydım. Hem Adalet Partisinin hem de CHP’nin milletvekilleri bi­zim işimize engel oldular.

Ayizi: Ne gibi engeller çıkarıldı karşınıza?

H.Başer: Siyaseten. Mesela teşvik aldık devletten, bir kısım parayı aktardık ve devam edecek diye biz ihaleye hazırlanırken bizim parala­ra el koydurdular. Onun içindir ki devlet yönetimine güvenim sarsıl­dı. Nitekim 80 ihtilalinden sonra Cumhurbaşkanı Evren gelmişti, beni buldurup. “Bunu yapalım” fa­lan dediğinde “Yeni bir Hayrullah Başer bulmanız lazım Sayın Cum­hurbaşkanım, çünkü benim devlete güvenim bitti. Devlette bu anlayışla bir şey olmayacağı kanaatindeyim, siz de burada baki değilsiniz” demiş­tim. Biri odur, diğeri de Yozgat’ta bizim inşaat malzemesinde, toptan gıda da sonra dershanecilik gibi tuğ­la fabrikası gibi birçok arkadaşları­mızla birlikte koordine ettiğimiz iş­ lerimiz oldu. Hatta şuan, Kanal 7’yi biz kurduk Bayrak TV diye. Yoz­gat’ta epeyce yayın yaptıktan sonra Yimpaş’a sattık tuğla fabrikası ile birlikte. Mobilya fabrikası kurduk. Yozgat’ta bunları organize ettik, ar­kadaşlarımızla yaptık. Güzel şeyler yaptık yani. Ama daha sonra 1987 seçimlerinden sonra diğer illerdeki arkadaşlarımızın seçimlere katılmak için, memur olan arkadaşlar istifa edip geri dönemeyince, ben aşağı yukarı 13-14 ilde arkadaşlarımızı ticari yönde koordine ettim ve şir­ketler kurduk. Birçoğunda yönetim kurulu başkanlığı yaptım 3-4 yıl, sonra da kısmen katıldım. Sonra işleri oturtunca da “benim paramı ne tutuyorsa gönderin” dedim gön­derdiler. Çoğu halen devam ediyor. Amasya, Çorum, Kayseri, Niğde, Nevşehir, Kırşehir, Kırıkkale, Çan­kırı, Kastamonu, Zonguldak, İs­tanbul, Ankara gibi illerde şirketler kurduk, diğer illere de fikir vermeye çalıştık, danışmanlık yaptık. Onla­rın da şu an aynı şekilde devam eden şirketleri vardır. Ticari girişimleri­miz daha çok böyle karşımıza çıkan sorunları çözme amacıyla doğdu ve gelişti. Sonra Ankara’ya taşındıktan bir süre sonra burada bulunan arka­daşlarla Safir Organizasyon adıyla bir oluşuma girdik. Şu anda devam eden Esta diye aile şirketi’ni ondan sonra oluşturduk. Böyle. Yozgat’ta mobilya fabrikamız vardı onu sattık. Mağaza devam ediyor yeğenimle beraber. Ticaretin hep içinde olduk burada da devam ettiriyoruz.

AYÇ (Akademik Yeni Çizgi) Eği­tim Model ve Okullaşma Modeli oluşturmak amacıyla arkadaşlarla YEDİVEREN şirketini kurduk.

Ayizi: Peki, bu ticari süreç içeri­sindeki hassasiyetleriniz, ilkeleri­niz nelerdi?

H.Başer: İlkelerimizin birincisi problemleri çözmek, işleri kurtar­maktı, ikincisi arkadaşlarla beraber iş yapmaktı, böylece kendilerinin siyaset yapmalarını veya teşkilat ça­lışmalarına katkı sunmalarını temin etmekti. Birçoğu da öyledir.

Bugün aile girişimleri dışında, bir tek yeğenimle olan Yozgat’taki iş kaldı. Tamamından ayrıldım Ayrı­lırken temel ilkem şu oldu. Ayrılır­ken almam gereken payın hesabını hiçbirinde kendim yapmadım. Ar­kadaşlar yaptılar, ben onlara uy­dum. Öyle az verdin, çok verdin, nasıl ödeyeceksin derdim olmadı. Tespit de tercih de onlara ait oldu. İkinci genel durum ise şudur: Ben kazanmışsam arkadaşlarım da ka­zanmıştır. Arkadaşlarım zarar etmiş­se ben de mutlaka zarar etmişimdir. Ama eğer ben zarar etmişsem arka­daşlarım mutlaka zarar etmiş değil­dir. Etmemiş olabilir yani. Onlar et­mişse zarar ben de etmişimdir ilkesi içerisinde ticari faaliyetlerimiz oldu.

