18.06.2020 12:13
2 yorum
23.632 okunma
Paylaş
GÖNÜL YARAMIZ AYASOFYA
Ayasofya, hamaset yüklü, simge bir kadîm mabet. Bin beşyüz yılı deviren bu nadir yapı, tarihin bir dönemi yoktur ki gündem olmasın. Dünyanın en önemli dört kilisesini saysak adı anılır, dört camiini söylesek listeye girer. Bu eski mabet Hristiyanların kuyruk acısı, müze olalı beri Müslümanların gönül yarasıdır. Bu gönül yarasını ne vakit saracak olsak, kıyamet kopar.
Osman Arslan

Ayasofya, hamaset yüklü, simge bir kadîm mabet. Bin beşyüz yılı deviren bu nadir yapı, tarihin bir dönemi yoktur ki gündem olmasın. Dünyanın en önemli dört kilisesini saysak adı anılır, dört camiini söylesek listeye girer. Bu eski mabet Hristiyanların kuyruk acısı, müze olalı beri Müslümanların gönül yarasıdır. Bu gönül yarasını ne vakit saracak olsak, kıyamet kopar.

Son 29 Mayıs’ta Ayasofya üzerine Fetih Suresi okunması boşa değildir. İstanbul’a girdiğinde yarım hafız olan Fatih’in ilk işi Fetih Suresi’ni okuyarak Ayasofya’ya doğru ilerlemek ve Allah’ın ‘kapıları açan’ anlamındaki adıyla “Ya Fettâh!” diyerek ulu mâbede girmek olmuştu. Ayasofya’nın bütün kapılarına tokmaklar ekleyip üstüne “Yâ Fettâh!” yazdı ecdat!

KİM NE DERSE DESİN!

Lakin, bazı ‘Hoca(!)’lar var İstanbul’da, “Türklerin İstanbul’u işgalinin günahına ortak değilim” diyen! Belediye Başkanı var İstanbul’un “Fatih’in kabrini saygısızca ve tekmelerce gezeleyen, “Ayasofya’nın Camii olmasına üzülürüm!” diyebilen. Anamuhalefeti var ülkemin “Bırakın Ayasofya’yı Cami yapmayı, Sultanahmet’i de müze yapalım” deme cüretini gösteren. Yunanistan, ABD, Unesco merkezli açıklamalar beklenen şeyler. Elbette Mısır’daki gibi “işgal” diyenler de olacak, O’na cevaben “Fetih, peygamber müjdesidir, şereftir” diyen Dünya İslam Alimler Birliği Başkanı gibileri de.

Kim ne derse desin bir de hakikat var!

MERYEM’E ADANAN ŞEHİR: İSTANBUL

İstanbul geçirdiği çeşitli egemenlik dönemlerinde farklı kimliklerle tanıştı. Nihayet Roma döneminde Hristiyanlaştı. Romalılar tarafından bu özel şehre önce IV. yy’da Edirnekapı’daki Kariye(Köy) Camii(Khora Kilisesi)(1) V. yy’da Yeniköy’deki Blakhernai Kilisesi(2), VI. yy’da Ayasofya Kilisesi(3) yapıldı. Yavuz’un İslam’ın kutsal emanetlerini getirdiği gibi Justinianus da Efes’teki Hz. Meryem’in Evi’nden ve diğer yerlerden İsa’ya ait kutsal emanetleri bu özgün ve önemli mabetlerine getirdi. Artık Hristiyanlık, kutsal emanetlere sahip İstanbul’a “Meryem’e adanan şehir” diyecektir.

Konstantinapolis’i bundan böyle “Theotokos(Tanrı’nın annesi) bakire Meryem Ana” koruyacaktır. Üstelik, Tevrat’ta geçen kutsal “ahit sandığı”nı özel bir hazneye gizlemişken Justinianus, rüyasında Hz. İsa’nın “Mabede koy” demesiyle Ayasofya’da gösterilen yere gizler. Hala bulunamayan Ahit Sandığı ile artık Ayasofya Yahudiler için de önem kazanmış olur. Heraklius döneminde yaşanan kubbe çökmesi olayında katkı sunan Hz. Peygamber ile(4) Ayasofya Müslümanlar için de bir anlam taşımaya başlar. Artık üç din için de kıymetli bir mabettir, yeryüzünün en yüksek ve kubbesi en geniş mabedi Ayasofya.

