Kıbrıs Sorunu Neden Çözümlenemiyor?

-A A +A

                 Kuzey Kıbrıs'ın 290.000 kişilik nüfusuna karşı, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nde 800.000’in üzerinde Rum yaşamaktadır. Güneyde ise 100 binden fazla yabancı nüfusun bulunduğu da bilinmektedir. Kıbrıs'ta ayrıca Ermeni, Maruni ve Latin dini grupları bulunmaktadır. Kıbrıs Adası Türkiye’ye 71 km, Yunanistan’a ise 900 km. uzaklıktadır. Adanın yüzölçümü 9251 km2, KKTC yüzölçümü adanın %35,04’üne tekabül eden 3241 km2, GKRY yüzölçümü 5509 km2 (%59,56), İngiliz üslerinin yüzölçümü ise 256,01 km2’dir. Ara bölge ise 244,04 km2’lik bir sahayı kaplamaktadır.

                 Kıbrıs sorunu, Rumların Kıbrıs Türklerini 1960’da kurulan ortaklık devletinden dışlama, Ada’da birlikte yaşama ve Ada’yı birlikte yönetme mutabakatını terk ederek, devleti gaspetmeye çalıştıkları 1963 yılından bu yana, uluslararası toplumun gündemindedir. Kıbrıs Türk tarafı ve Türkiye, Kıbrıslı Türklerin 1960 yılında kurulan devletin eşit ortakları olarak haklarını kullanamamasına neden olan bu yasadışı durumu hiçbir zaman kabul etmemiştir.

              1967'de Yunanistan'da yönetimi askeri darbeyle ele geçiren Cunta, Enosis'e ulaşmak için Keşan ve Dedeağaç görüşmelerinde Türkiye ile pazarlığa kalkışmış, bundan sonuç alamayınca Kıbrıs’ta Boğaziçi ve Geçitkale köylerine karşı saldırılar düzenlenmiş, bu saldırılara Yunan birlikleri de katılmıştır. Türkiye'nin anlaşmalardan doğan müdahale hakkını kullanacağı yönündeki ihtarı üzerine bu bunalım son bulmuş ve Yunanistan, BM gözetimi altında Ada'dan kuvvetlerini çekmek zorunda kalmıştı..

                          KIBRIS RUM KESİMİ NE İSTİYOR?

             Kıbrıs Türklerinin yönetimden uzaklaştırılması üzerine Kıbrıs Rumlarının arasında görüş ayrılıkları belirmeye başladı. EOKA'cılar arasında ortaya çıkmaya başlayan görüş ayrılıkları, Türkiye'nin müdahalesinden çekinen ve Türkleri ekonomik yoldan alt etmeyi yeğleyen Makarios ile süratle sonuç alınmasını arzulayan eski cuntacıları içeren EOKA-B'cilerin karşı karşıya gelmelerine neden olmuştu.                     

           15 Temmuz 1974 tarihinde Yunan Cuntasının desteğiyle EOKA lideri Nikos Sampson, adayı Yunanistan'a bağlamak amacıyla Makarios'a karşı bir darbe gerçekleştirerek iktidarı kısa süreyle ele geçirdi. Kıbrıs'ın egemenliğine ve toprak bütünlüğüne kasteden bu hareket karşısında Türkiye, 1960 Garanti Andlaşması çerçevesinde, önce İngiltere'ye ortak müdahale teklifinde bulundu.

           Türkiye, İngiltere'nin olumsuz cevap vermesi üzerine, Ada'daki Türklerin güvenliğini de dikkate alarak 20 Temmuz 1974 günü Barış Harekatı’nı başlattı. Böylece Kıbrıs'ın Yunanistan'a ilhakı önlenmiş, Kıbrıs Türk halkının varlığı da güvence altına alınmış oldu. Türk Barış Harekatı aynı zamanda Yunanistan'da Cunta idaresinin de sonu oldu ve adaya demokrasi getirildi.

