Judeo Hristiyanlığın Dünya Planı-Ortadoğuyu İşgalin Teolojik Şifreleri

-A A +A

Sayın başkanım değerli dostlar;

Bugün, son zamanlarda konuşulan ülkemiz ve İslam âlemi için önemli olan bir konuyu birlikte tartışacağız.  Türkiye de ilahiyat camiası içinde veya yazan çizen camia içinde farklı görüşleri olan birisi olarak bunları sizinle paylaşmaktan onur duyduğumu belirtmek isterim. Anadolu Kültür, Eğitim ve Bilim Vakfı bir sivil toplum kuruluşudur. Sivil toplum kuruluşları gönüllü, açık ve denetlenebilir kurumlar olmalıdır.  Kurum, rasyonel esaslara ve açık tanımlara yaslandığı zaman etkili ve başarılı olur Türkiye’deki kurumlarda bugün bir takım sıkıntıların olmasının nedeni denetime kapalı olması, kimin ne yaptığının bilinmemesidir. Bu yönüyle Osmanlı toplumundan ve diğer toplumlardan ger olduğumuz bir gerçektir.

Denetime açık olmayan bir kurum, tartışmaya açık olmadığı için bilgi üretemez. Hayata anlam katan değer de üretemez. Bu vakfın, tartışmaya açık olduğuna inandığım için bazı şeyleri paylaşacağım. Tartışmaya açtığım konuların ülkemiz ve şahsımız için faydalı olmasını Yüce Allah’tan diliyorum.

I.  Anlamı Buharlaştıran Üç Husus

Bu meseleye girmeden önce anlamı buharlaştıran üç hususa işaret etmek istiyorum. Bir metni anlamak, bir olayı doğru okumak Allah’ın özel kulu olmak demektir. Bazıları okur ama anlamaz, Bazıları bir şey söyle ama sözün ucunun nereye gittiğini göremez.

Öyleyse, evvela bir şeyi anlamak için acele etmemek lazım. Bir metni, sözü acele olarak yorumlarsak anlamı buharlaştırırız. Kısa mesafeli dönüşlere, özürlere mecbur kalırız. Bir sözün veya metnin tarihi bağlamını,  önünü arkasını görmeden ne zaman, kime, neden söylendiğini anlamadan paylaşırsak; “karanlığa taş atmış oluruz” der, Gazzalî der ki:  “anlamadan bir inancı, felsefi görüşü şeyi eleştirmek onu övmektir.” Ülkemizde eleştirildiğini sandığımız birçok konunun övüldüğü bir gerçektir.

İkinci olarak diyebiliriz ki önyargısız anlama yoktur. Anlamak için önyargısız olmamız gerekir şeklinde görüş Aydınlanmacı düşünüşün ön yargısıdır. İnsan zihni, tabular asa / boş bir levha değildir. İnsan dediğimiz varlık  bir kültürün içinden gelir, inancın içinden gelir, ailenin içinden gelir. Önceden taşıdığımız inançlarımız, kabullerimiz vardır. Demek ki anlama önyargı ile başlar. Bizlerin önyargıları olabilir, önemli olan önyargıları rehabilite etmektir. Ne demektir bu, başkalarını değerlendirirken, başkaları hakkında konuşurken diyalojik yöntem dediğimiz-bizim geleneğimizde bir çok misali vardır- soru ve cevaplarla ön yargıları elemek ufukların buluşmasını, ortak bir görüşe ulaşmamızı, en azından birbirimizi anlamamızı sağlar.