ECDADIN İHYASI

I. Murat döneminde Ayasofya yıkılmaya yüz tuttu. Bizans çözümleyemez ve yardım ister. II. Murat tarafından gönderilen mimar Ali Neccar tamiratı tamamlar, fakat artık Osmanlı’nın elinde Ayasofya’nın en ayrıntılı bilgileri de vardır. Oğlu Fatih Ayasofya’ya ilk girdiğinde tarihçi Tursun(Tur-i Sina) Bey “Haraptı, kırık döküktü, berbattı…” diye ayrıntılı Ayasofya izlenimleri aktarır. Fatih Ayasofya’nın üzerinde, kubbesinde gezerek bizzat sorunlarıyla ilgilendi, imar etti, Vakfiye kurarak etrafındaki arazileri kendi parasıyla alıp bir külliyeye dönüştürdü, arkasına Topkapı Sarayı’nı kondurarak resmi ve en önemli cami haline getirdi. Sanıldığı gibi Bizans’ın değil imparatorun malıydı, devlete değil Padişaha geçmesi ondandı.

BİR OSMANLI YAPISI

Sultan II. Bayezıt bir minare yaptırdı, Sultan II. Selim köklü bir restorasyondan geçirip iki minare daha yaptırdı, kitap düşkünü I. Mahmut buraya bir kütüphane ilave etti, bugünkü şeklini aldıran Sultan I. Abdulmecit Mimar Fossati’ye neredeyse Ayasofya Camii’ni baştan sona elden geçirtti, nihayet son tamiratını “Ayasofya gönül tahtımızdır” diyen II. Abdulhamit yaptırdı. Ayasofya İmamı, Padişah protokolünde yer alırdı. Ayasofya’nın, Roma’da da Osmanlı’da da 800-1000 personel istihdamıyla idame edildiği kayıtlıdır. Osmanlı Ayasofya’ya gözü gibi bakmasa bugün ayakta kalma ihtimali olmayan bir yapıydı. Osmanlı’nın katkıları o derecede çoktur ki pek çok sanat tarihçisi Ayasofya için Bizans yapısından çok artık bir Osmanlı yapısı halini almıştır, demektedir.

“AYASOFYA’YA YAKLAŞANI VURUN!”

Ayasofya’nın siyasi bir tartışma konusu olması İstanbul’un işgali yıllarında başlar. Halk arasında Ayasofya’ya çan takılacağı dedikodusu yayılınca Sultan Vahidettin kendisini koruyan özel bölüğe “Benim hayatımı boş verin” diyerek Ayasofya’yı çevirttirmiş, ibadet amacı dışında yaklaşanı ‘vur emri’ vermiştir. Vahidettin’in emrindeki bir detay ilginçtir: “Baktınız engelleyemiyorsunuz, Camiyi dinamitlerle havaya uçuracaksınız, yine Fetih emanetinde çan çaldırtmayacaksınız!” İşgal yıllarında Rum cemaatin yoğun çabasına rağmen Cami’ye dokunulamadı. (5)

AYASOFYA’YA ROCKEFELLER OYUNU

Yıllar sonra, Rockefeller Vakfı’nın girişimi olan Amerikan Bizans Araştırmaları Merkezi’nin Atatürk’le yakın dostluğu olan Başkanı Thomas Whittemore, Kariye ve Ayasofya Camiilerine el attı. “İnceleme ve restorasyon amacıyla Ayasofya’nın ibadete kapatıldığı”nın duyurulduğu tarih 1931’di. 1934 yılında iki cami de müzeye çevrildi. Sıva altındaki mozaik ikonalar bu dönemde ortaya çıktı. Fakat, tam da bu noktaya Solak-Zade Tarihi’nden bir saptama yapalım: Ayasofya’daki ikonalar orijinal değildir. Çünkü Hristiyanlık içinde resmetmeye karşı bir akım vardı.(6) 8. Yy’da iktidara gelen bu akım orijinal ikonaları kazımış, söküp atmıştı kiliseden.

