24.10.2020 23:15
940 okunma
Paylaş
ANAYASA MAHKEMESİNE DUYULAN İHTİYAÇ VE YARGISAL AKTİVİZM
İnsanın, bütün ihtiyaçlarını karşılayabilmek ve hayatını sürdürebilmek için toplum halinde yaşamak zorunda olduğu sosyal bir vakıadır. Birlikte yaşanılan her sosyal ortamda ise, bir yönetim mekanizmasının; yöneten ve yönetilen kesimlerden oluşan bir yapının var olduğu, bu sosyal yapının düzen içinde devam etmesi için her iki kesimin de uymak zorunda oldukları kuralların ya da yasaların bulunduğu söylenebilir. Bir yerde; toplumdan, yöneten ve yönetilenlerden, kurallar, yasalar ve hukuk sisteminden söz ediliyorsa, orada aynı zamanda toplumsal düzenden, siyasi organizasyon ve devletten söz ediliyor demektir.
Av. Necati Kırış

I. GİRİŞ

İnsanın, bütün ihtiyaçlarını karşılayabilmek ve hayatını sürdürebilmek için toplum halinde yaşamak zorunda olduğu sosyal bir vakıadır. Birlikte yaşanılan her sosyal ortamda ise, bir yönetim mekanizmasının; yöneten ve yönetilen kesimlerden oluşan bir yapının var olduğu, bu sosyal yapının düzen içinde devam etmesi için her iki kesimin de uymak zorunda oldukları kuralların ya da yasaların bulunduğu söylenebilir. Bir yerde; toplumdan, yöneten ve yönetilenlerden, kurallar, yasalar ve hukuk sisteminden söz ediliyorsa, orada aynı zamanda toplumsal düzenden, siyasi organizasyon ve devletten söz ediliyor demektir. 

İnsanda doğuştan toplumsallık duygusu ve uyumluluk özelliği bulunmakla birlikte aynı zamanda onda uyumsuzluk/belirsizlik özelliği de vardır. Bu nedenle insan; adil davranma, iyilik etme, sevme, yaşatma veya haksızlık etme, kötülük yapma, nefret etme, öldürme gibi birbirine zıt davranışlar ortaya koyabilmektedir. İnsanın, hem iyilik hem de kötülük yönünde davranışlarda bulunan disharmonik (belirsiz, uyumsuz) bir varlık olması nedeniyle, çocukluk döneminde aile büyükleri tarafından bakılıp gözetilmeye ve yönetilmeye ihtiyacı olduğu gibi, büyüdükten sonra da ölümüne kadar insani yeteneklerini geliştirmesi ve toplumda başkalarına zarar vermemesi için devlet tarafından gözetilip yönetilmeye muhtaçtır.

İnsan bedeninin, iyi ve kötü duygular arasında gerilim içinde bulunduğunu belirten Mengüşoğlu’na göre, insanlarda görülen iyi ve kötü olma, yapıcı ve yıkıcı olma, barışçı ve savaşçı olma, sevme ve nefret etme, adaletli davranma ve zulmetme gibi karşıt duygu ve düşüncelerin, onların varlık yapısının özellikleri olduğunu söyler.[1] İnsanın varlık yapısında bulunan kötülük yapma eğilimi, diğer insanlar ve varlıklar için tehdit oluşturduğundan, bunu önlemek için eğitim, terbiye, inanç, ahlak, hukuk, yargı gibi kurumlara ve bu kurumların bağlı bulunduğu devlet teşkilatına ihtiyaç duyulmuştur.

İyi tasarlanmış toplum ve devletin, rastgele oluşan bir topluluk olmadığı, belirli bir düzene sahip, estetik nitelik taşıyan adeta bir sanat eseri olduğu söylenir.[2] Devlet teşkilatı içinde yer alan gerek yönetici (siyasal iktidar) ve gerekse yönetilen (halk) kesimi, insan unsurundan oluşmaktadır. Dolayısıyla devletten söz ederken insan unsurunun birinci derecede önemli olduğu hiçbir zaman unutulmamalıdır. Nitekim siyaset felsefesi, devleti tanımlarken, halkı da kurucu unsur olarak görür ve insan (halk), toprak (vatan), hâkimiyet (egemenlik) şeklinde üç temel unsuru esas alır.

Devleti, bir sanat eseri gibi estetik bir yapıya kavuşturan temel unsur, hukuk kurallarının insan hak ve onuruna dayalı ve adil olarak oluşturulması, buna ilaveten bu kuralların eşit olarak uygulanmasıdır. Bu da bir toplumda gerek yönetici (siyasal iktidar), gerekse yönetilen (vatandaş) olarak insanın, karar ve eylemlerinde asgari ve azami sınırın önceden belirlenmiş olması anlamına gelmektedir. İnsan ruhunu derin bir biçimde etkileyen müzik eseri, notaların belirli bir sistem ve düzen içinde sıralanmasıyla, ritim, melodi ve armoni unsurlarıyla oluşur. Müzik notalarının rastgele bir arada bulunmasıyla bir müzik sanatı oluşamayacağı gibi, doğru hukuk kurallarından oluşan bir hukuk sistemine sahip olmayan bir toplumda devlet gibi bir sanat eserinin varlığından söz edilemez.