 Anlamı buharlaştıran üçüncüsü husus, ideolojik saf tutma tekniğidir. İdeolojik saf tutma tekniği, kabile mantığına benzer. Her durumda kabilem / kabile şefim haklıdır. Kabile şefinin / efendinin oluşturduğu konjonktüre göre konuşmayı görüş saymak ideolojik saf tutmanın en kaba görüntüsüdür. Günümüzde  ideolojik saf tutma tekniği yaygındır. Bütün tartışmalar bu teknik üzerinden yapılır. Eğer bir insan bir ideolojinin içinde saf tutmuş ise, kendi dünyasından başkasını göremez. Bunun en çarpıcı misali, son zamanlarda yaşadığımız olaydır. Dikkat edin Türkiye de bu kadar İlahiyat var, aydın var. Yaygın ve bilinen bir dini grupla ilgili doğru bir görüş ortaya koyamıyor. Hatta tam tersine kutsuyor. Sonra bu grup ülkemizde akla hayale gelmeyecek bir kalkışma / huruç hareketine girişiyor. İşin daha garip tarafı bunu yapan grup İslam adına, hoşgörü adına, hatta demokrasi ve özgürlükler adına konuşuyor. Birisi bu ideolojik saf tutmanın dışına çıkarak söz konusu grubu eleştirince kıyamet kopuyor. Hatta Müslüman düşmanı olarak etiketlenebiliyorsun. Fakat ne zaman ki mezkûr grup darbe yapmaya kalkışıyor, bu kez herkes günahları, yanlışları saymaya başlıyor. Daha önce kutsadığı Müslüman’a her şey diyebiliyor? Neden? Çünkü dünde bu günde ideolojik saf tutma tekniği içinde yer aldığı için sağlıklı bir değerlendirme yapamıyor.

İslam atıf yapan kesimin bu mevzuda en başta gelen yanılgısı “Müslüman böyle bir şey yapmaz” sloganıdır. Bu söz hem İslam’a hem de tarihî tecrübeye aykırıdır. Bir müslüman ya da Müslüman bir grup çok kötü şeyler yapabilir. Bunun en muhkem şahidi: Tarihtir. Kaldı ki İslam inancına göre masumiyet sadece peygamberlere has olan bir özelliktir. Hiç kimse eleştiriden kendisini uzak tutamaz. Peygamberimiz vahiy dışında içtihat yaptığı zaman sahabe soruyor, bu vahiy midir? İçtihat mıdır? Yani sizin görüşünüz müdür, yoksa vahiy mi dir? Vahiy değildir dediği zaman; Sahabe  diyor ki; Ey Allah’ın Resulü,  siz böyle yapıyorsunuz ama benim görüşüm de şöyledir. Hz. Peygamber sahabinin görüşünü uyguluyor. Peygamberin farklı bir görüşe açık olduğu bir inancın mensubu, eğer bağlı bulunduğu bir kişiyi masumiyet zırhına alıyor ise, burada ideolojik saf tutma tekniği işliyor, demektir.

Bir arkadaşımız bu tutuma şirk denilebilir mi, sorusunu yöneltiyor. Soruları konuşmanın sonunda cevaplayacaktım. Fakat önemine binaen bu soru için birkaç şey söylemek istiyorum. Şirk, ağır bir tanımdır. Kişiyi İslam dışına çıkarmaktır. Bahsettiğim husus felsefî olarak metodik bir hatadır. Teolojik olarak hatadır, günahtır. Bir şeye şirk diyebilmek o kadar kolay değildir. Bu mevzuda dikkat etmemiz gereken husus Gazzalî’nin şu sözüdür: Şahısları değil, fikirleri tartış. Ben, bu düşünceden yanayım. 

 

II.  Judeo-Hıristiyanlık: Küresel Sistemin Dini İdeolojisi  

Uzun bir girişten sonra bugünkü konumuzun başlığı: Judo  Hıristiyanlığın Dünya Planı: Ortadoğu’yu İşgalin Teolojik Şifreleri, şeklindedir. Bilindiği üzere Hristiyanlığın üç ana mezhebi vardır. Kısaca,  Katolik mezhebi, Ortodoks mezhebi ve modern zamanlarda üretilmiş olan Protestan mezhebi. Protestan mezhebi başlangıçta Yahudiliğe karşıdır. M. Luther’in Yahudilere eleştirileri ve aforizmaları bilinmektedir. Ne Var ki 19.yüzyılın ortalarından itibaren yavaş yavaş Yahudiliğin yani Tevrat’ın ve Yahudi dininin Hristiyanlığın kökü olduğu;, Hristiyanlığın ise bu kökün dalı olduğuna dair iddialar  yavaş yavaş başlar. 1850’den 1950’ye kadar, bir asır boyunca ABD’de Judo Hıristiyanlık teşekkül eder. Judo Hıristiyanlık Tevrat’la İncilin ortak dinî ve kehanetlerini kabul eden ve dünyayı bu manada planlayan bir din anlayışıdır. Dini köktenciliğin üreticisi ve dağıtıcısı bu dini ideolojidir. Baptizm,  Metodizm, Yedigüncülük ve benzeri köktenci akımlar anılan şemada yer alır. Diğer bir deyişle köktenciliğin mülkiyeti  Protestan mezhebine aittir.  Öyle şeyler var ki İslam Coğrafyasında böyle radikal olaylara rastlamak mümkün değildir.  İsa Mesih’in dönüşünü hızlandırmak için sahnelenen olaylar dikkat çekicidir. Toplu intihar seansları gibi.  İsa-Mesih’in  yeryüzüne erken dönebilmesi için kötülüklerin ve felaketlerin yaşanması lazım şeklinde bir din anlayışı benimsemeleri her şeyi özetlemektedir. 