İSTANBUL HALKI İNANIR Kİ…

II Murat’a verilen mimar raporunda olmadığı gibi, Fatih dönemi kayıtlarında ne Osmanlı ne Bizans kaynakları bu mozaiklerin dönemdeki güncel varlığından söz etmiyorlar. Küçük hazirelerde kalan bazı mozaik kalıntılarının da 1894 depreminde tamamen döküldüğü sabittir. Fatih’in sıvaları mozaiklerin değil Kilise kubbe ve duvarlarındaki figüratif desen çizimlerin üzerine yapılmıştı. Dönemin İstanbul halkı 1931 sonrası çalışmaların aşırı güvenlik önlemleri ve polis kordonu altında yapılmasından hareketle inanır ki, bu bir Yahudi oyunudur; Ayasofya’yı müzeye çevirebilmek için, sıvaları indirip altına o mozaikleri bizzat Amerikan Bizans Enstitüsü’nün kendileri yapmıştır. Varsa, bu katliamlardan beter bir medeniyete ihanetin örgütlü ve planlı tuzağını da araştırılmak üzere yetkililerin gündemine aktaralım.

BİR ALMAN KADAR OLAMADINIZ!

Ayasofya’nın müze yapılması ile ilgili talimat içeren yazışmalar bugün elimizde yok. Elde bulunan bir tek karar ‘bahçesinin müzeye çevrilmesi’ yönündeki valığı malum ancak yürürlüğü şüpheli Bakanlar Kurulu Kararı. Bu kararın dayandığı bir de Komisyon Raporu var. Komisyon biri Alman sanat tarihçisi Prof. Eckhard Unger, 9’u Türk olmak üzere 10 kişiden oluşturulmuştu. Rapor sunulduğunda Türk Milletinin başı bir kez daha yere eğildi: On kişilik komisyondan sadece bir kişi “Cami olarak kalmalı, müze yapılmamalıdır!” diyordu, o da Alman üye Prof. Eckhard Unger’di. Dokuz Türk “Müze Yapılsın” diyordu. Basın mensupları Prof. Unger’in ağlamaktan konuşamadığını yazdılar.

MİNNET BORCUNUN DİYETİ Mİ İSTENDİ

Rockefeller işini sağlam yapmıştı. Amerikan Bizans Araştırmaları Enstitüsü’nün finansörlerinden biri, İşadamı Charles Crane’di. Crane, Kurtuluş Savaşı sonrası Cumhuriyet’in kuruluş aşamasında Ankara hükümetine ilaç gibi gelen maddi yardımlar vermişti. Cumhuriyet O’na borçluydu. Gerçekte O’nun arzusuydu “Müze!” 24 Kasım 1934 tarihli, Resmi Gazete’de yayımlanmamış, sıra numarası verilmemiş, güvenilirliği hala tartışma konusu olan bir Bakanlar Kurulu kararı gündeme düştü. Kararın gerekçelerden birisi “parasızlık”tı ki bu, onursuz bir ifadeydi, diğeri ise “bütün Şark âlemini sevindireceği” şeklindeki Müslümanlarla alay etmekten başka bir anlam taşımayan ezik bir söylemdi. Fakat bu karara dayanılacaksa bile metinde ibadete engel olacak hiçbir ifadeye yer verilmemiştir. İbadetin engellenmesi fiili bir uygulama olmuştur. Bu fiili uygulama Sultanahmet’i de önce kütüphane olarak gündem yaptı, bir sene sonra Askerlik Şube Müdürlüğü’ne çevirdi. 1 Şubat 1935’te Ayasofya müze olarak halka açıldı.(7)

MÜZECİLİK DEĞİL HAÇLI SALDIRISI

Gazetelerdeki boy boy resimlerde, bu “müze” açılışında Başvekil İnönü’nün refakat ettiği isimler arasında sadece Ayasofya ve Kariye Camilerini müze yapan ‘kahraman’ Whitemore değil, Cumhuriyetimizin finansörü(!) Crane ve büyük oyun kurucu Rockefeller’in kendileri de vardı.