Toplum ve devlet konusunda Fransız siyaset bilimci Alexis de Tocqueville; insan topluluklarını yöneten kanunlar arasında, diğerlerinden daha açık görünen bir tanesinin bir araya gelme sanatı olduğunu, diğer bütün şartlarla birlikte bir araya gelme sanatı da gelişip ilerlemedikçe, insanların medeni seviyeye ulaşamayacaklarını söyler.[3] Tocqueville’in de ifade ettiği gibi, insanların bir araya gelmesiyle ortaya çıkan sanatların en gelişmişinin devlet olduğu doğrudur. Ancak yukarıda da belirtildiği gibi devleti bir araya gelme sanatı yapan şey, sıradan/rastgele bir araya gelme değil, insan hakları ve onuruna dayalı hukuk kuralları etrafında bir araya gelmedir. Çünkü devleti kaba güçten ayıran şey, adil/doğru hukuktur. Bir devlet, adil hukuk kurallarına sahipse, ancak o zaman mükemmel bir sanat eseri olabilir. Osmanlı devlet adamı ve tarihçisi Naima, siyasal bir otorite olarak sadece devletin var olmasını yeterli görmez. Ona göre bir devletin varlığının devamı ve devletteki düzenin sağlanması için önemli olan, adaletli kanun ve uygulamaların varlığıdır.[4] Aksi halde devlet görüntüsü altında her türlü zulüm ve kötülüğün aracı olabilme ihtimali vardır. Nitekim tarih, devlet görüntüsü altında zulüm aracı olan siyasal iktidar ve yönetimlerle doludur.

İnsanlık, adil hukuk kurallarının bulunduğu, barış, huzur ve düzen içinde bir arada yaşanabilecek devlet yönetimi ve hukuk sistemine ulaşmak için uzun yıllar çaba sarf etmiş, bu konuda önemli mesafeler kat etmiştir. Günümüzde demokratik hukuk devletlerinde, hukukun üstünlüğü ya da hukuka bağlı devlet anlayışını güvence altına alacak ve siyasal iktidarların, devlet görüntüsü altında zulüm aracı haline gelmesini önleyecek bazı sistemler geliştirilmiştir. Dünyada hukuka bağlı devlet anlayışının belki de ilk ve mükemmel örneklerini ortaya koyan biz Türklerin, bu konuda zengin bir tarihi, siyasal, kültürel ve hukuksal müktesebata sahip olduğu söylenebilir. Hukuk ve siyasetin etik değerlerden uzaklaştığı günümüzde, bu siyasal, kültürel ve hukuksal müktesebattan yararlanarak hem ülkemiz hem de insanlık için etik-siyaset ve etik-hukuk anlayışına dayalı örnek bir hukuk ve devlet telakkisi geliştirilebilir. Geliştirilecek bütün siyasal, sosyal ve hukuksal telakkilerin temelinde adil hukuk kuralları ve bu kuralları güvence altına alan kurum ve ilkeler bulunmalıdır.

II. TÜRKLERDE TÖRE’YE/HUKUKA UYGUNLUK DENETİMİ- GÜÇ ZEHİRLENMESİ

1. Hukuka Uygunluk Denetimi  

Türklerin siyasal ve sosyal tarihinde devlet ve hukuk kavramlarının ayrı bir yeri vardır. Öncelikle yöneticiler başta olmak üzere herkesin uymak zorunda olduğu adil yasalar vardı. Bu yasaların eşit olarak uygulanması da gerekliydi. Bilindiği gibi Türk devlet ve siyaset felsefesinde, Tabgaç Türklerinden beri bilinen ve günümüze kadar gelen töre kavramı, Türk devletlerinde siyasal ve sosyal hayatı düzenleyen sözlü hukuk kurallarının tamamına verilen isimdir.[5] Buna göre töre’yi, Türklerin yazılı olmayan anayasası olarak tanımlayabiliriz. Bireylerin ve devlet yöneticilerinin bütün karar ve eylemleri töre’ye (hukuka) uygun olmak zorundaydı. Bu husus Kutadgu Bilig’de şöyle yer alır:

     “Hükümdarlar (yöneticiler) eğer örf ve kanuna riayet ederlerse, halk da aynı şekilde örf ve kanuna itaat eder.” (Kutadgu Bilig)

     “Hükümdarlık uludur, çok iyidir fakat daha iyi olan kanundur ve onun eşit (tüz) tatbik edilmesidir” (Kutadgu Bilig)