Judo- Hıristiyanlık, küresel sistemin din anlayışıdır. Sıkıcı olacağını bile bile size bir metin okuyacağım. Bu metin sıkıcı bir metin, fakat bunu okumadan amacımı yeterince ortaya koyamam. Rab bana şöyle seslendi,   İnsanoğlu yüzünü Magog ülkesinden Roş’un, Meşek’in, Tuval’ ın önderi Gog’a çevir, ona karşı peygamberlik et. Deki: Egemen Rab şöyle diyor: Ey Roş’un, Meşek’in, Tuval’ın baş önderi. Seni geldiğin yoldan geri çevirecek, çenelerine çengel takacağım, Seni ve bütün ordunu, atları, tam donanmış, atlıları, küçük büyük Kalkanlı hepsi kılıç kullanan büyük kalabalığı dışarıya sürükleyeceğim. Onlarla birlikte hepsi kalkanlı miğferli Persliler’i, Kuşlular’ı, Putlular’ı, Gomer’in bütün ordusunu uzak kuzeydeki bütün ordusunu, uzak kuzeydeki Beyttogarma’nın bütün ordusunu ve yanındaki birçok ulusu da sürükleyeceğim. (Hezekiel 38 / 1-6) Okuduğum metni anlamadınız. Fakat bu metin Judeo-Hıristiyanlığın dilinde şifre hazinesine dönüşür.

Gog ve Mogog kimdir? Roş, Meşek, Tuval, Put, Kuş, Gomer kimler ve hangi ülkeler? Soğuk savaş döneminde bu metin, SSCB’ye karşı kullanıldı. O dönemde yapılan yoruma göre Gog: Rusya, Meşek: Moskova, Tuval: Rusya’nın nüfuzu altında olan ülkeler,   Pers: İran, Put: Arap ülkeleri, Gomer: Rusya bloğu şeklinde yorumlanmıştır. Soğuk savaş döneminde Judeo Hıristiyanlığın ve en genel anlamıyla Batı’nın ötekisi SSCB olarak gösteriliyor. SSCB; deccaldır, şeytandır. ABD’nin savaşması gereken bloktur.  Soğuk savaş sonrası 1990’ dan dan sonra aynı metin yeniden, fakat Tevrat’ın tekvin bölümünde yer alan vaat edilmiş topraklar meselesine atıf yapılarak yorumlanır.  Bu atıfta şöyle: Nuh’un oğulları Sam, Ham ve Yafes’in öyküsü şudur: Tufandan sonra bunların birçok oğlu olduğu, Yafes’ in oğulları Gomer, Magog, Meday, Yavan, Tuval, Meşek, Tiras. Gomer’in oğulları: Aşkenaz, Rifat, Togarma, Yavan’ın oğulları: Elişa, Tarşiş, Kittim, Rodanim. Kıyılarda yaşayan insanların ataları bunlardır. Ülkelerinde çeşitli dillere, uluslarında çeşitli boylara bölündüler. Ham’ın oğulları: Kuş, Misrayim, Put, Kenan. Kûş’un oğulları: Seva, Havila. Savta, Raama, Savteka,. Ram’ın oğulları: Şeva, Dedan.” ( Tekvin 10 / 1-7)Bu atıflarla bağlantılı olarak yeni harita şu şekilde oluşturuluyor.

 Gomer, Magog, Tuval ve Meşek HZ Nuh’ un oğlu Yafes’ in çocuklarıdır, yani Türklerdir. Dikkat edin, Kuş ve Put ise Kenanların babası olan Ham’ın oğullarıdır. Şimdi iki metnin eşliğinde tarihi bir yerimize göz atalım: Yafes’in ve Ham‘ın oğulları Orta Asya ve Orta Doğuda yaşayan bütün İslam Coğrafyasıdır. Dolayısı ile bugün kötü İslam coğrafyasıdır. W. Bush, bunu şer ekseni olarak ifade etti. Kötülüğün, şerrin ve terörün mekânı bu coğrafyadır. Bu coğrafya yeniden tanzim edilmelidir.

