İstikamet bulmak ve Anayasa

-A A +A

         Sabah saatleri Marmaraydayız. Yoğun bir insan trafiği var. Öyle ki hiçbir Avrupa ülkesinde bu sıkışıklığı, bu kalabalığı görmek mümkün olmaz. Bizde kanıksanmıştır. Yollar tıka basadır. Hastaneler tıka basıdır. Okullar hakeza. O saatlerde metronun bu kadar tıka basa oluşu artık yadırganmayacak haldedir bizim ülkemizde, fakat olması gereken bu değildir bu notu düşmek lazım. Her neyse hareket edecek oldu fakat bir türlü raylı sistem yürümedi.10 dakikalık bir gecikme yaşandıkça dışarıdaki insan trafiği arttı. Treni hareket ettiremeyen sürücü, anlaşılan sistemi bir kaç kez yeniden başlatmak istedi. Fakat kapıların her açılmasında dışarıda yoğunlaşan insan trafiği kalabalık ortamı iyice artırdı. Hatta son kez kapılar kapanırken binen yolcular kapılara birer omuz atınca tekrar tekrar açılan kapılar iyice geciktirdi. En sonunda hareket edebildik Üsküdar dan Yenikapıya doğru. Derler ya şikayet ediyorum sanmayınız. Metronun rüyasını göremeyen zamanlardan geldiğimiz için böyle bir nimeti hala “zehir olsa içeriz” modundayız.

       



 

  Aman Allahım ne kadar da benziyor bu durum sosyal yapımıza. Sahiplendiğimiz bir anayasamız bile yok. Zaten 12 Anayasasıyla yönetilen bir toplumuz. Kurallar hiyerarşimizin tepesi alarm veriyor. Eşyanın fıtratını zorluyor. 17 kere değişmiş. Devleti kutsallaştırıyor hala.Bireyin özgürlüğünü neredeyse lutfediyor. Hukuk devleti fikrini, sosyal devleti, demokrasiyi neredeyse lafzından öteye geçmeyecek kadar vurguluyor ve toplum ne aşağı tükürebiliyor ne yukarı. Ama dar geliyor. Çalışmıyor sistem. Kilitliyor sadece. Yaşamı nefes alıp vermemizi. Eğitim biçimimizi. İnsana bakışımızı. Yönetim şeklimizi dahi tercih edemiyoruz. Değişemez diye hükümler icat edilmiş. Sanki hiçbir şekilde ergenlik zamanı geçmez bu toplumun diye. Sağlıklı düşünecek olsa, yeltense şöyle bir her fırsatta kapıların açılıp kapanması normal sistemi aksatıyor. Sigorta elektrik akımı sağlıklı işlemezse atar. Fakat bizim anayasa metinleri öyle bir kaleme alınmış ki  sağlıklı düşünecek olsak sistem kilitleniyor kurallar hiyerarşisinin sigortaları atıyor. Ya bir 367 krizi çıkıyor. Ya meclis terörize ediliyor. Ya toplumsal mekanizmalar işlemez hale getiriliyor.

         1982 Anayasası tamamen sivil toplumdan kopuk ve partisizleştirilmiş bir mekânda yazılmıştır. Yine bu anayasanın referanduma sunulması öncesinde hiçbir müzakere ve politik tartışma ortamı açılmamıştır.

Anti demokratik bir süreçte yazılan bu anayasanın anti demokratik hükümler içermesinden daha doğal bir durum söz konusu olamaz. Bugünkü temel sorunlar bitse bile bu anayasadan ilave sorunlar çıkar durur.

            Anayasa kazuistik olamaz.