Eski Türklerde töre’ye (hukuka) uymayan kim olursa olsun yaptırım uygulanırdı. Bu açıdan töre’nin bağlayıcılığı ve yaptırım gücü vardı. Töre’ye/hukuka uygunluk denetimi yapan meclis ya da kurultaylarda, töre’ye uygun olmayan hükümdar karar ve uygulamalarının bile değiştirildiği ya da iptal edildiği görülmüştür. Bunun en tipik örneği, Göktürk tarihinden verilebilir. Kapgan Kağan’ın ölümünden sonra, Göktürk tahtına oğlu İnel geçtiyse de, töre’ye (kanuna) uymadığı için, kurultay’ın üyeleri olan kabile beylerinin kararıyla azledilmiş ve Kül Tegin tarafından tahttan indirilmiş, yerine Bilge Şad kağan seçilmiştir.[6] Yine aynı konuda başka bir örnek de şudur. Göktürk hükümdarlarından Ta-po’nun, hiçbir kişi ve kurumla istişare etmeden kendi yerine Talo-pien’i varis bırakması, devlet meclisi (kurultay) tarafından töre’ye (hukuka) aykırı bulunarak reddedilmiştir.[7] O çağda hükümdarlık makamından ayrı ve bağımsız olarak böyle bir meclisin varlığı, bugünkü hukuk sistemlerinde hukuka ve yasalara uygunluk denetimi yapan Anayasa Mahkemesi ve Danıştay’ı hatırlatmaktadır. Kabul etmek gerekir ki, o çağlarda devlet ve hukuk sistemi günümüzdeki kadar sistematik bir yapıya sahip olmadığı halde, hükümdar ve devlet yöneticilerinin karar ve eylemlerinin hukuki açıdan denetlenebilmesi, siyasal iktidarın sınırlandırılması açısından çok ileri bir yönetim anlayışını ifade etmektedir.

2. Güç Zehirlenmesi

Devlet yönetiminde; toplumsal barış, huzur, düzen ve adaleti sağlamak için iktidar gücüne ne kadar ihtiyaç varsa, bu iktidar gücünü itidal çizgisinde tutmaya, aşırılıklardan kurtarmaya, başka bir deyişle sınırlandırmaya da o ölçüde ihtiyaç vardır. Siyasal iktidarların neden sınırlandırılması gerektiği konusu geniş ve ayrı olarak ele alınması gereken başlı başına bir konudur. Ancak şu kadarını söyleyelim ki, siyasal iktidarlar seçimle işbaşına gelseler bile, iki seçim arasında yasa çıkarma yetkisi, devletin yaptırım gücü ve bütün imkânları ellerinde olduğundan, bu gücü suiistimal etmeleri, kendilerinden farklı düşünen kesimleri susturmaları, temel hak ve özgürlükleri ortadan kaldırmak için kullanmaları ve güç zehirlenmesiyle yoldan çıkmaları mümkündür.

Bertrand Russell’a göre sosyal bilimlerin temel kavramı olan güç, devlet yönetiminde çok daha önem arz etmektedir. Çünkü devlet, meşru güç kullanımında tek yetkili sosyal kurumdur. Dirik, Gulova ve Tetik, güç zehirlenmesi kavramının dayandığı kuramsal ve kavramsal çerçeveyi inceledikleri bir çalışmada; ‘Hubris (Kibir) Sendromu’ olarak dile getirilen bu durumu, siyasal yönetimlerin gücü kullanırken yoldan çıkması şeklinde ifade etmektedirler.[8]

Kibir Sendromu olarak adlandırılan bu durum,  devlet gücüne sahip olan siyasal yönetimin, bu gücü uzun süre kullanması ve kendisini sınırlayacak bir engel olmaması gibi güçlü olma halinin oluşturduğu bir tür rahatsızlık/hastalık olarak tanımlanmaktadır.[9]İrlandalı nöropsikolog Ian Robertson, “Kazanan Etkisi: Başarı Bilimi ve Nasıl Kullanılacağı” isimli kitabında, “Gücün, beyin üzerindeki etkilerinin kokain benzeri uyuşturucularla benzerlikler taşıdığını, beynin ödül ağında dopamin faaliyetlerini artırarak beynin işlevini belirgin şekilde değiştirdiğini, bu değişikliğin korteksi etkileyerek düşünce yapısında büyük farklılıklara yol açabileceğini belirtmektedir[10]

İşte bu nedenle siyasal iktidarların sınırlandırılması, günümüz hukuk ve devlet felsefesinin en temel konularından biridir. İnsanlığın bu çağda ulaştığı ‘siyasal iktidarın sınırlandırılması’ ilkesini dünyada ilk kez ortaya koyanların eski Türkler olduğunu söylemek mümkündür. Zira eski Türklerde, günümüzdeki anayasa ve yasalar gibi herkesin uymak zorunda olduğu bir töre/hukuk ve Anayasa Mahkemesi ve Danıştay gibi hükümdarın ve yöneticilerin töre’ye uygun davranıp davranmadıklarını kontrol ederek bir tür yargı ve denetim işlevi gören meclis/kurultay vardı. Bu haliyle töre, öncelikle hükümdarı ve bütün toplumu bağlayıcı anayasa gibi objektif hukuk kurallarının toplamıdır.[11] Töre’ye/hukuka uygunluk denetimi de meclis/kurultay tarafından yapılmaktadır. Devlet yönetimi için töre’nin/hukukun önemini Kutadgu Bilig şöyle vurgular: “Devlet silâhla kurulur, lakin kalem ve töre’yle, (adil) yasayla yönetilir[12]