Yaptığım arkadaşlara, çocuklarımıza iş edindirme amacına yönelik çalış­malardır. Yoksa ben avukat olarak bunların hepsini avukatlıktan ka­zandığım imkânlarımla yapmaya çalıştım zaten. Babadan anadan kalan büyük şeyler yok. Allah razı olsun bizi okutmuş olmaları, yetiş­tirmiş olmaları en büyük kazançtır.

Ayizi: Mücadele birliği hayatı­nızda birçok tecrübeleriniz oldu, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat gibi. Biraz bu süreçlerden bahseder mi­siniz?

H.Başer: Kısa kısa ifade edeyim. 12 Mart’ta ben yedek subay olarak as­kerdim. Polatlı’da. Askeri Hâkimliğe müracaat ettim. 7 kişi alıyorlardı 4. olarak kazandım. Ama cami cemaa­ti sağcı bir teşkilatın üyesi olmak ge­rekçesiyle atamamı yapmadılar. 12 Martla ilgili böyle bir anımız vardır.

12 Eylül’de Çekerek’ten geldi­ğimde elimdeki parayı yatırdığım 65 kişilik bir pansiyonumuz vardı. Arkadaşlar gelince orada konak­lardı. Tabi her türlü milli etkinliği yapıyorduk. Bizim oraya da arama kararı çıkartmışlar. Erken haber ver­diler, biz orayı boşalttık. Para pul, hesap etmeden. 12 Eylül dönemin­de özellikle cezaevine giren birçok insanların avukatlığını yaptık.

28 Şubat döneminde ben An­kara’daydım. Hukukçular Birliği Vakfı Başkanıydım. Özellikle ba­şörtüsü üzerinden fazlaca gidildiği için başörtülülerin üniversitelerde Doğan Atay, Ali Ay, Şahin Kostik gibi arkadaşlara nöbet tuttuk. İdari davalarına baktık, dava açtık. Hat­ta başörtüsü ile ilgili 2 tane kitap­çık hazırladık. “İç hukuk açısından başörtüsü”, “Uluslararası hukuk açısından başörtüsü” diye Milli Güvenlik Kuruluna da verdik onu. Onlardan da tebrik aldık. Yani 28 şubat’ta da yaptığımız şeylerden bi­risi bu olmuştur.

Ayizi: Son dönemdeki hayri çalış­malarınızdan ve Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı’ndaki faa­liyetlerinizden bahsedebilir misi­niz?

H.Başer: Bizim için bunların hepsi hayri çalışmadır. Ben Gölbaşı’nda oturuyorum, bulunduğumuz böl­geye gittiğimizde arkadaş grupları­mız da var. Bu bölgede ezan, mescit yoktu. Bir mescit yapalım dedik, Allah nasip etti önce külliye yaptık. Sonra o derneği zaten geniş amaçlı tuttuğumuz için Gazi Üniversite­si’nin Gölbaşı kampüsünde Selçuk­lu modeli bir cami yaptırdık Der­nek olarak. Sonra poliklinik yaptık, hastaneyi yetmiş yataklıdan yüz yetmiş yataklı hale getirdik. Bütün yataklarını, bütün aletlerini yeniden değiştirdik. Hatta ilçe tarım müdür­lüğünü bile bizim dernek üzerinden yaptık. Ankara Üniversitesine bir mescit döşedik, İmam Hatib’e des­tek olduk.

Anadolu Vakfı ise1990 yılında oldukça zor şartlarda kuruldu. Önce yurdu açtık, yurdun malzemesiyle vakıf yaptık. Birçok arkadaşın eme­ği var. O dönem hâkimden tasvip onay alacağız, hâkim vermiyor. Bi­zim Yozgat’ta beraber çalıştığımız arkadaş en sonunda dedi ki, “Va­kıflar Müdürlüğünden yazı getir, ben kararı vereceğim.” Adalet Partisi döneminden tanıdığım Kastamonu Milletvekili Başmüşavirmiş; görün­ce beni ne arıyorsun diye sordu. Ben de böyle böyle diye anlattım. “Otur, bir çay içelim” dedi; Allah’a yaptıra­caksın işini! Öylece aldık getirdik, vakfın kuruluşunu böyle tesis ettik. Aslında arkadaşlar bir hayli sıkıntı çekiyordu. O zaman Yozgat’taydım ben, haftanın iki üç günü yurda ge­lir, orda yatardık.