Halılarını kesip halka dağıttılar. Şamdanları dökümhanelerde erittirdiler. İyi ki dev levhalar kapılardan sığmadı. Çıkartamayıp depoya kaldırdılar. Osmanlı Devleti’nin ilk üniversitesi olan Ayasofya Medresesi’ni yıktılar. Osmanlı’nın eklediği dört minareyi yıkma talimatı verdiler. Bereket Tan Gazetesi’nde cesur bir gazeteci, gözü kara bir mimarın bilirkişi raporunu yayımladı: “Minareler yıkılırsa yapı çöker!” diye. Bunun üzerine minarelere dokunulamadı. Allah aşkına, müzecilik “koruma amaçlı” değil miydi? Bu uygulama, müzecilik anlayışından ziyade sanki Ayasofya’yı talan eden Haçlı Seferlerinden Fethin mührünü kırmaya matuf gizli ve sinsi bir yenisi gibi durmaktadır.

AYASOFYA İÇİN NATO BİLE DEVREDE

Ayasofya’nın Cami olmaktan çıkması hazmedilemedi. Demokrat Parti lideri Menderes verilen bir dilekçeyi ve Milliyetçiler Cemiyeti adına Bekir Berk’in açık mektubunu kullanarak Kabine’de Ayasofya’yı açma fikrini gündem yaptı. Fakat Berk ve dilekçeyi veren kişi hakkında “Laikliğe aykırı fiiller”den dava açıldı, manşetler kıyameti kopartırken Rockfeller’in yoldaşı ve soydaşı Ahmet Emin Yalman tarafından “Ayasofya’yı cami yapmak isteyenlerin başı ezilmelidir” şeklinde bir yazı kaleme alındı. Bundan tahrik olan (olduğu iddia edilen?) Hüseyin Üzmez adlı bir genç, Sabetay gazeteci Yalman’ı vurdu. Kamuoyunda olay tersine döndü. Bütün bunlara NATO’nun devreye girip “Yunanistan’la birliktelik zedelenir” savını da eklemesiyle Demokrat Parti bir daha Ayasofya gündemini açamadı.

MTTB VE AYASOFYA UYANIŞI

Adını bile unutturdukları bir Başbakanımız, Suat Hayri Ürgüplü 1965 senesinde Ayasofya’yı açmaya niyetlendi. Mehmed Şevket Eygi ve Necip Fâzıl ile birlikte MTTB faaliyetleri bir “Ayasofya uyanışı” doğurdu, Devlet bakanı Mehmet Altınsoy “Hükümet olarak Ayasofya’yı ibadete açmayı düşündüklerini” söyledi. Ertesi gün Hürriyet’te bir haber vardır:  “İnönü, başbakanı ziyaret etti. Devlet arşivlerinin ehemmiyeti hakkında bilgi verdi” Ardından Başbakan Ürgüplü, Bakan Altınsoy’u yalanladı. O günden itibaren “Yunanistan’la yapılmış gizli bir anlaşma” dedikodusu ve “Atatürk’ün soyuna ilişkin Yunan gazetelerinin bazı yayınları üzerine” Ayasofya’nın kapatıldığı da iddia edilmeye başlandı. Elbette bu gibi şantaj iddiaları, ne delilleri, ne de doğduğu zamanlama bakımından inandırıcı, güven verici değildi.

PAPA AYASOFYA’DA

1967’de Papa VI. Paul Ayasofya ziyaretinde diz çöküp dua etmek istedi. Dış İşleri Bakanı Çağlayangil “Burası müzedir, ibadethane değil, dua edemezsiniz” deyip engelleyerek engellemiş, Müzelik iddiasının onurunu da böylece koruyabilmiş oldu. 1970’li yıllarda milliyetçi ve İslamcı grupların “Zincirler kırılsın, Ayasofya açılsın” mitingleri, eylemleri, imzaları, kampanyaları sonunda 1980 yılında Süleyman Demirel Hünkar Mahfili’ni ibadete açtıysa da, kısa sürdü; 12 Eylül darbe yönetimi iptal etti. Önce 1988’de Turgut Özal bizzat6 ilgilenerek Ayasofya’dan sabah ezanlarını okutmaya başladı, arkasında Özal olan Yıldırım Akbulut 1992 yılında Hünkâr mahfilinde yeniden ibadeti başlattı, tümüyle ibadete açılacağını açıkladı. Ancak hızlı olumsuz gelişmelerle önce Akbulut alaşağı edildi, sonra Özal öldü(rüldü). CHP-MSP iktidarı da Refah-Yol hükümeti de içinde Erbakan Hoca olduğu halde dokunan adeta yandığı Ayasofya’yı açmaya yeltenemedi.