III. ANAYASA YARGISI VE YARGISAL AKTİVİZM

1. Hukuk Devleti ve Demokrasi

Yukarıda anlattıklarımızdan, eskiden beri Türklerde, günümüz hukuk ve devlet teorisinde hukuk devleti kavramıyla ifade edilen, hukukla sınırlı, denetlenebilir bir devlet anlayışının ve uygulamasının söz konusu olduğu anlaşılmaktadır. İnsanlık, uzun bir tarihi süreç içinde; devlet, hükümdar, yöneten - yönetilen, siyasal iktidar, iktidarın sınırları, hukuk, adalet, insan hakları ve demokrasi gibi toplum yönetimine ilişkin kavramlar konusunda, teori ve uygulamaya yönelik ciddi gelişmeler göstermiştir. Günümüzde devlet ve siyaset felsefesinde genel kabul gören yönetim anlayışının ‘demokratik hukuk devleti’ ilkesi olduğu söylenebilir. Demokrasi, yöneticilerin halk tarafından seçilmesi ve dolayısıyla halkın iradesine ve memnuniyetine dayanması olgusunu tanımlarken, hukuk devleti, hukukun üstünlüğü ilkesini ya da hukuka bağlı devlet anlayışını ifade etmektedir.  

Hukuk devleti kavramı, devlet kurumlarının eylem ve işlemlerini hukukun içinde kalarak yerine getirmesini ifade etmektedir. Siyasal iktidarın, karar ve eylemlerini hukuka uygun yapmasını sağlayacak mekanizma nasıl olmalıdır? Günümüz hukukunda bunu sağlamanın en etkili yöntemi anayasa yargısıdır yani yargısal denetimdir.[13] Nitekim Anayasaya göre yasama organının çıkardığı kanunları denetleme görevi Anayasa Mahkemesine aittir. Buna göre, Kanunların, Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün veya bunların belirli madde ve hükümlerinin şekil ve esas bakımından Anayasa’ya aykırılığı iddiasıyla Anayasa Mahkemesinde iptal davası açılabilmektedir. Halkın seçimiyle oluşmuş olan yasama organının çıkardığı yasaların, belirli sayıda hâkimlerden oluşan Anayasa mahkemesi tarafından iptali, demokratik siyasal sistem açısından meşruiyeti tartışma konusu olmuştur. Bu meşruiyet tartışmasını yapanlar, demokrasinin, halkın seçtiği temsilciler eliyle devletin yönetilmesi olduğu, halk tarafından seçilmeyen hâkimlerin, yasama organının yaptığı işlemleri iptal etmesinin demokratik ilkelerle bağdaşmayacağı gerekçesine dayanmaktadırlar.

 Bu eleştirilerin, anayasa yargısı ile demokrasi kavramlarının birbirine karşıt olduğu varsayımına dayandığı anlaşılmaktadır. Hâlbuki bu kavramlar birbirine karşıt değil, aksine anayasa yargısı demokrasinin gelişmesinin bir sonucudur. Çünkü anayasa yargısı hukuk devletinin, hukuk devleti hak ve özgürlüklerin güvencesidir. Demokrasinin temel unsurları olan serbest ve özgür seçimler de, hak ve özgürlüklerin varlığına bağlıdır. Dolayısıyla anayasa yargısı ile demokrasi aslında birbiriyle iç içe girmiş kavramlardır. Kuvvetler ayrılığı ilkesi de, devletin yasama, yürütme ve yargı erklerinin birbirinden ayrılması ve birbirini denetlemesi suretiyle, devlet iktidarının tek bir elde toplanmasını ve bu yüzden yönetimde çıkması muhtemel aşırılıkları önlemeye ve ortaya çıkmış aşırılıkları da düzeltmeye hizmet eden bir sistemdir.[14] Demokrasi, halkın iradesinin serbestçe oluşmasını gerekli kılar. Bugün azıklıkta olan siyasal görüşün, yarın çoğunluğu sağlayarak iktidar olabilmesi, düşünce ve kanaatlerin serbestçe yarışabilmesine bağlıdır. Demokrasi, iktidarın sadece demokratik yöntemlerle el değiştirmesi değil, aynı zamanda iktidarın hukuka ve anayasaya uygun kullanılması demektir. Temel hak ve özgürlüklerin korunması ve gelişmesini sağlayan her sistem, demokrasinin de gelişmesine imkân verir.[15] Anayasa yargısına demokratik meşruiyet açısından karşı çıkanların en çok üzerinde durdukları konu, Anayasa mahkemesi üyelerinin halk tarafından seçilmemiş olmasıdır. Anayasa mahkemesi üyeleri halk tarafından seçilmiyorsa da, büyük ölçüde halkın seçtiği yöneticiler tarafından ve kısmen de devlet kurumlarınca seçilmektedirler. Söz konusu gerekçeden hareket edildiğinde, sadece Anayasa mahkemesi üyesi olan hâkimlerin değil, genel mahkemelerde görev yapan bütün hâkimlerin meşruiyeti tartışmaya açılır ki, bu anlayışın kabul edilebilir yanı yoktur. 