            KTFD'nin ilanını takiben toplanan BM Güvenlik Konseyi 12 Mart 1975 tarihinde, sorunun çözümünü sağlamak üzere BM Genel Sekreterine iyi niyet görevi veren 367 sayılı kararı kabul etmişti. Bugüne kadar devam eden çözüm çabalarına Genel Sekreter bu çerçevede yardımcı olmaya çalışmıştı. İyi niyet görevi, arabuluculuk ve hakemlikten çok daha sınırlı bir çerçeve oluşturmakta, tarafların müzakere etmelerini sağlamayı ve görüşmelerini kolaylaştırmayı amaçlamaktadır.

          

                                KIBRIS SORUNUNA BM ÇÖZÜMÜ?

             15 Kasım 1983 tarihinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Kıbrıs Türk halkının kendi kaderini tayin etme hakkına dayanılarak ve siyasi eşitliği vurgulanarak ilan edilmiştir. Bu yola gidilirken federasyon tezi muhafaza edilmiş ve Rum tarafına barış ve çözüm çağrısında bulunulmuştur.

           Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri iyi niyet görevi çerçevesinde 1984 Ağustos ayında yeni bir girişim başlatarak, Kıbrıslı Türk ve Rum yetkilileri ayrı ayrı görüşmek üzere Viyana'ya davet etmişti. Avrupa Birliği ile Güney Kıbrıs arasında tam üyelik müzakerelerinin başlatılması, Türkiye ve KKTC'ni federasyon modelinin Türkiye'nin içinde yer almadığı bir Avrupa Birliği içerisinde ne ölçüde kalıcı olacağını  düşünmeye sevk etmiştir.           

            Rum tarafı, görüşmelerde 1960 “Kıbrıs Cumhuriyeti”nin hala devam ettiği iddiasından hareketle Türk tarafını, bir Anayasa değişikliği vasıtasıyla bu “Cumhuriyete” dahil etmeye yönelik anlayışını sürdürmüş, iki tarafın mutlak eşitliği ve yetki paylaşımı temelinde gerçek ortaklığa dayalı yaşayabilir bir çözüm yönünde çaba göstermekten uzak görünmüştür.

           BMGS Annan 6 Eylül 2002 tarihinde, Cumhurbaşkanı Sayın Denktaş ve GKRY Lideri Klerides’le Paris’te görüşmüş ve iki lider BMGS’ne görüşlerini aktarma fırsatı bulmuşlardır. BMGS Annan 3-4 Ekim 2002 tarihlerinde tarafları bir kez daha bir araya gelmek üzere New York’a davet etmiştir. New York’ta gerçekleşen görüşmelerden sonra Genel Sekreter’in yaptığı açıklamada Kıbrıs sorununun basit bir çözümü bulunmadığı ve kapsamlı çözüme ulaşmak için taraflar arasında iki taraflı “ad hoc” nitelikteki teknik komitelerin kurulmasına karar verildiği ifade edilmiştir.

          Kopenhag Zirvesi’nin Sonuç Bildirgesi’nde, Kıbrıs’ın AB’ne bir bütün olarak üye olacağı vurgulanırken, anlaşma olmaması halinde topluluk müktesebatının Kuzey’de uygulanmayacağı kaydedilmiştir. Türk tarafının “Rumların üyeliğini erteleyin” yönündeki talebinin göz önüne alınmadığı Zirve kararlarında, tarafların Planı 28 Şubat’a kadar müzakere etmeyi taahhüt ettikleri de ifade edilmiştir. Annan, Denktaş ve Klerides'e, 28 Şubat'a kadar izlenecek prosedürle ilgili yol haritası niteliğinde mektup göndermiştir. Bu arada Kopenhag Zirvesi’ni takiben KKTC’nde muhalefet güçlenmeye başlamıştır.

                          TÜRKİYE KALICI ÇÖZÜM İSTİYOR

            KKTC Cumhurbaşkanı Sayın Denktaş ile GKRY Lideri Klerides 15 Ocak 2003 tarihinde Ara Bölge’de doğrudan görüşmeler için bir araya gelmişlerdir. Haftada üç kez görüşmek hususunda varılan  mutabakat çerçevesinde, Sayın Denktaş ve Klerides’in başkanlığındaki heyetler arasında Ocak ayı içinde Ara Bölge’de doğrudan görüşmeler yapılmıştır.

