Kış ve Zulüm

-A A +A

Dünyaya soğuk mevsimde merhabâ diyen Ömür Âsaf’a ve dünyaya soğuk mevsimde elvedâ diyen Haleplilere…

Kış mevsimini oldum olası sevmem. Sıcak iklimlerin, sıcak şehirlerin, sıcak insanların adamıyım ben… Hele büyüdükçe, sokakta titreyenleri, evsizleri, evi olsa bile ocağı tütmeyenleri gördükçe iyice nefret ettim bu soğuk mevsimden. Şimdi küçüklüğümde kar yağarken duyduğum sevinç aklıma geldikçe kendime biraz daha soğuyorum… Sahi neydi o çılgınca sevinçler, ütüsü bozulmamış karların üzerinde yuvarlanışlar, kat kat çorap giyip kardan adam yapışlar? Neyin sevinciydi ve şimdi o gamsızlık, o sürûr nereye kayboldu? Büyüdükçe terazimdeki hüzün kefesi ağır basmaya başladı. Yaşadıkça yeni dertlerle kucaklaşmak durumunda kalırmış insan,  tam da “her şeyi bildim” dediği anda ulaşırmış cehaletin doruğuna. Öğrendim!

                Biraz beylik laf etmezsem olmaz! Sıcak evinde eşsiz kar manzarasına karşı dumanı üstünde limonlu çayını yudumlayanların mevsimidir kış. Korunaklı barınağında huzur ile yağmurun sesini dinleyebilenlerin mevsimidir… Sahi bir de eskiden yağmur yağdıktan sonra cennet kokardı etraf. Ne oldu o kokuya? Kim çaldı o güzelim toprak kokusunu? Asıl soru; etrafa bu çekilmez egzoz kokusunu kimler saldı?

                Ne yalan söyleyeyim, kar yağdığında sevinçten havalara uçtuğum o yılları çok özlüyorum. Hâlbuki çok olmadı ben dünyayla tanışalı. Fakat bilmiyordum! Aç kalmak nedir, üşümek nasıl bir şeydir, parmakların buz sarkıtlarına dönüşse de, bıçakla doğranıyormuş gibi acısa da çalışmak zorunda olmak nasıl bir histir? Bilmiyordum… Şair haklıymış “bilmek yanmakmış büsbütün.”

                2009 yılında büyük şehirde (!) tanıştım karlı bir kış gecesinde kendinden büyük sepetiyle sokakta kâğıt toplamak zorunda olan bir çocukla. O gece ilk kez bozuştuk bu soğuk mevsimle, aramız belki bir daha kapanmamak üzere açılmaya başladı…

-Canım, ne kazanıyorsun günde?

- On- on beş lira ağabey…

                15 lira mı? Benim gibi ahmakların iki çay içip kahrolası bir “cafe”de bıraktıkları, bazılarının bahşiş olarak bile vermeye tenezzül etmeyeceği para miktarı için mi bütün gece, karda kışta… Üstelik mont yok, bot yok… Ne ararsan o yok! Yok hayır! İnsanlık bu olmamalı!

                O gece kış mevsimine darıldım fakat evlerini zalim bombaların, kanlı ellerin, kan emicilerin yıktığı insanların sokaklarda köpekler gibi tir tir titrediğini gördükten sonra bu mevsimden nefret eder oldum! Tiksinir oldum! Çünkü insan sokakta yaşayamazdı, çünkü elleri üşürdü, donardı bebeklerin minik ayakları kış mevsiminde sokakta… Sonra içimi keskin hançerle parçalayan o çaresizlik! O rezil cümleler.

Sıcak yaz mevsimi olsa; toprak yatak, gökyüzü yorgan olurdu lakin karın üzerinde uyunmuyor! Islak elbiseler uyutmuyor adamı be dostum… Uyutmuyor!

Diş takırtısı ne kadar da benziyor ölüm saçan makinalı tüfek sesine. O tüfekler ki son birkaç yılda yüzbinlerin eceli oldular, o tüfekler ki milyonları soğuğa, zillete, yokluğa mahkûm ettiler… Ölüm ne ki? Asıl mesele yaşamak dostum, asıl mesele yaşamak! İnsanca, onurunu yitirmeden, gururla yaşamak. Söylesene Allah aşkına; eşref-i mahlûkatın sokaklarda köpekler gibi titremesini nasıl sığdıracağız şimdi insanlığa? Hangi vicdana sığar “umuda yolculuk” (!) yapmak zorunda kalan on binlerce insanın, kadının, çocuğun, bebeğin buzlu sularda donarak, boğularak ölmesi? Bunları bilerek nasıl severim kışı? Bunları bilerek nasıl kardan adamlar yaparım? Sıcak evimin penceresinden kar manzarasına nasıl bakarım?

İşte Halep de düştü… İnsanlığın son kalelerini teker teker yıkıyorlar, yerle bir ediyorlar. Halep’le beraber ümmet de dizlerinin üzerine çöktü. Lakin yıkılmadık! And olsun Halep’i de Kudüs’ü de Musul’u da zalimlerin elinden kurtarana dek çalışacağız ve o güne kadar yüzümüz gülmeyecek. Sırf Müslüman oldukları için evleri yıkılan, katledilen, sürgün yiyen kardeşlerimiz selamete kavuşmadıkça bu soğuk mevsimle aramız asla düzelmeyecek!

Şimdi daha çok üşütüyor beni bu mevsim. Kadını tecavüze uğramasın diye onu öldürmek için âlimlerden fetva isteyen adamı düşündükçe yüreğim kaskatı kesiliyor. Ne gariptir ki giderek cehenneme çevirdiğimiz bu dünyada hem yanıyor, hem donuyoruz… Hem yakılıyor, hem yıkılıyoruz. Ve derken Âkif geliyor aklıma;

“Yâ Râbb! Bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı?

  Mahşerde mi yoksa bîçârelerin felâhı?”

Hâlâ umudum var! Bu karlı, dondurucu kış mevsimine rağmen, vahşete rağmen, Halep düşse de, ümmet zalimin karşısında yorgunluktan diz çökse de… Tekrar ayağa kalkacağız, bahar mevsimi gelecek, yeniden dirileceğiz, coğrafyamızda yeniden çiçekler açacak... Ne de olsa kışın sonu bahardır, bu da gelir bu da geçer, ağlama gözlerim mevlâm kerimdir.

Mustafa Ziyâ DURMAZ

Kategori: 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 05.01.2017 - 18:59 -275-
Bu sayfayı paylaşın :