Çoğunlukçu demokratik sistemlerde siyasal iktidarların, kanunlar çıkarma konusunda ortaya çıkması muhtemel taşkınlıklarını sınırlayabilecek mekanizma, kanunların anayasaya uygunluğunun yargısal denetimidir. Bunun yanı sıra, yöneticilerin çıkardıkları kanunların halk tarafından seçimler yoluyla yapılan seçim denetimi de varsa da, halkın, ülkeyi yönetecek temsilcileri seçimle işbaşına getirme ve gerekirse değiştirme imkânı olmakla birlikte bir sonraki seçime kadar siyasal temsilcilerin yasama faaliyetlerini denetleme imkânı bulunmamaktadır. İşte iki seçim arasındaki dönemde bu denetimi, halk adına anayasa yargısı yapmaktadır.[16]

Anayasa yargısının varlık nedeni, hukuk devleti ilkesini gerçekleştirmek ve onu güvence altına almaktır. O halde hukuk devleti, temel hak ve özgürlükler ile yargısal denetim birbiriyle sıkı ilişki içinde olan kavramlardır. Öyle ki, bunlardan biri olmadan diğeri de düşünülemez. Bu nedenle yönetimin/idarenin bütün eylem ve işlemlerinin yargı denetimine açık olması da hukuk devletinin unsurları arasında sayılmıştır. Anayasa mahkemesi, bazı kararlarında “yargı denetiminin, hukuk devleti ilkesiyle ilgili olan bütün unsurların da güvencesini oluşturduğu” görüşünü vurgulamıştır.[17] Buna göre, temel insan hak ve özgürlüklerinin güvencesi hukuk devleti, hukuk devletinin güvencesi sağlıklı bir yargısal denetimdir.   

2. Anayasa Mahkemesi ve Yargısal Aktivizm

Anayasa yargısıyla kanunların anayasaya uygunluğunun denetimi konusunda batıda geliştirilen iki model vardır. Bunlardan birincisi, ABD modelidir ki, burada söz konusu denetim Yüksek Mahkeme kararlarıyla; ikincisi, Avrupa modeli olup burada da özel olarak kurulmuş yüksek yargı organı ile sağlanmaktadır.[18] Ülkemizde yasaların anayasaya uygunluk denetiminde Avrupa modeli kabul edilmiştir.

Anayasa yargısının, demokratik hukuk devleti olan ülkelerde siyasi iktidarın, kanunlar yaparken ortaya çıkabilecek muhtemel taşkınlıklarını sınırlayabilecek ve iktidarı anayasal çizgide tutabilecek bir hukuki mekanizma olduğu genel kabul gören bir görüştür. Anayasa yargısı (yargısal denetim) etkisiz kılındığında ya da tamamen ortadan kaldırıldığında, siyasal iktidarın, bir sonraki seçime kadar yapacağı anayasa ve hukuk dışı düzenlemeleri önleyecek hukuksal bir tedbir kalmayacaktır.

Halkın seçtiği siyasal iktidarın yasama faaliyetlerini kısıtladığı gerekçesiyle yargısal denetimi doğru bulmayanlar bulunmaktadır.[19] Ancak bu görüşte olanlar, Anayasa mahkemesinin olmadığı ya da kanunların genel mahkemelerce denetlenmediği bir hukuk sisteminde, siyasal iktidarların kanun yapma faaliyetlerinde yapabilecekleri muhtemel aşırılıkların (hak ve özgürlüklerin kısıtlanması, devletin üniter ve laik yapısının bozulması gibi) nasıl engelleneceği sorusuna pek de makul ve gerçekçi cevap verememektedirler. Onlar, siyasal iktidar yanlış kanunlar yaptığında, bir sonraki seçimlerde halk tarafından oy verilmeyerek cezalandırılabileceğini, böylece yanlış kanun yapmanın yaptırımının da uygulanmış olacağını, başka bir deyişle iktidarın bu yolla denetlenebileceğini ileri sürmektedirler. Ancak siyasal iktidarlar, seçim ve siyasi partiler yasalarında da düzenleme yaparak oy kullanma, seçme-seçilme hakkını da etkilemesi halinde, seçim yoluyla yapılacak denetimin beklenen sonuçları veremeyeceği açıktır. Kaldı ki, iki seçim arasında uzun bir süre vardır.

Yargısal aktivizmi aşırı biçimde eleştirerek yargısal denetimin tamamen kaldırılmasını isteyenler, anayasa yargısı olmadığında, toplumu tek yanlı yönlendiren medya gücünü arkasına alan bir siyasal iktidarın, hak ve özgürlükleri kısıtlayacak ya da devletin üniter yapısını bozacak yasal düzenlemeler yapmaya kalkışması halinde, buna hukuken engel olabilmenin yol ve yöntemini açıklayamamaktadırlar.  Bir kez daha belirtelim ki, yargısal denetim yetkisinin suiistimali anlamına gelen yargısal aktivizmi önlemek için yargısal denetime karşı olmak gerekmez. Yargısal aktivizmi kolaylaştıran, ona imkân veren faktörler ortadan kaldırıldığında yargısal denetimin suiistimali de büyük ölçüde önlenmiş olacaktır.