            Türk tarafı Lahey görüşmelerinin son aşamasında da sürecin devamına verdiği önemi ortaya koymuş ve bu çerçevede iki liderin 28 Mart tarihine kadar müzakerelere devam edebileceklerine ve varılacak noktada Genel Sekreter’le birlikte bir değerlendirme yapılarak referanduma gidilebileceğine dikkat çekmişlerdir. Ancak Genel Sekreter, 11 Mart sabahı konunun çıkmaza girdiği sonucuna vararak görüşmelere son vermişti.

            New York’ta varılan mutabakat, Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum taraflarının belli bir tarihe kadar Annan Planı’nı müzakere etmelerini, üzerinde anlaşmaya varılamayan noktalarda müzakerelere anavatan Türkiye ve Yunanistan’ın katılımıyla devam edilmesini ve nihayet anlaşılamamış nokta kaldıysa bu alanlarda BM Genel Sekreteri’nin yetkisini kullanarak formüller üretmesi ve ortaya çıkacak nihai belgenin her iki tarafta ayrı ayrı, ancak eş-zamanlı olarak düzenlenecek referandumlarla Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum halklarının onayına sunulmasını içermiştir. Böylece, 1 Mayıs 2004 tarihinden önce çözüme ulaşılması ve AB’ne birleşmiş bir Kıbrıs’ın katılımı hedeflendi.

             GKRY 1 Mayıs 2004 tarihinde, “Kıbrıs Cumhuriyeti” adı altında AB’ne tam üye oldu. Türkiye tarafında aynı gün yapılan açıklamada, AB’ne katılacak olan Rumların, Kıbrıs Türklerini veya Kıbrıs’ın tamamını temsil etmeye yetkili olmadıkları, eşit statüye sahip Kıbrıs Türkleri veya Kıbrıs Adası’nın tamamı üzerinde yetki veya egemenliklerinin bulunmadığını, “Kıbrıs Cumhuriyeti”nin Kıbrıs Türklerine zorla empoze edilemeyeceğini, kendi anayasal düzenleri altında ve kendi sınırları içerisinde örgütlenmiş bulunan Rumların, Kıbrıs Türklerini veya Kıbrıs’ın tamamını temsil eden yasal hükümet olarak kabul edilemeyeceği açıklandı.

                                KIBRIS DA NELER OLUYOR?

              Kıbrıs Türklerinin, kendi ülke sınırları ve anayasal düzenleri içerisinde örgütlenmiş bir halk olarak, hükümet etme yetkisini ve egemenliklerini kullanmakta oldukları, bu çerçevede Türkiye’nin, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanımaya devam edeceği ve Güney Kıbrıs’ın AB’ne girişinin Türkiye’nin 1960 Anlaşmalarına dayanan Kıbrıs üzerindeki hak ve yükümlülüklerine hiçbir şekilde haleldar edemeyeceği ifade edildi.

             Rum tarafı ısrarla Kilise mallarını gündeme getirirken, Türk tarafı Ada’nın en verimli ve stratejik topraklarını kapsayan mülhak Vakıf malları konusunu açık bir biçimde müzakere konusu etmekten kaçındı. Müzakere heyeti bu konunun daha sonra Taşınmaz Mal Komisyonu ile çözülebileceği inancını dile getirdi. Ancak her iki taraftan ikişer kişinin katılımı ile dört kişiden oluşacak komisyonun alacağı kararlarda eşitlik durumunda devreye sokulacak yabancı üye ile birlikte kararın yabancı üyenin reyi yönünde alınması istenildi.

            İngilizler’in haksız bir biçimde el koyarak Rumlar’a verdiği mülhak Vakıf arazilerinden kaynaklı haklarımızı almadan böylesi bir maddi yükümlülük altına girmek KKTC ve dolayısıyla Türkiye’yi bir anlamda alacağı varken borçlu durumuna düşürecekti. KKTC Maliye Bakanı Sayın Serdar Denktaş ise müzakerelerin bu şekilde sonuçlanması halinde, Türklerin Ada’da “Avantajlı Azınlık” durumuna düşeceğini belirtiyor.