Bu okuma şeması içinde Türkiye’nin simgesi Edom’dur. Edom, hem yunan kültürü  Anadolu topraklarını Edom olarak adlandırır, hem de Tevrat Yahudi kitabında Edom olarak adlandırılır. Anadolu ve çevresi Edom olarak adlandırılır. Bütün felaketler buradan zuhur edecektir. Teolojik dille üretilen işgal politikasını biraz daha açarsak şunu söyleyebiliriz: Bir vaat edilen topraklar var, bir de vaftiz edilmiş topraklar var. Vaftiz edilmiş topraklar şu demektir: Hz. İsa’nın havarilerinden birisinin yaşadığı toprak vaftiz edilmiş topraktır. Kimin himayesinde olursa olsun vaftiz edilmiş topraktır. Kimin elinde olursa olsun yani Hıristiyan toprağıdır. Diyelim ki  Aziz  Paul’un nerede yaşadığı bellidir. Yaşadığı coğrafya vaftiz edilmiş topraktır. Bu mantığa göre bütün Anadolu toprakları vaftiz edilmiş topraklardır. 1880’de ABD’nin İzmir’e gönderdiği misyonerlerin eline tutuşturulan belge Barlet Raporlarında yer alır. Bu belgede yer alan sözler hem çarpıcı hem de üzerinde düşünülmeye değerdir. “Siz vaftiz edilmiş topraklara gidiyorsunuz. Bilin ki bu günkü mücadele aklın akılla, kalbin kalple, sözün sözle mücadelesidir. Bu mücadele Napolyon un yaptığı mücadeleden daha önemlidir.” Osmanlı’nın çöküş döneminde bu adamlar İzmir’den Van’a, Harput’a geçerek istihbarat faaliyetlerini sürdürmüşlerdir.  Bu yapılarla içli dışlı olanlar, ister bu American Bord teşkilatı olsun, ister dünya kiliseler birliği olsun, isterse Vatikan olsun-kendi ülkelerinin aleyhine çalışmak zorunda kalırlar.

Judeo-Hıristiyanlığın örgütlenme biçimi, dünya tasarımı, eskatolojik metinleri okuma yöntemi Türkiye’de faaliyet gösteren bazı gruplarla aynıdır. Şimdi bazıları kalkmış diyorlar ki huruç hareketinde buluna grubu ABD ve İsrail destekliyor. Yeni keşfetmişler gibi. Sanki kutsadıkları dönemde öyle değildi. Bir siyasetçi, bir ilahiyatçı biz bunları yeni öğrendik bilmiyorduk diyorsa doğru söylemiyor. Bunlar bilinen şeylerdir, ama şu nedenle gizlemiş olabilirler. Belki bu türlü yapıların  uluslararası olan güçlerle işbirliğinden yararlanmak istemişlerdir. Bunun başka bir izahı yoktur. “Bilmiyorduk” işlenen kusurları örtmek için üretilmektedir.