KARARDAN EMİNİZ

Şimdi Ak Parti hükümetinin 18. Yılındayız. Danıştay’a bir Dernek Başkanı tarafından Ayasofya’nın açılması gerektiği yönündeki bir başvurunun sonucu bekleniyor. 2 Temmuz’da açıklanacak olan Danıştay kararı ne olursa olsun, artık Ayasofya’nın açılması gerektiğine inananlardanız. Doğrusu, çıkacak kararın “ibadete açılsın” yönünde olacağının belli olduğu kanısındayız(8). Böylece hukuksal temelleri sağlamlaştırılmış ve aslına rücu etmiş bir Ayasofya, milletimizin ellerindeki prangalardan kurtulmasının bir nişanesi olarak açılmış olacaktır. Bundan böyle esmiyette de “Cami” olarak anılmaya başlanması gerektir. Biz, kim ne derse desin ibadete açılması kararı akabinde “Ayasofya Camii”diyeceğiz!

GEREKSİZ TARTIŞMALAR

Ayasofya açılacak olunca çıkan bizce lüzumsuz bazı tartışmaları da görmezden gelmeyelim. İlki Mustafa Kemal’in imzası hakkındadır. Kemalist çevreler ve CHP doğru derken Milliyetçi Çevreler ve Vakıflar Genel Müdürlüğü gerçek değil diyor. Bize göre hukuki geçerlilik önemlidir ve bu metin Resmi Gazete’de yayımlanmamış olduktan sonra Atatürk imzalamış olsa ne yazar! Üstelik bi vakfiyeyi, gayesinin dışına devlet başkanı dahi çıkaramaz. Neyi tartışıyoruz? Amaç Atatürk’ü tartışmaksa, onu bilemeyiz.

MÜZE KARARI GERİLİM DOĞURUR

Atatürk’e şantaj mı yapıldı da Ayasofya ibadete kapatıldı? Bu iddia hiç bir zaman temel bulabilmiş değil. Ancak Ayasofya müze yapılmadan önce ve sonra meydana gelen iki gelişme dikkat çekicidir: Birincisi, 24 Kasım 1934’te Müze açılışı kesinleşince, bu tarihten iki hafta önce Yunan Devlet Başkanı Venizelos’un Atatürk’ü Nobel Barış Ödülü’ne aday göstermesidir. İkincisi ise Müze açılışının hemen ardından Ortodoks dünyasını oluşturan Balkan Ülkeleri ile Türkiye’nin Balkan Paktı’nı imzalamasıdır. Öte yandan Milli Eğitim Bakanı Abidin Özmen’in ve İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın Komisyon raporu Müze olması yönünde çıkınca büyük tepki göstermesi ve Mustafa Kemal’in de birkaç kaynaktan hiddetlendiği rivayetleri(9) ile birleşince Resmi Gazete’de de yayımlanmayarak hukuksal statü kazanamayan bu Bakanlar Kurulu kararının da sahte olma ihtimali yükselmektedir.

TARZINI BİLDİKLERİ LİDERE OLDU BİTTİ

Bütün bu taşlar bir araya getirildiğinde şöyle bir yorum yapılabilir: Başvekil İnönü, kendi anlayışı içinde, Ayasofya’da ‘her an dönülebilir’ fiili durum yaratarak Atatürk’ün arkeolojiye olan desteğinden yararlanıp Rockefeller’in Bizans Enstitüsü ile uluslararası bir oldu bitti peydahlamış olabilir. Komisyonun Kurucusu Abidin Özmen bile kabullenemediğine göre, böyle bir karar beklenmemeketedir. Ancak bildik pragmatist tutumlarından birisini, bir yandan gelişmelerden hoşlanmasa da diğer yandan kazanımları da gözden çıkartamayan Atatürk’ün “sürekli gerilim ve çatışma yaşamaktansa, bir müzeye bir Balkan barışı kurma” mantığı ile Ayasofya’da ibadetin durmasına göz yumduğu, Yeni Cumhuriyet’i dünyaya kabul ettirmek için bunu faydacı bir politika halinde kurgulayan Rockefeller planına adapte olduğu anlaşılmaktadır. Yoksa, 1931 yılına kadar her Kadir Gecesi’nde Ayasofya’da mevlit düzenleten ve 1929 yılında kendisinin de mevlide katıldığı bilinen Atatürk’ün, Ayasofya’ya değer verdiği pek çok kaynakta nakledilmektedir.