            Türkiye ve KKTC, garantörlük sisteminin sürmesini ve adada belli sayıda Türk askerinin kalmasını istiyor. Ancak bu iki  isteğe  de Yunanistan ve Rum tarafı karşı çıkıyor. Askerimizin tamamen çekilmesini ve garantörlük sisteminin de kalkmasını istiyorlar. “Güvenlik ve garanti” düzenlemesi devam etmezse  Kıbrıslı Türklerin işi zor. Bunun devam etmesi şart.

            Nitekim Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu da bunun bir ‘gereklilik’ olduğuna işaret ediyor. Çavuşoğlu, Kıbrıs’ta yeni ortaklığın, BM parametreleri olan, iki kesimlilik, iki toplumluluk, siyasi eşitlik, eşit statüde iki kurucu devlet üzerine bina edileceğine de dikkat çekiyor.

            BM’nin çiçeği burnunda Genel Sekreteri Guterres son  buluşma sonrasında iki lideri de yanına alarak zirveyi değerlendirdi. Açılış oturumlarının aşırı derece yapıcı olduğunun altını çizdi. Konferansın  tekrar toplanacağını söyledi, kamuoyuna hemen çözüm beklenmemesi mesajı verdi.

          “Sağlam bir çözüm için” çalıştıklarını söyledi.  Genel Sekreter diyaloğun devamı sinyali de vererek, “Bu amaca ulaşabilmek amacıyla çalışmaya devam edeceğiz” dedi. İki lidere iltifat etmeyi de unutmadı. “Eğer bu bir sinema yarışması olsaydı Oscar’ı hak edenler, sağımda ve solumda görmüş olduğunuz beyefendiler bunu kazanırdı” diyerek gösterdikleri liderlik için teşekkür etti.

              KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı'nın, anlaşmanın 'AB Birincil Hukuku' olması yönündeki savunusu ilginç duruyor. Ancak bir yandan da yeni ortaklık devletinin BM ve AB'ye katılmayacağını, mevcut Rum devletinin üyeliğinin devam edeceğini ifade etmesi çelişki yaratmaktadır.

            Akıncı seçilmesinin ardından Kıbrıs sorununa insan hakları temelinde, siyasi eşitliğe dayalı bir çözüm bulunmasını ve Türkiye ile anavatan-yavruvatan ilişkisinin değişmesini istemiş ve 'Kıbrıslı Türklerin kendi ayakları üzerinde durabilmesi ve kendi kendilerini yönetebilmesi gerektiğini' söylemişti.

                          TÜRKİYE KIBRIS BİZİM MİLLİ DAVAMIZ  DİYOR

            Cumhurbaşkanı Erdoğan, Mustafa Akıncı'yı kastederek "Ağzından çıkanı kulağı duyması lazım" dedi. Erdoğan, şöyle konuştu: "Bu ifadeler bir sıcaklığın gereğidir. Sayın Akıncı şu anda Kuzey Kıbrıs halkı tarafından seçilmiş bir cumhurbaşkanıdır. Yazılı mesajımı gönderdim, arkadaşlarıma telefonla bağlamalarını söyledim. Kendisini telefonla tebrik edeceğim.

             “İki kardeş ülkeyiz” dediğiniz zaman ortaya çok farklı tablolar çıkar. KKTC Cumhurbaşkanı’nın ağzından çıkanı kulağı duyması lazım. Türkiye, Kuzey Kıbrıs’a niye, niçin sahipleniyor. Kardeş olarak bir çalışmanın bile şüphesiz şartları vardır. Yavru vatan olarak çalışmanın bir bedeli vardır. Bu ülke Kuzey Kıbrıs’ta bedel ödemiştir, bedel ödemeye devam etmektedir. Şehitler vermiştir. Sadece kuru kuruya kardeşlikle bu olmuyor. Uluslararası camiada kuzey Kıbrıs kavgasını veren kim?