III.  Kuşatma: Kaynaklar, Ortaklar ve Stratejiler

  Judeo Hristiyanlığın  iki temel amacı vardır, birincisi Yahudilerin egemenliğini desteklemek, ne olursa olsun desteklemek, ikincisi İncil’den daha çok Tevrat’ın 39 kitabını öne çıkarmak, bunların içinde de Hezekiel, Daniel, İşaya da sürgün ve dönüş diyalektiğini anlatan metinleri Siyasî-Stratejik dile dökerek bir dünya planı inşa etmektir. Bunların içerisinde de daha çok dünyanın geleceğine dair kehanetler çok öne çıkarılır. Mezkûr anlayışa göre yenidünyanın iki giriş kapısı bulunmaktadır: Babil ve Kudüs. Babil Irak’tır, dolayısı ile Irak yeni Mesihçi uyanışçı hareketin ve Judeo Hıristiyanlık temelinde yenidünya sisteminin  oluşumunun giriş kapısıdır. İşaya’da geçen bir metinde “Uzaklardan büyük gürültüler duyacaksınız, o gürültülerle sizin kulaklarınız sağır olacak ve çocuklarınızın, hanımlarınızın ağızlarına, burunlarına çengel takılacak, çocukları öldürülecek,  eşleri kirletilecek. Onların boğazlarına çengeller takılıp sürütülecek. Sen bunu bir kötülük olarak görme. Bu Mesih’in yeryüzüne inişinin giriş kapısıdır.” Sürütülenler kimler? Müslümanlar! Bunu iyi anlayacağız. Bu coğrafyada din dediğimiz zaman çok düşüneceğiz. Bu coğrafyada her şeyh, şeyh değildir. Her hoca, hoca değildir. Her hacı, hacı değildir. Her papaz, papaz değildir. Daha doğrusu hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Eğer bir kişi siyaset  anlatıyorsa bir defa, ekonomi anlatıyorsa bir defa dinleyeceksin. Din anlatıyorsa 3 defa dinleyeceksin. Kendine şunu soracaksın: Gerçekte bu adam ne diyor?  Neden bunu söylüyorum,  çünkü 1958 de Pentagon’un yayınladığı raporda şu ifade yer almaktadır: ABD’nin dünya ölçeğinde güç olmasının yolu üç dini kontrol altında tutmaktan geçer. Nitekim bugün Amerika’nın kurduğu bir din bürosu bulunmaktadır. Bütün İslam dünyasında kendi devletine ve milletine sırtını dönmüş bir sürü hoca var!  Bütün mistikler din bürosu içinde vazife görüyorlar…  

ABD, geldi Irak’ı işgal etti.  Türkiye’de İslam adına konuşan birçok çevre, o zaman niye karşı çıkıyorsunuz, Irak’a demokrasi geliyor, dedi. Hatırlayın o günleri etkin ve yaygın cemaat müntesipleri durumu şirin göstermek için “Umumi hayriyenin muzır manileri olur” diyerek işgali meşrulaştırdılar. Sonra Arap Baharı adı altında bütün coğrafya kaosa sürüklendi. Yine hatırlayın o günlerde neredeyse Yeni Osmanlı’yı kuruyorduk. Bunların aldatmaca olduğunu söyleyen tek tük insan İslam düşmanı olarak takdim edildi. Bombalar eşliğinde demokrasi getirmek postmodern ironi idi. O günlerde, yazıyorum diyorum ki kardeş Arap baharı demokrasi denilen şey babanızın tarladaki pırasası değil, demokrasi bir kültür işidir, tarih işidir,  öyle birdenbire size demokrasi gelmez. Hele bir küresel güç size hiç demokrasi getirmez, böyle bir şey yok. Bu bir işgaldir, İslam coğrafyasını tanzim etme politikasıdır. Fakat sesimizi duyan olmadı. Her ne ise…

Judeo-Hıristiyanlığa göre ikinci aşamada Rusya Müslümanlarla ittifak kurup, İsrail ile savaşacaktır. Türkiye, İran Rusya ile yakınlaşınca “beklenen durum” olarak sunuldu. Peki, üçüncü aşamada ne olacak? Giriş kapısı dedik ya birinci kapısı Irak, ikinci Kudüs. Dördüncü aşaması bu savaşın arkasında Hıristiyan karşıtı Avrupa Birliği,- burada ki Hıristiyan ifadesi Judeo-Hıristiyan anlamında- İngiliz ve ABD İttifakına karşı çıkarak geçici bir barış ortamı oluşacak. Yani Avrupa; ABD ile İngiltere’ye karşı savaşır. Fakat gerçek Hristiyanlar, bu kaos ortamından muaf tutulacak, onlara göklere çekilecekler. Avrupa ülkelerinde oluşan on grup yani on liderin arkasında bir grup oluşacaktır. Bu on lider İslam Coğrafyasında bir barışın gerçekleşmesi için  devreye girecektir. Ne var ki bu barışın gerçekleştirilmesi de güven ortamı da sahte bir ortam olacaktır. Çatışmayı engellemeyecektir. Dolayısıyla Avrupa birliği ile ABD, Britanya İmparatorluğu arasında bir çatışma kargaşa ortaya çıkacaktır. Mesih geriye dönüp ebedi krallığı Kudüs’te inşa edecektir.