Ülkemizde kanunların anayasaya uygunluk denetimini yapan Anayasa Mahkemesi’nin 1998’de ‘irticaın odağı olduğu’ gerekçesiyle siyasi parti kapatma davasında ve 2007’de yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminin iptali davasında[20] verdiği kararlar, Anayasanın ilgili maddelerinin zorlama bir yorumu ve hatta yargısal aktivizm olarak görülmüş ve tartışılmıştır. Hatta denebilir ki, ülkemizin hukuk ve siyaset gündeminde yargısal aktivizm kavramının daha çok konuşulur hale gelmesinin nedeni, Anayasa Mahkemesi üyelerinin önyargılı bir tutum sergilediği izlenimi uyandıran bu ve benzeri kararlardır.  

Peki, Anayasa mahkemesinin kararlarını tartışılır kılan yargısal aktivizm nedir? Yargısal aktivizmin tanımı konusunda hukukçular arasında fikir birliği yoktur. Bir görüşe göre, yargısal aktivizm, yargıçlar devleti (Hirschl, 2004) ya da siyasetin yargısallaşması (Hirschl, 2008), hatta yasama yetkisinin gaspı (367 kararı) olarak tanımlanmaktadır. Siyasetin yargısallaşması kavramı, hâkimlerin yetki alanlarının siyasal iktidarın alanına doğru genişlemesi anlamına gelmektedir (Tate - Vallinder, 1995). Başka bir görüşe göre, Anayasa Mahkemesi, özellikle laiklik ve devletin bölünmez bütünlüğü konularında yetki alanını aşan bir davranış biçimiyle ve devletin temel niteliklerini korumak amacıyla aktivist bir tutum sergilemektedir.[21]

Yargısal aktivizm, siyasal iktidarın yaptığı ve anayasanın açıkça yasaklamadığı siyasi tercihlerine hâkimlerin izin vermemesi olarak da tanımlanmıştır. Buna göre, Anayasa mahkemesi, Anayasanın açıkça sınırlarının dışına çıkıp, siyasal iktidarın işlemlerini yasakladığında ya da iptal ettiğinde yargısal aktivizm sergilemiş olur. Ancak bu tür kararlarda Mahkeme, Anayasa maddelerinin sınırlarını zorlayarak hatta aşarak karar verdiğinden, yargısal aktivizm olarak tanımlanan bu hali, gerçek anlamda yapılan yargısal denetimle eş anlamlı kabul etmek mümkün değildir.[22] Dolayısıyla Mahkemenin bütün kararları arasında sayıca çok azınlıkta olan bu kararlara bakarak Anayasa mahkemesinin asıl işlevi olan yargısal denetime olumsuz yaklaşılması doğru değildir. Çünkü Anayasa Mahkemesi kararlarının bütünü incelendiğinde, yargısal aktivizm olduğu ileri sürülen kararların çok az olduğu görülür.

Yargısal aktivizm kavramının tanımı konusunda zaten hukukçular fikir birliğine varabilmiş değildir. Korucu, Anayasa mahkemesinin siyasal iktidara müdahale niteliğindeki kararlar vererek aktivist bir tutum sergilediğine ilişkin yaygın bir kanaat olsa da, Anayasa mahkemesinin hangi kararın, hangi gerekçeyle yargısal aktivizm olarak değerlendirileceği konusunda yeterli çalışmaların olmadığını, bu nedenle yargısal aktivizm kavramının, somut veriler üzerinden yapılacak çalışmalar sonucunda net bir tanıma kavuşması gerektiğini söyler. O’na göre yargısal aktivizm, anayasaya uygunluk denetimi yapmakla görevli Anayasa mahkemesinin olağan yargısal denetim sınırlarını aşması durumudur.[23]

Bu değerlendirmeye göre, yargısal aktivizm ile yargısal denetimin birbirinden farklı olduğu anlaşılmaktadır. Hatta denebilir ki, yargısal aktivizm, gerçek anlamda anayasaya uygunluk denetimi değil, aksine yargısal denetimin suiistimalidir. Bazı Anayasa maddelerinin açık ve net olmayıp muğlâk olması, (başka faktörler yanında) bu suiistimali kolaylaştıran unsurlardan biri olduğu söylenebilir. Ancak burada yargısal denetimin suiistimalinin farklı bir boyutu da akla gelmektedir. Anayasa yargısının eleştirilen aktif hali (yani aşırılığı) yargısal aktivizm,  bunun tam tersi durumu ifade eden pasif hali ise sınırlı yargı yani büyük ölçüde siyasal iktidara tabi olan yargıdır. Anayasa yargısının aktif hali (yargısal aktivizmi) ne kadar sakıncalıysa, siyasal iktidarın boyunduruğuna girmiş pasif hali de o ölçüde sakıncalıdır. O halde makul olan yargısal denetim, bu denetimi suiistimal edecek ölçüde aktivist bir tutum içinde olmayan ya da pasif hale düşerek siyasal iktidarın dümen suyuna girmeyen bir anayasal yargıdır.