             Acaba Sayın Akıncı bu kavgayı tek başına vereceğini mi sanıyor, böyle bir şey mi var. Onların baktığı açıdan biz Kıbrıs’a bakamayız. Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs’a bakışı, evet yavru vatandır. Bundan sonra da yavru vatan olarak bakmaya devam edecektir. Bir ananın yavruya ilgisi alakası neyse bundan sonra o ananın yavruya ilgisi devam edecektir. Kendi bunu ifade edebilir, bu şekilde ifade etmesini hoşgörüyle karşılarım ama burada hassas olmak lazım, dikkatli olmak lazım diye düşünürüm. Sonra bunlardan safrazlar edebilirler, yazık olur.

              Çünkü mevcut devletin üzerinden devam edilmesi, egemenliğe sahip iki kurucu devletin birleşmesi ile yeni bir devletin ortaya çıkması değil, mevcut Rum devletinin bir nevi anayasal değişiklikle Türkleri içine kabul etmesi anlamına gelecektir. Zaten bu evvelden beridir Rum tarafının savunduğu tezdir. (Böylesi bir durumda yeniden kargaşa ortamı doğarsa Rumların o devletle devam ederken, Kıbrıslı Türklerin KKTC'ye dönememesi sonucunu doğurur.

            Yeni devlet AB ve BM'ye yeniden üye olursa, yeni devletle birlikte o devleti kuran anlaşma da AB'nin Birincil Hukuku olacaktır.) Bir yandan "AB ilkeleri uygulanacak" denmesi, bir yandan Türklerin içine binlerce Rum'un döneceği, iki kesimliliğin yok edileceği, mevcut Rum devletinin şekil değişerek devam edeceği, Türklere kalacak toprak oranının yüzde 24-25'lere düşeceği, mülkiyette ilk söz hakkının Rumlarda olacağı, garantörlüğün olmayacağı bir anlaşmanın, Birincil Hukuk olup olmamasının hiçbir anlamı yoktur. Çünkü bunları kabul etmekle Türklerin geleceği yok edilmiş olacaktır.

            12 Ocak 2017 tarihi Kıbrıs için hayati bir dönüm noktasıdır. Rumlar ve Yunanlar onlarca yıldır Türk İlleri üzerine kurduğu kanlı Enosis planını devam ettiriyorlar. Rum Kesimi ve Yunanlar Bağımsız Kıbrıs Türk Devletimizi tanımamakta, Cenevre’de yapılacak müzakerelere Devlet statüsüyle değil, işgalci azınlık olarak dahil edilmeye çalışılıyor. Türk ve Dünya kamuoyunu süslü “barış ve federasyon” lafları ile kandırmaya çalışıyorlar.

              Başbakan Yardımcısı, Ekonomi, Turizm, Kültür ve Spor Bakanı Serdar Denktaş, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) dün Türkiye’yi, Güney Kıbrıs’a 1974 Kıbrıs Harekatından dolayı 90 milyon Euro tazminat ödemeye mahkum etmesi kararı sonrası, Kıbrıs Türk tarafının müzakere masasında bile olmaması gerektiği inancına vardığını bildirdi.

               Denktaş, Kıbrıs müzakerelerinin ciddi ve yoğun bir biçimde devam ettiği böyle bir dönemde Türkiye’ye ceza kesilmesinin; “bize daha ne söylesinler” diye sordurması gerektiğini ifade ederek, karar sonrası Türkiye’nin AB ile ilişkilerini, Kıbrıs Türk tarafının da müzakere masasındaki yerini yeniden gözden geçirmesi gerektiğini vurguladı.

            Başbakan Yardımcısı Denktaş, ülkede çözüm olsun veya olmasın KKTC olarak turizm, eğitim, hizmet ve ürünlerin standart ve kalitesinin yükseltilmesi için çalıştıklarını, örneğin narenciye ürünlerinin dalında Pazar olmadığından değil, düşük kalitede olduklarından dolayı kaldığını belirterek, TSE ile işbirliğinde yapacakları çalışmalarla birkaç yıl içinde dünya ile ticaret yapabilecekleri standartlara ulaşacaklarını söyledi.

                          KIBRIS RUMLARA BIRAKILAMAZ - İKİ TARAFLI ÇÖZÜM ŞART

             Anlaşılan odur ki; Batı, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi, Türkiye’yi yaşadığı bölgesel ve içine sokulmak istenildiği ülke içi kriz ortamında sıkıştırarak Kıbrıs ile ilgili nihai hamleyi yapmak istiyor.