Peki, bunlar sıradan şeyler midir? Bize göre uçuk şeylerdir. Fakat bu tespit meseleyi çözmüyor. Nitekim bir menkıbe anlatılır, onu dinlersin, sonra olur mu öyle şey canım dersin. Bunun olup olmaması önemli değil, önemli olan o menkıbeye kaç kişi inanıyor? Şimdi önemli olan mezkûr kehanetlerin gerçekliğe uygun olup olmadığı değil önemli olan, ABD’deki nüfusun yüzde otuz üçünün buna inanıyor olmasıdır. Peki, bunlar sıradan insanlar mı? Hayır. Onlar iktidar alanlarını (Din, İktisat, Siyaset, Eğitim, Medya, Bürokrasi, Sivil Toplum Kuruluşları ve Sana) kuşatmışlardır. Huruç hareketine girişen ülkemizdeki ortaklarının yapılanması aynen böyledir. Hurucun gölgesi yokken bunları çeşitli yazılarım da ifade ettim. Evanjelistler siyaset, medya, bürokrasi ve benzeri alanlarda etkindirler. Sözgelimi    ABD’yi yöneten Jimmy Carter, R. Reagan gibi siyasetçiler anılan şema içinde yer almışlardır. Hatta R. Reagan bir konuşmasında şöyle der: Ben Tevrat’ı ve Judeo Hıristiyan yorumları dinlediğimde bunların kehanetlerine bizim neslimizin şahit olacağına inanıyorum. Keza oğul Bush ve baba Bush’ ta bu gruptandır. Batıdaki gizli gizemli örgütlerle ve gruplarla bağlantıları vardır. Bu mesele salt teolojik bir mesele değildir, aynı zamanda iktisadi bir meseledir. Askeri bir meseledir.

Bu yapının örgütlenme tarzı ile Türkiye’de son darbeye teşebbüs edenlerin örgütlenme tarzı birebir aynıdır. Ben bunu yeni söylemiyorum.  2002 de söyledim, böyledir örgütlenme tarzı aynıdır.  Bunlar için önemli olan modern manada parti yolu ile iktidarı elde etmek değildir. Normal yollarla iktidar kurumlarını ele geçirmektir.   Bir parti yolu ile iktidar olmak önemli değil, önemli olan iktidar kurumlarında iktidar olmaktır. Sözgelimi Türkiye de devletin kaç üniversitesi vardır? Malum cemaatin kaç üniversitesi var? Güvenlik kuvvetlerinde ne kadar etkili? Medyada ne kadar etkili? Ülkemizin her hangi bir ilinde laik çevrenin üç tane kurumu var. Milliyetçi çevrenin üç tane var. Malum çevrenin otuz beş tane sivil toplum kuruluşu var. Adam her mesleğe bir sivil toplum kuruluşu kurmuş. Dolayısıyla bu, sivil toplum kuruluşları üzerinden iktidar olmaktır. Aynı yöntemi “ortaklar” adı altında İslam ülkelerinde tatbikata koymuştur.

Rant Corporation ABD ‘nin Deniz Kuvvetlerine bağlı bir siyasi stratejik kuruluştur. Sivil görüntülü bir düşünce kuruluşudur. Bu kurumun yayınladığı çok önemli raporlar var. Bunlardan birisi The Cıvıl İslam” diğeri Moderato Muslim Network. Sivil İslam: Kaynaklar, Ortaklar ve Stratejiler şeklindeki rapor İslam ülkelerini dönüştürme projesini ve ülkelerdeki ortaklarını içermektedir. Ülkemizde Cumhuriyet sistemine, devlet kurumlarına karşı olan, resmi İslam anlayışına da karşı olan  din anlayışını temsil eden kesimlere sivil İslam deniyor. Orada Türkiye’de ki sivil İslam dediğimiz kategoride bazı dini grupların isimleri var. En önemli ortak huruç hareketine girişen gruptur. Bu raporlarda dikkat çeken iki başlık var. Birinci başlık önerilen strateji, ikincisi derinlemesine strateji, önerilen stratejide bu iktidar kurumlarını ele geçirmek için yapılması gerekenler, din alanında toplum nasıl kuşatılacak, iktisatta, sanatta  nasıl kuşatılacak. Bu soruların cevabı ve izlenecek yöntem yer almaktadır. Bu raporlar 1998’den sonra yayımlanmış. 