Özellikle 11 yıllık süreçte yap­tığımız bir tespit var. Zamanımın bana göre belki burada az kalıyorum ama ben tamamı, zamanımın yüzde doksanı vakıf çalışmalarına yönelik, işte değişik akademisyen arkadaş zi­yareti, yargıdaki birtakım şeyler fa­aliyetleri organize ediyorduk. Diğer STK’larla, diğer bizim geçmişteki yine hep beraber olduğumuz, şuan emekli olan bürokrat siyasetçi aka­demisyen arkadaşlarla buluşma, on­larla çalışmalar yapma işte mütevel­linin yarısını yeniledik o arkadaşları kazandırdık. Mütevelli açısından bakacak olursak, birileri parası var ama birilerinin de temsili var anlata­biliyor muyum? Olaya geniş ufukla bakmamız lazım. Dışarı açılmamız lazım yüzlerimiz güzel Allah razı ol­sun. Bunları yapacağız, bu da Tür­kiye’nin, İslam dünyasının, insanlı­ğının kurtuluşu yeni bir medeniyet inşasından geçiyor. Bütün sorunla­rımızın çözümünü medeniyet da­vası temelinde ele alarak aramamız lazım. Bugünkü çizdiğiniz sıkıntıları da yeni bir inşaya, medeniyet inşa­sının ortasına oturtmazsak başkası özellikle küresel güçler ülkemizin toplumumuzun üzerinden proje üretiyor ve uyguluyorlar. Altmış beşli yıllardan gelişe bakın. Devlet bizim toplum bizim. Ama onların öncüleri değerleri, seçimle ilgili di­yorum ki CHP’ye, siz o yüzde yir­milik bir tabanınız var katı laik, bu laik kesimi toplumun değerleriyle, milli ve insani manevi değerleriyle barıştırmadıkça bir de diğerlerini lokal olarak kazanabilirsiniz ama Türkiye partisi olamazsınız. Önce bu meseleyi sizin çözmeniz lazım veya iktidar edenlere de diyorum ki siz iktidar olabilirsiniz ama böyle dün topyekûn çabalayarak size ikti­dar etmeye çalışan insanlar bugün bir başkasını görmeyip daha bete­rinden korktukları için gelip sana oy veriyor. Senin önce nerede yanlış yapıyorum diye sorgulaman lazım. Dini hayat, eğitim hayat, kültür hayatı gibi şeylerde kendini bir test edip, hukuk zenginliğinde adalet zenginliğinde birlik zenginliğinde nasıl teşhis edeceksin yani bugünkü iktidarların veya siyasi kurumların görevi birliği nasıl tazeleyeceğiz kar­deşliği barışı nasıl sağlayacağız? Sos­yal projeler üretmeli ahlaki projeler üretmeli yani gelişmenin manevi zemini bu. O bakımdan biz böyle bir çalışma Allah’a çok şükür ilkesel bazda devam ettirmeye çalışıyoruz.

Ayizi: Nedir bu ilkeler?

H. Başer: Ne diyoruz, bizim fikri manevi temelimiz medeniyet inşası hareketinde inanç, ibadet ve ahlaki değerler vahiy ve Risalet’in değerleri ölçeğine tabidir. Milli, kültürel de­ğerler, tarihi değerler dediğimiz de­ğerler saygı duyarız ama süzgeçten geçirdikten sonra onu sahipleniriz. Bu süzgece ayak değdiyse mutlaka yanlışlıkları vardır test edilecek elek bu elektir.

Bilim ve bilimsel düşünce bi­zim önemsediğimiz bu çalışma­da önemsediğimiz bir konudur. Önemsediğimiz bir başka şey geç­miş gelenekleri aşarak inanç, ilke, hedef beraberliğimiz olan insanlarla beraber olabilmektir. Kimseyi öte­kileştirmeden takiyye yapmadan, kimseyi kutsamadan. Sorgulayabi­len, eleştirebilen, genel kültürü ge­lişen kardeşlik ve birlik dilini hür­riyet dilini kullanabilecek bir nesil gelmeden bu dediklerimiz olmaz.