Siyasal iktidarın, anayasayı ve hukuk ilkelerini zorlayarak ve hatta ihlal ederek yasalar çıkarması ne kadar hukuk dışı ve haklar/özgürlükler bakımından tehdit oluşturuyor ise, Anayasa mahkemesinin, anayasa ve hukuk dışı gerekçelere dayanarak karar vermesi o ölçüde hukuka aykırıdır. Anayasa mahkemesinin böyle anayasa ve hukuk dışı gerekçelere dayanarak karar vermesi teorik olarak mümkündür. Hatta uygulamada bu tür kararlara da rastlanmaktadır. Ancak böyle bir ihtimal sadece Anayasa mahkemesi için değil, diğer mahkemeler için de söz konusudur. Dolayısıyla bu sorunun çözümü, mahkemelere karşı olmak değil, bütün mahkemelerde görev yapacak hâkimleri vicdanı sağlam ve iyi hukukçular olarak yetiştirmektir. Tanımı tam, açık ve net olarak yapılmamış yargısal aktivizm kavramı üzerinden Anayasa mahkemesi hakkında değerlendirmeler yapılması bizi doğru sonuçlara götürmeyebilir. Bu değerlendirmeler hukuki gerekçelere göre değil, sadece yargı kararlarının sonucu beğenilip beğenilmediğine göre yapılmaktadır. Böyle olunca sonucu beğenilmeyen her yargı kararı aktivist karar olarak ele alınıp haksız eleştirilere yol açabilmektedir. Yargısal aktivizm olarak değerlendirilen ve sayıca az olan kararları bir kenara bırakıldığında, Anayasa Mahkemesi’nin ülkemizde hukuk devleti ve anayasal demokrasi açısından bir güvence oluşturduğunu belirtmek gerekir.

IV. SONUÇ

1. Eski Türklerden itibaren Türk devlet ve siyaset felsefesinde, hukuka bağlı yönetim anlayışının önemli bir yeri vardır. Eski yıllarda hukuka uygunluk denetimi yapan kendine özgü kurum (meclis/kurultay) ve kurallar var iken, günümüzde bu kurum ve kurallar oldukça geliştirilmiş ve evrensel nitelik kazanmıştır. Bu kurumlardan biri, Türkiye’nin de benimsediği Avrupa modeli olarak bilinen, bu iş için özel olarak kurulan Anayasa mahkemesidir. Anayasa mahkemesi, kanunların normlar hiyerarşisinde en üst konumda olan anayasaya uygunluğunu denetlemektedir. Dolayısıyla siyasal iktidarın hukuka uygun davranmasına hizmet etmektedir.

2. Bugün Anayasa yargısına, mahkemenin sınırını aşarak zaman zaman siyaset alanına müdahale ettiği (yargısal aktivizm) iddiasıyla bazı hukukçular tarafından itirazlar ileri sürülmektedir. Tanımı ve kapsamı tam olarak yapılmayan yargısal aktivizm üzerinden yapılan bu itirazların ne ölçüde doğru olduğu tartışmalıdır. Anayasa yargısına, tanımı ve kapsamı net olarak belirlenmemiş olan yargısal aktivizm üzerinden eleştiri getirmek çok isabetli görünmemektedir. Anayasa yargısına, siyaset kanadından da demokrasi ve halkın iradesi adına eleştiriler getirildiği bilinmektedir. Ancak bugün siyasal erki oluşturan (iktidar-muhalefet) bütün partilerin, faklı fikirlere yaşama ortamı sağlayan demokrasi değerine ve halkın iradesine kendi içlerinde ne ölçüde uydukları ve bu değerlere ne kadar saygılı oldukları tartışmalıdır. Çünkü partisi içinde farklı görüş bildiren vekillerin ihraç kararıyla muhatap oldukları, genel kurullarda aday olmak isteyenlere bu imkânın verilmediği bilinmektedir. Bu durumda, seçimlerde aday listeleri üzerinde tek söz sahibi olarak genel başkanlara sonsuz yetki veren bu anti-demokratik seçim ve siyasi partiler yasasına, yine diğer siyasal faaliyetler esnasında parti içi demokrasinin asgari düzeyde bile partilerde bulunmadığı gerçeğine bakıldığında, (iktidar ve muhalefetiyle) bütün siyasal erkin, ‘halkın seçtiği yasama organının faaliyetlerini engellediği’ gerekçesiyle anayasa yargısına eleştiri getirmesi hiç de inandırıcı değildir. Halkın iradesi ve demokrasi önündeki asıl engel; demokratik olmayan seçim ve siyasi partiler yasaları ve siyasal partilerde parti içi demokrasinin olmamasıdır.  