Bu raporlara göre Ilımlı İslam denilen yapının karşısında bulunan muhafazakâr geleneksel siyasi yapılar tasfiye edilecektir. Muhafazakâr dini grupların yapmış olduğu bir takım ayıpları medyada ifşa edilecektir. Laik çevrenin radikal laikliğe daha fazla vurgu yapmasını sağlanacaktır. Milliyetçi çevrenin İslam öncesi kadim kültüre sık sık atıf yapmaları temin edilecektir. İki seçenek İslam’dan kopunca geriye Ilımlı İslam’ın müntesipleri / Yeni Türkiye’nin mimarları kalacaktır. Peki, bu sağlanınca ne olacaktır? Bu cümle çok ilginç ve düşündürücüdür: Türkiye gerçek kimliğine dönecektir, gerçek kimliğine dönecek demek de, işte darbe ile birlikte yeni bir Türkiye oluşacaktır deniliyor. Bunu nerden çıkarıyoruz, çünkü bunu Rant Corporation müntesiplerinden birisi olup, ülkemizde bilinen G. Fuller “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” başlığı altında Türkçe’ye çevrilen kitabında söylüyor. Yeni Türkiye Cumhuriyeti adlı kitabı okursanız tablonun tümünü görebilirsiniz.

 Şunu iyi bilmeliyiz ki ılımlı İslam, İSLAM’A KARŞI BİR İSLAM üreterek İslam Coğrafyasını liberal kapitalist sistemin siyasi ve iktisadi esaslarına bağlama projesidir. Ilımlı İslam dediğimiz şey Türkiye’de bilinen gruplar, bütün İslam coğrafyasındaki gruplardan bahsedilir. Bunun kökleri 1962’de İstanbul’da yapılan bir toplantıda atılmıştır. Papaz görüntüsü altında, bir istihbarat elemanı öncülük etmiştir. Bu toplantıya bazı kanaat önderlerin katıldığı bilinmektedir. İkinci toplantı Caux’da beyaz saray a çok benzeyen bir şatoda yapılmıştır. Üçüncü toplantı da dinler arası diyalog adı altında Vatikan’da yapılmıştır .Ne yazık ki birçok kurum ve bazı siyasi yapılar bunun içinde yer almıştır.

Vatikan’ın İslam ve Yahudilikle diyalog geliştirme düşüncesi hepinizce malum. Fakat Papa’nın ABD ve Fransa’ya yaptığı ziyaretlerde dile getirdiği görüşlerde diyalogun etkisi pek görülmüyor.  Papa ABD’ yi ziyarete gidiyor. papanın yaptığı değişik ziyaretler var. Sarkozy ile görüşmeleri var. İspanya ziyareti var, bunların fazla bir önemi yok, önemli olan ABD başkanı Bush’ u ziyareti, Papa Bush’a diyor ki: Dünyadaki barışa dair ortak umutlarımız özelde Ortadoğu’yu ve kutsal toprakları kapsamaktadır. Judoe Hıristiyanlıkla Yahudi toplumu arasında kurulan diyaloğun ana hedefi: Ortadoğu ve kutsal topraklardır. Ortadoğu ve kutsal topraklar, Tanrı’nın vahiylerini çevreleyen olayların bil fiil meydana geldiği yerdir. Yani Tevrat ve İncil o bölgede inmiştir. Bizim ortak mekânlarımızdı. Dolayısıyla o bölgenin geleceğinden sorumluyuz….Bu bölgenin kutsal topraklarını yeniden egemenliğimizin altına almamız için Kutsal ruh bize ilham veriyor. ABD üzerinden kutsal topraklara karşı bir Teo-stratejik modelin devreye sokulduğu net olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu model Pentagon’un geliştirdiği Yeni Harita ile örtüşüyor. Tohamas Barnett’in Pentagon’un Yeni Haritası ve Harekat Yöntemi adlı kitaplar okunursa ne söylemek istediğim anlaşılmış olur. .