AYASOFYA SİYASİ BİR MESELEDİR

Şunu da ayrıt edelim: Ayasofya’nın kapatılması da açılması da dini olmaktan ziyade siyasi konulardır. “Fetih nişanesi”, “Kılıç hakkı” kavramları siyasi içeriktedir. Müze olması siyasi bir politikadır, bugün açılması da siyasidir. Siyaset, bir temsil ise Müslümanların onurunu ayağa kaldırmak anlamına gelir, Ayasofya’nın ibadete açılması. Müze yapanlar o gün için uluslararası dengeler karşısında güçlü olmadıklarını kabul etmiş oldular. Bugün Ayasofya’nın açılması ise, yeniden bir güçlülük ve bağımsızlık deklarasyonu olacaktır.

Tarihçi Hocamız Ortaylı, “Türkiye Ayasofya’nın açılmasından doğacak sorunları göğüsleyebilecek mi?” diye soruyor. Evet, “Eyvallahı olmayan bir Türkiye” olduğumuzun, “kendi iradesini icraya kadir Türkiye” olduğumuzun ilanı olacaktır Ayasofya’yı açmak. Evet Ayasofya kilit bir olay olacaktır. Belki bugün en çok Rusya’yı ilgilendiren bir gelişmedir. Zira Rusya’nın varlık sebebi Bizans’ın düşme ihtimalidir.(10) Bu, Yeni Türkiye’nin Yeni Dünya’daki onurlu duruşunun sembolü olacaktır. Bunu istemeyen, bizden olabilir mi?

KONU DİNİ DEĞİLDİR

Bazı dini çevrelerin “Kur’an’da kiliselerin Cami yapılması yok, Hz. Ömer de Kudüs’te yapmadı, Ayasofya’yı Cami yapmak İslami değildir” sözlerine de bu bağlamda cevap verelim. Konu siyasidir, dini değil. Kur’an’da, herhalde “onurunuzu çiğnetin” demiyordur! Eğer bu sözlerle Fatih’i eleştirmek istiyorlarsa, önce gidip İspanya’daki Kilise yapılan Kurtuba Camii’nin önünde eyleme başlamaları gerekir. Fethedilen yerlerde tek bir kilisenin sembolik olarak cami yapılması Kur’an’ın ibadethanelere dokunulmaması hükmüne halel getirmez!

Kaldı ki bunu, 30 Mayıs 1453 günü(11) Ayasofya’ya girdiğinde, içeride korkuyla birbirine sarılmış kaderlerini bekleyen Rum halkına “Kardeşlerim! Dün ne yapıyorsanız, bugün de aynısını yapın. Artık birlikte yaşayacağız” diyen Fatih’e mi söyleyeceğiz? Yahut, vakfiyesini gayesi dışına çıkartacaklara karşı Fatih’in bedduası kimi bulacak?

RUH-U NEBİ MAHZUNDUR

581 yıl resmi adı “Fethiye Camii” olsa da halkın dilinde Ayasofya Camii olarak kalan bu gönül yaramız artık sarılmalıdır.

Türkiye hukuk devleti değil midir ki hukuksuz bir oldu bittiye daha fazla göz yumacak(12)? İstanbul İşgal altında mıdır ki Fetih Camii ibadete kapalı duracak?

Ayasofya’yı açarsak İslam düşmanlarını kışkırtırmışız! Müze olarak kaldığı 86 yıldır Müslümanların uğradığı zulüm arşı titretirken mi konuşuyorsunuz! Zamanı değilmiş! Zaman, sizin emrinizde midir? Neyi biliyorsunuz da susuyorsunuz? Ya da açık soralım: Kimden korkuyorsunuz? Ayasofya daha ne zaman açılacak?!