Atalarımız asırlar önce günümüz hukuk ve devlet felsefelerinde de genel kabul gören hukuka bağlı devlet (hukuk devleti/hukukun üstünlüğü) anlayışını büyük bir vukufla ortaya koymuşlar ve o günkü şartlarda, devlet yönetiminin hukuka uygunluk denetimini kendine özgü bir yöntemle ve meclis/kurultay isimli kurumla yapmıştır. Günümüzde demokratik hukuk devletlerinde olduğu gibi bizde de hukuka uygunluk denetimi Anayasa mahkemesi tarafından yerine getirilmektedir. Hak ve özgürlüklerin ve devletin kurucu değerlerinin korunmasında Anayasanın, hukuk kurallarının ve onun güvencesi olan Anayasa mahkemesinin önemi açıktır. Bilimsel bir gözle tespit edilecek sakıncaları ve eksikleri tamamlanarak maslahata ve işlevine daha uygun hale getirilmesi gerekirken, Anayasa mahkemesinin geçmiş yıllarda, verdiği kararların tamamına bakıldığında çok az sayıdaki kararda yargısal denetim yetki sınırını aşmış olması bahane edilerek, en üst yargı organı olan Anayasa mahkemesi hakkında uluorta konuşması, mahkemenin itibarını zedeleme amacı taşıyan tutum ve davranış içinde bulunulması, herkese bir gün lazım olabilecek yargıya güveni zedeleyebilir. 



[1] Takiyettin Mengüşoğlu, İnsan Felsefesi.

[2] Cengiz Aydoğdu, Yusuf Has Hâcib’in Doğumunun 1000. Yılında Kutadgu Bilig-Türk Dünya Görüşünün Şaheseri Uluslararası Sempozyumu Bildiriler, İstanbul-Aralık 2016.

[3] Cengiz Aydoğdu, Yusuf Has Hâcib’in Doğumunun 1000. Yılında Kutadgu Bilig - Türk Dünya Görüşünün Şaheseri Uluslararası Sempozyumu Bildiriler, İstanbul-Aralık 2016.

[4] Nejdet Durak - Bilgehan Bengü Tortuk, Naima’nın Toplum ve Siyaset Düşüncesi, I. Türk İslam Siyasi Düşüncesi Kongresi Bildiriler Kitabı, 8-10 Ekim 2015 Aksaray

[5] A. Donuk, Eski Türklerde Devlet ve Teşkilatı, Doktora Tezi, 1978, s. 85; E. Güngör, Tarihte Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2003, s. 12.

[6] Halil Cin,  Ahmet Akgündüz, Türk Hukuk Tarihi, C. I, Kamu Hukuku, Konya 1989, s. 40, 41.

[7] A. Taşağıl, Gök-Türkler, T.T.K. Yayınları, Ankara 1995, s. 34.

[8] Deniz Dirik-Asena Gulova-Hilmiye Türesin Tetik, Güç Zehirlenmesine Kavramsal Bir Bakış, 17. Uluslararası Katılımlı İşletmecilik Kongresi, 2018.

[9] T. Koçel, İşletme Yöneticiliği, Beta Basım Yayım, İstanbul 2015.

[10] S. Özgüzel – S. Taş, Hubris Sendromuna Yakalanan Yöneticilerde Aile İçi İletişiminin Etkisinin İncelenmesi, 21.Yüzyıl’da Eğitim ve Toplum Dergisi, 2016.

[11] Halil İnalcık, Osmanlı’da Devlet, Hukuk, Adalet, İstanbul, 2000, s. 21.

[12] Kutadgu Bilig; B. 2711.

[13] İlhan Özay, Anayasa Mahkemeleri Meşruiyeti, Anayasa Yargısı, Anayasa Mahkemesi Yayınları, Cilt 9, 1993.

[14] İbrahim Ö. Kaboğlu, Anayasa Yargısı, İmge Kitabevi Yayınları, 2007.

[15] Erdoğan Teziç, Kanunların anayasaya Uygunluğunun Esas açısından Denetimi, Anayasa Mahkemesinin 23. Kuruluş Yıldönümü dolayısıyla düzenlenen sempozyuma sunulan tebliğ metni, 1985.

[16] İbrahim Ö. Kaboğlu, Anayasa Yargısı, İmge Kitabevi Yayınları, 2007.

[17] AMK, E.1976/1, K.1976/28, T.25.05.1976.

[18] İbrahim Ö. Kaboğlu, Anayasa Yargısı, İmge Kitabevi Yayınları, 2007.

[19] Bkz. Kemal Gözler, Türk Anayasa Hukuku, Bursa Ekin Kitabevi Yayınları, 2000.

[20] ‘367 Kararı’ olarak bilinen ve Cumhurbaşkanlığı seçimi için ‘toplantı yeter sayısının 367 olması gerektiği’ yönünde verilen karar.

[21] Muhammet Erdal Okutan, Yargısal Aktivizm: Türk Anayasa Mahkemesi Örneği, Doktora tezi, 2019.

[22] Ozan Ergül, Yargısal Aktivizm.

[23] Serdar Korucu, Yargısal Aktivizmin Kavramsal Analizi, liberal düşünce, Yıl 18, Sayı 69-70, Kış-Bahar 2013, s. 201-225.

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
 

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahabergazete@gmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2019    www.anahaberyorum.com          Programlama: Murat Kaya