 Bu kitaplara göre 1990’dan sonra yeni düşman kim? Batının düşmanı kim? Şeklindeki soruların cevabı aranıyor. Diğer bir ifadeyle yeni düşman aranıyor, Çin diyorlar o dönemde, Çin üzerine araştırma yapılıyor.  Çin’in ekonomik olarak önemli bir güç olduğunu ancak Çin’in daha uzak bir düşman olduğu, ancak yakın bir düşmanın, hatta Çin ve Rusya’yı  kontrol altına almak için İslam coğrafyasının kontrol altına alınması gerektiği karara bağlanıyor. Pentagon’un yeni haritası adlı kitapta üç tür devletten bahsedilir. Merkezi devletle. boşluktaki devletler ve sınır devletlerdir.  Merkezdeki devletler hem ekonomik gücü olan,  hem siyasi gücü olan, hem de askeri gücü olan devletlerdir.  Bunlarda ağırlıklı olarak batıdaki merkezi devletlerdir. Keza Rusya bir merkezi devlettir, Çin de bir merkezi devlettir. İkincisi boşluktaki olan devletler, boşlukta altmış sekiz tane devlet sayılıyor. Boşlukta olan devletler liberal kapitalist sistemin siyasi ve iktisadi esaslarına bağlı olmayan devletler, sayısı altmış sekiz devlettir, bu altmış sekiz tane devletin yirmi iki tanesi İslam Coğrafyasındadır.

Bu boşlukta olan devletler ne olacaktır? Merkezi devletlerin siyasi stratejik amaçlarına bağlanacak. Peki, altmış sekiz devleti birdenbire bağlamak mümkün mü? Değil, peki ilk aşamada kimler bağlanacak? İslam coğrafyasındaki yirmi iki devlet bağlanacak, bunun adına da BOP dediler, daha sonra genişletilmiş Ortadoğu projesi dediler. Biz bunları dediğimiz zaman,  şöyle diyorlardı, bırakın bu komplo teorilerini!. Ama şu an herkes böyle bir projenin varlığını kabul ediyor. Üçüncü ise e sınır devletler. Sınır devlet olarak iki tane örnek gösterilen devlet var, birisi Malezya diğeri Türkiye’ dir. Yani Türkiye ne merkezi ne de boşlukta devlet sayılıyor. Peki, sınır ülkelerin durumu ne olacaktır? Eğer merkezi güçlerin belirlediği esaslara tam uyum gösterirse sıkıntı yoktur, tam uyum göstermezse müdahale edilecektir.

Peki, tüm bunlar tamam. Fakat İslam toplumlarının hiç suçu yok mu? Adamlar böyle şeyler geliştiriyor ve bunlar bu coğrafyada karşılığını buluyor ise oturup kendimize bakmamız gerekir. İslam coğrafyası 300 yıldır herhangi bir değer üretememiştir. Askeri, iktisadi, teknolojik değer üretememiştir.  Suriyeli bir şair haykırıyor: Ey Suriye halkı neden bu başına geldi? Cevap veriyor şair, biraz ince duygu ile biraz enteresan bir şiir;  çünkü üç yüz yıldır bir değer üretemedin, sadece ona buna kötü dedin, dolayısıyla biz başkalarının planlarını konuşarak, bize şöyle yapıyorlar, böyle yapıyorlar diyerek, bu işin içinden çıkamayız. En yumuşak karnımız, Osmanlı Devleti’nin çöküşünde bu yana dini ve etnik fay hatlarımızdır.   Bizdeki mezhep ayrışması, çok katı ayrışmadır, bu devreye girdiği zaman bütün İslam Coğrafyası kana bulanır. İkincisi etnik ayrışmadır. Her iki ayrışma uzun süredir mutfakta kıvamına getirilmektedir. Bunlar bizim zaaflarımızdır, ama en temel eksikliğimiz İslam konusunda ki fikri eksikliğimizdir. En temel  eksikliğimiz Yesevî’nin diliyle ifade edebiliriz. Yesevi  der ki: Aşk ve hüzün, aşk ehlinin sünnetidir, yani İslam bizim derdimiz, hüznümüz, canımız, yüreğimiz, aşkımız olmadığı sürece sadece iktidar aracı, güç elde etme aracı, bir metanın aracı olduğu sürece bu işin içinden çıkamayız. Çünkü İslam ne zaman bir iktidar aracı olmuşsa o zaman çatışmanın da aracı olmuştur. Bu konu da çok geniş bir konudur. Başka bir zamana bırakıyorum, hepinizi selamlıyorum.

Kategori: 

Etiketler: 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 17.02.2017 - 19:29 -634-
Bu sayfayı paylaşın :