Eminiz ki Peygamberin duasının nişanesi Ayasofya kapalı durdukça ruh-u Nebî mahzundur! Allah’ın sevgili kulunun duasını arkamıza almanın vaktidir. Fatih’in ruhu azap içindedir! Bütün şehitlerimiz ıstıraplar içindedir! Fetih ruhu esaret zincirlerinden kurtulmalıdır.

YA FETTÂH!

Yâ Fettâh!

Sevgili kulunun övgüsüne mazhar olan yüce fethin, ibdasından hisse alamadıysak da ihyasından nasipdar eyle neslimizi!

Bu, bizim peygamber duasından kuşağımızın hissesine pay düşürme davamızdır.

Ayasofya açılsın! Yeryüzü yeniden, inşallah, her manasıyla kamil bir  “Fetih nesli” görsün.

Dünyaya şeref olur!

 

 

  1. Kilise iken Cami yapılan bu mabet de bizim ilgimizi bile çekmemiş, Hristiyanlar için büyük önemine atfen Ayasofya gibi bir müzeye dönüştürülmüştür. Bu tarihî eserin 450 yıldan beri cami olarak kullanıldığı düşünülmeksizin içindeki bütün teberrükât eşyası kaldırılmış, ahşap minber Zeyrek Kilise Camii’ne taşınıp buranın orta bölümüne konulmuştur. ABD menşeili Oaks Bizans Enstitüsü, binayı restore ettikten ve mimari bakımdan etraflı bir incelemesini yaptıktan sonra Kariye Camii Ayasofya Müzesi Müdürlüğü’ne bağlı olarak ziyarete açılmıştır. Semavi Eyice tarafından Kariye Camii’ne dair bol resimli bir monografya 1997 yılında İngilizce, Fransızca ve Almanca olarak yayımlanmıştır. Şimdilerde tekrar camiye dönüştürülmesi konuşulmaktadır.
  2. Nane-balık yeri anlamına gelen Blakhaernai’de yapılan Kiilise bir ayazma üzerindeydi ve tamamen yıkılarak zaman içinde kayboldu. Rum cemaati 1960’tan sonra Kilise’nin tıpkı yapımını inşa ederek kilise olarak kullanmaya tekrar başladı.
  3. Aya(İlahi)Sofya(Hikmet) Kilisesi, üç defa adeta yeniden yapıldı. Bugünkü yapıya onun için üçüncü Ayasofya denir.
  4. İlk yapıldığı dönemde kubbesinin büyük çapı nedeniyle sürekli düştüğü, bunun için sayısız çareler arandığı bilinir. Asım Köksal’ın Bizanslı tarihçileri kaynak verdiği bir olay vardır. İslam Tarihi adlı kitabında Heraklius döneminde yine böyle bir kubbe çökmesi yaşandığı, Heraklius’un elçisine Peygemberimiz(SAV)’in verdiği bir avuç toprağın harca serpilmesiyle kubbenin tuttuğu ve bir daha çökmediği anlatılır. Ayasofya’nın kubbe büyüklüğünü ilk kez Osmanlı Selimiye Camii ile aşabilmiştir.
  5. İsmal Çolak, Son Osmanlı Vahidettin, s. 42, Nesil Yayıncılık.
  6. Ortodoks Hristiyanlık içinde doğan İkonoklazma (ikona/put kırıcılık) hareketi, III. Leon’un 726 yıllarında başlattığı ve 787 yılları arasında İmparatoriçe Irene ile bitirildiği 61 yıllık bir dönemi kapsar. 754 yılında V. Konstantin’in isteği ile İstanbul’da kararlaştırılan ve ikona kırıcılığı destekleyen Hieria Konsili düzenlendi. Bu dönemde (726-842), Ayasofya da tüm ikonalardan temizlenmişti mozaiklerin tamamı kazınmıştı. Sanat Tarihi, ikonoklastik dönemi “Bizans’ın sanat yıkıcılığı dönemi” olarak kaydeder.
  7. http://www.ekrembugraekinci.com/makale.asp?id=1075