             Bu hedef için gerekli ortam hazırlanmış, kritik bağlantılar kurulmuş ve senaryo uygulamaya konulmuş durumdadır. Müzakereler esnasında Anastasiadis Kilise ile birlikte ve daha bütüncül bir politikayla gayet kararlı bir biçimde hareket ederken, KKTC tarafında Akıncı, mevcut hükümeti ve ulusal çıkar odaklı unsurları müzakere masasında görüşülenlerden mümkün olduğunca uzak tutuyor. Cumhurbaşkanı Akıncı “mümkün olanı istemek” üzerinde bir kabullenişle müzakereleri yürütüyor. Oysa Rum Kesimi’nin görüşmelerde hep bir sonrasını talep ettiğini görüyoruz.

               Türkiye’nin, özellikle bugün bölgede karşı karşıya kaldığı pek çok siyasi, askeri ve ekonomik sorunun esasını teşkil eden çok önemli bir kayıp yaşanmıştır. Benzer kayıplara yol açılmaması için, Vakıf malları gibi ana konuların ayrıca karar altına alınması, öngörülen yapıda teşkil ettirilecek bir komisyona daha tali ve bireysel konular ile ilgili  yetki verilmesi daha doğru olacaktır. Bu yapılmadığı takdirde, bir anlamda alınacak kararın şimdiden yabancı üyenin inisiyatifine bırakılması söz konusu olacaktır ki bu durum; Kıbrıs üzerinde tarihten gelen en temel mülkiyet haklarımızdan birisi olan mülhak Vakıf mallarımızın geri dönülmez bir şekilde kaybına yol açabilecektir.

             Kıbrıs meselesi Kıbrıs'ta yaşayan bazı batı hayranı ve Rum sempatizanı çevrelere bırakılamayacak kadar hayati öneme sahiptir. Çok acil önlemler almalıyız. Müslüman Kıbrıs halkının can ve malını Rum zulmünden kurtardığımız gibi; ruh dünyası ve maneviyat cephesi üzerindeki kültürel istilayı sona erdirmek için de, daha büyük bir harekât ve daha kapsamlı bir operasyon yapmalıyız.

            Kıbrıs'ta yaşayan kardeşlerimizi, Hıristiyan misyonerlerinin ve batılı emperyalistlerin insafına terk edemeyiz. Aramızdaki manevi köprüleri yeniden kurarak milli ve manevi bağları yeniden güçlendirmeliyiz. Kıbrıs Sorunun çözümü için iki ayrı halkın yaşadığı adaya federal bir çözümden ziyade iki ayrı devlet esasına uygun olan konfederal bir çözüm getirilmelidir.  Bu da ancak Batılı güçlerin (özellikle ABD, AB) ve Yunanistan’ın adadan elini çekmesiyle mümkün olabilecektir.Türkiye’nin garantörlüğü hiçbir zaman kaldırılamaz.Kıbrıs Türklerin bir vatan toprağıdır terk edilemez..

                 Kıbrıs da Türkiye’nin de içinde yer alacağı Taraflar arası görüşme daha doğru bir yöntem olacağı kanaatindeyim.. Bu yapılmadığı takdirde, alınacak kararın şimdiden yabancı üyenin inisiyatifine bırakılması söz konusu olacaktır, bu da Türkiye’nin aleyhinde bir gelişme olacaktır.

             Kıbrıs sorunu Türkiye’nin bir güvenlik sorunudur, Türkiye Kıbrıs tan asla vazgeçemez. Kıbrıs’ daki zengin petrol kaynakları, adanın altın ve gümüş madeni zenginliği birilerinin gözünü kamaştırmakta ve adanın tamamına sahip olmak için çaba sarf etmektedirler. Kıbrıs aynı zamanda bir üniversite kentidir. Kuzey Kıbrıs’ın Bağımsız bir devlet olarak tanıtılması en doğru bir yol olacaktır. Sömürgeci anlayışa sahip olan bazı  devletler ada üzerinden elini çekmelidir.

Kategori: 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 18.01.2017 - 17:42 -339-
Bu sayfayı paylaşın :