Bugünkü Türkiye’de geçmiş­ten bugüne kazanılan değerler tek tek kayboldu, sekülerleşti ve uçtu. Yani millet diyordu, devlet diyor­du, adalet diyordu, hak diyordu, helal haram diyordu filan diyordu. Suyu bile üfleyerek içen adamlar bugün hak, hukuk demiyor, ahlak demiyor, bürokratik ticari, siya­si birtakım hesaplar için bunların hepsini üflüyor geçiyor. İşte kaybo­lan değerleri hayat haline getirmek zorundayız. Yoksa milletin geleceği pek hayırlı değil. Bu bakımdan gö­revimiz önemli.

Ayizi: Ayizi dergisinin okurları­na, gençlere vereceğiniz mesajlar nelerdir?

H. Başer: Ayizi Dergisi, Vakfımızın Sanat Edebiyat Topluluğu’nun biri­kimlerini yansıttığı geliştirdiği bir dergidir. Dergiyi okurlarıyla, ticaret parayla, siyaset oyla ölçülüyor. Der­giler okunmakla, sahip çıkılmakla, yayılmakla ölçülür. Bu, böyle tarihi bir sürece talip olan bir dergi. Bu bakımdan arkadaşlarımız o ma­nada hem okumalı hem okutmalı hem de yaymaya gayret etmeli. Bu çalışmalarımızda en önemli görev yüklenen, kitlelere mesajları ilete­cek olan bir vasıtadır, buna okurlar sahip çıkmalı. Diyeceğim bu.

Gençler de önce kendileri oku­malı ve kendi arkadaşlarıyla oturup birlikte okumalı, onlara okutmanın yolunu aramalı. Yani bu işe sadece okurlar gibi yayma değil, kendileri orada bir şeyler katmaya çalışmalı. Yani bir yazı yazmalı, bir çizgi çiz­meli, bir müzik, bir sanat, bir resim yani Ayizi’nin alanı geniştir. Onun neresine yapılabilecekse katkı sun­maya talip olmalıdır. Ayizi’nin kad­rosuna dâhil olmak, onun mensubu olmak mutlaka o gençlerin olgun­laşmasına, fikri olgunluğuna, kendi alanındaki olgunluğuna, meslek ol­gunluğuna, hayat olgunluğuna kat­kı sunacağını bilmelidir. Sadece der­giye katkı gibi düşünmemeli, önce kendine katkı olacağını düşünmeli diye düşünüyorum. Çünkü bu der­gi sanat için değil, inanç için onu estetize etmek için bir vasıta olarak görenlerin dergisi diye düşünüyo­rum. O bakımdan gençlere de bu manada büyük görev düşüyor.

Sorumlulara vereceğimiz mesaj, bu derginin devam etmesi, geliş­mesi için ellerinden ne geliyorlarsa yapmak, yerlerini başkalarına ge­rektiğinde bırakarak, madden ve manen gerektiğinde. Ben de bazen arkadaşlara söylüyorum “ben çıka­rım gerekirse o dergiyi sokakta sata­rım bundan dolayı hiç gocunmam olmaz.” Bu gençlere diyorum ki benimle elini taşın altına koyun. Bu dediklerimizi fikri hayat haline ge­tirirken benim ile taş taşır mısınız? Hamallık yapar mısınız? Paketini aşağıya inip kargoya verir misiniz? Ben veririm. Gençler emek verdik­çe yetişir. İmla kurallarını bile öğ­renmemişse öğrenecek burada. Biz böyle öğrendik. Onun için Ayizi böyle bir vasıtadır. Sorumluluk sa­hibi bir ağabeyiniz, amcanız olarak da bu işi inşallah beraber yapacağız diyelim gençlere.

Ayizi: Bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederiz Hayrullah Bey.

H. Başer: Ben teşekkür ederim. Ayizi Dergisine emeği geçenleri kutlar, tekrar başarılar dilerim.

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
1 yorum yapıldı
Teşekkür ederim
Röportajı okudum. Dikkatlice takip ettim geçmişe yönelik güzel bir değerlendirme olmuş. Evet Mücadele biriliği kuşağı hatıralarını anlatmalı, yazmalı. Gelecek nesillere bırakılacak mükemmel yazılar çıkacağı inancıyla selam ve saygılar.
Yorum Ekleyen: Abdurrahman Zeynal     7.02.2020 14:00:33
 

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahabergazete@gmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2019    www.anahaberyorum.com          Programlama: Murat Kaya