  8. Danıştay 2019 yılında tam da Ayasofya’ya emsal olan Kariye Camii hakkında bir karar verdi. Bu emsal kararda, “Bakanlar Kurulu tarafından verilen karar ile müzeye çevrilen ve ibadete kapatılan Kariye Câmii’nin, Vakfın gayesi dışında müze olarak kullanılmasının hukuka aykırı olduğunu, tekrar câmi olarak kullanılması gerektiğini” karara bağladı. Böylece “hayrat vakıfların, başka bir amaca özgülenmesinin hukuka aykırı olduğunu” açıkça hükme bağlamış oldu. Nitekim Ayasofya Câmii bugün tapuya, “57 pafta, 57 ada, 7. parselde Fatih Sultan Mehmed Han Vakfı adına Türbe, Akaret, Muvakkithane ve Medreseden oluşan Ayasofya-i Kebir Camii Şerifi” şeklinde kayıtlıdır. Birebir emsaldir. Kendi içthadını takip edeceğinden kuşkumuz yoktur.
  9. https://www.haber7.com/guncel/haber/2983189-ataturk-ayasofyanin-muzeye-cevrilmesi-fikrine-fena-halde-kiziyor/?detay=2
  10. Rusya’nın varlık nedeni Türklerin Bizans topraklarında ilerleyen politikasıdır. Öncesinde Rus diye bir millet bile yoktur. Dolayısıyla gerçekte tepki Rusya’dan beklenir. Ayasofya kararı, Rusya’nın ve Yunanistan’ın Türkiye aleyhtarı politkalarına cevap niteliği de taşır. Gerçekte bugünün “Helen” Yunanlıların Romalılarla(Rumlarla)ilgisinin de olmadığını vurgulayarak, Ayasofya ile Rus milletinin doğuşu arasındaki bağı anlatan yazımızı ilgilisi için buraya notlayalım: http://www.osmanarslan.org/ne-amerika-ne-rusya-turkiye-turkiye/
  11. 29 Mayıs’ta fetih gerçekleşse de şehirde sokak direnişleri devam etmekteydi. Zağanos Paşa 29 Mayıs günü Fatih’in şehre girmesine izin vermedi. Fatih, 30 Mayıs günü her tarafı yıkık surların bugün bilinmeyen bir yerinden İstanbul’a girdi ve doğru Ayasofya’ya intikal etti.
  12. Bakanlar Kurulu Kararını birkaç hususla irdelemek isteriz: a) Ayasofya’nın statüsünün müze olarak değiştirilmesine ilişkin 24 Kasım 1934 tarihli ve1589 sayılı Bakanlar Kurulu Kararnamesi’nin ana metninin birinci sayfasında Kararlar Müdürlüğü, ikinci sayfasında ise Muamelat Müdürlüğü antetli kağıtları kullanılmış. Bu çelişkinin açıklaması olamaz..b) Bu kararname, 24 Kasım 1934 tarih ve 1589 sayılı olarak gösteriliyor. Ancak 22 Kasım 1934’te çıkan en son kararname numarası 1590’dan 1606 sayısına kadar numaralandırılmış. Ayasofya kararnamesi bu tarihten iki gün sonra çıkarılmış gösteriliyor. O zaman bu numaralar nasıl izah edilecek? 24 Kasım tarihli kararnamenin numarası nasıl olur da 22 Kasım’dakinden önceki sayıyı alabilir? c) Nasıl olur da Mustafa Kemal’e Atatürk soyadını veren kanun çıkmadan ‘resmi bir belgede’ Atatürk adıyla Mustafa Kemal bu imzayı atmış olabilir? İmzanın onun elinden çıkmadığı da inceleme raporlarıyla kanıtlanmış, ayrıca. d)Resmi Gazetede yayımlanmayan Bakanlar Kurulu olabilir mi? Unutulabilir mi? Böyle bir şey kabul edilebilir mi? e) Karşıt görüş açıklayanların imzalarının Kararnamede yer alması nasıl açıklanabilir? Milletin bu kriptolardan çektiği nedir?
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
2 yorum yapıldı
Ayasofya
Çok şükür Rabbime; kavuştuk...
Yorum Ekleyen: Mehmet Parlak     12.07.2020 01:20:14
Teşekkür
Allah razı olsun. Kaleminize ve yüreğinize saplık kardeşim.
Yorum Ekleyen: Bestami Yazgan     27.06.2020 19:09:38
 

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahabergazete@gmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2019    www.anahaberyorum.com          Programlama: Murat Kaya