            Evrensel olmalıdır. Ve hukuk devleti değil, hukukun üstünlüğünü hedeflemelidir. Çünkü bugün size göre, dün Evren’e göre, Teoman Koman’a göre, Mehmet Ağar’a göre, Menderes’i asana  göre, Çevik Bir’e göre hukuki olan, esasen hukukun üstünlüğüne uygun düşmeyebilir. Bu ise anormal! bir durum değildir. Hayat o yüzden dünle bugün arasında olağanüstü değişiktir. Bir örnekle açalım. Yargıtay içtihatlarına göre hastanın ameliyatında sargı bezi unutan doktor şahsi kusurlu sayılır. Hizmet kusuru değil. İkisi arasındaki ayrım ortaya çıkacak tazminattan doktorun bizzat sorumluluğudur şahsi kusurda. Diğer bir olayda ise hastanın normal doğumunda bebeğin doğum sırasında zorlanmadan dolayı beyin damarları zarar görmüşse bu şahsi kusur sayılmaz, hizmet kusuru sayılır. Çünkü burada doktor herne yaparsa yapsın şahsi kusuru olamayacağı, hastanın kendinden,vücut sağlığından kaynaklanan sebeplerden dolayı bu sonucun gerçekleştiği var sayılır. Hukuk devleti başlığında bu olayda hiçbir sorun yoktur. Fakat hukukun üstünlüğü gerçekleşti mi diye soracak olursanız bu toplumun geldiği yaygın refah düzeyiyle alakalıdır. Şayet Münih olimpiyat parkı gibi evinizin yanıbaşında spor yapmanın normal bir lüks olduğu imkana sahip olur, genel sağlık düzeyimiz normal doğumun artık her metabolizma için ilk düşünülen  bir olgu haline gelirse ikinci halde de hizmet kusuru değil, şahsi kusur sayılabilecektir. Hukukun üstünlüğü bunu söyler.

         Bu nedenle, anayasanın sosyolojik değişime paralel olarak değişmesi gerektiği ve değişim konusunda mutabakata varılmasının elzem olduğu açıktır. Zira, temel kuruluş belgesi olan bir anayasayı değiştiremeyen bir ulusun egemenliğinden söz edilemeyeceği açıktır. 1791 Fransız Anayasası'nın VII. Başlık, 1. maddesinde; anayasayı değiştirmenin ulusun bir hakkı olarak nitelendirildiği görülmektedir. 1793 Haklar Beyannamesi'nde; “Bir halk her zaman anayasayı değiştirme, yenileştirme ve gözden geçirme hakkına sahiptir” ifadesi ile bir kuşağın kendisinden sonra gelen kuşağı kendi yasalarına mahkum etmesi engellenmiştir. Dolayısıyla hiçbir anayasa hükmü değiştirilemez kabul edilemez.

         Metroda her içeri giren yolcunun kapıya bir omuz vurması gibi, yaşadığımız süreçte her problemimizde karşılaştığımız bir istikamet bulma problemimiz var. İşte yeni anayasa diyecek ki “bu işler düzelecek merak etmeyin”. Kuralsız yapmayın yaptığınız işi. Kapıya omuz atma. Okulda ,hastanede, adliyede girişeceğin kuralsızlık bütün sistemi tıkıyor. Çünkü bütün fotoğrafdaki mutluluk lazım hepimize. Gemisine yürüten kaptan olsa bile bireyi zehirliyoruz böylece. İnsan psikolojisinden, bu bireyin gezdiği dolaştığı, iş yaptığı çerçeve bütün olarak zarar görüyor ve ivme artarak ülkeyi yaşanmaz hale getirebiliyoruz. Bu ülke yaşanır bir ülkedir ve umut doludur oysa ki. Yarınlar bizim ışığımızla bütün dünya için mutluluk ve sevgi diliyle yaşayacaktır. O halde bu anayasayı önce millet olarak yazmak için istikamet bulmak sonraki merhalede yazılı hukuk olarak var etmek zorundayız. Hiç zor olmayacak esasen yeter ki istikamet bulalım.

Kategori: 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 22.02.2016 - 13:25 -650-
Bu sayfayı paylaşın :