Kudüs'ü Gezi/yorum 1

-A A +A

İBRAHİMİ GELENEĞİN KALBİ: KUDÜS

1992-1993 öğretim yılında Ürdün Amman Üniversitesinde araştırma için bulunmuştum. Oradayken Mısır ve Suudi Arabistan ziyaretleri yapmıştım. Şam ise zaten yol üstündeydi. Mekke ve Medine ziyaretlerinden sonra bir saatlik uzaklıkta bulunan Kudüs’e gidip 3. Mescid-i haremimizi ziyaret edemememin burukluğunu hep içimde hissettim.  Amman’da da güzel insanlar ve anılar biriktirmiştik, onun için İbra Tur’un Amman aktarmalı Filistin ve Kudüs ziyaretlerini duyunca hemen gidelim dedim. Tabii bunda 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünün ülke üzerinde yarattığı maddi ve manevi tahribatın bireysel anlamda giderilmesi, mübarek mekanlarımızda bir nefes alıp, dua etmek niyeti de vardı.

16 Mart 2017 öğle üzeri Ankara’dan hareket ettik, rotaya bakınca hayret ettim, çünkü Mersin, Kıbrıs üzerinden gidilmesi gerekirken (ki gelirken öyle yaptı ve 1 saat 45 dakika sürdü) Kahire, Sina çölü ve Akabe üzerinden tam bir U çizerek Amman’a 2. Saat 40 dakikada ulaştık. Oldukça modern bir havaalanı ve güler yüzle karşılandık. Keşke Uçak sabah olsa ve bütün günü Amman’da geçirseydik veya bir gün orada kalsaydık Meryem ve benim için daha iyi olacaktı, ama kafile hemen Kudüs’e ulaşmak istiyor haklı olarak.

Ürdün vadisi ve dünyanın en alçak noktası olan edilen   Bahru’l-Meyyit yani ölü denize doğru inmeye başladık. Tekvin'de belirtildiği üzere  "işledikleri günahlardan ötürü gökyüzünden yağan ateşle yok edilen” (19:24) Lut kavminin oturduğu sodom ve gomara şehirlerinin olduğu iddia edilen yerler buralar. Tabii hava birden sıcaklaştı, Amman tıpkı Ankara gibi bir havaya sahip, serindir, ara sıra kar da yağar, ama Ürdün vadisinde bütün yıl mahsul alabilirsiniz, yani oranın Çukurovası. Hemen sınıra geldik, zaten havaalanında İsrail’in pasaportlara damga basmaması için bir numara verilmişti, aksi takdirde kafilenin 11 kişisi Amman’dan Mekke’ye geçip umre ziyaretini yapamaz. Zira resmen İsrail’i Suudi Arabistan tanımıyor, onlarda böyle ara bir çözüm bulmuşlar. Benzeri Yunanistan ve Makedonya arasında da var, İskender’in Grek olduğunu söyleyen Yunanistan Makedonya ismini tanımıyor, orada da Makedonya vatandaşlarının pasaportlarına değil de bir kâğıda damga vuruluyor geçiş için.  Birkaç kontrol noktasından sonra kral Hüseyin Köprüsü üzerinden Ürdün nehrini geçtik, Filistin topraklarına girdik.

Böyle desem de İsrail sınır kapısına girdik, çünkü bu bölgeler bize göre işgal altında, ama onlara göre İsrail toprağı. İsrail 23. Temmuz 1980 Kudüs’ü resmen başkent ilan etti;  fakat dünya bunu kabul etmediği için büyükelçilikler Tel Aviv’de. Genelde ziyaretler Tel Aviv’e uçakla, ordan Kudüs’e otobüsle geçişle yapılıyormuş. ABD yönetimi 1995'teki Kudüs Büyükelçilik Yasası'na göre İsrail'in başkenti Tel Aviv'deki büyükelçiliğini Kudüs'e taşınmasını kabul etmiş. 21 senedir Bill Clinton, George W. Bush ve Barack Obama'nın başkanlık dönemlerinde her 6 ayda bir "ulusal güvenlik" gerekçesiyle ertelemiş, ama yeni patronları Donald Trump ABD büyükelçiliğini Kudüs’e taşıyacağını söylüyor, bunun anlamı yeni bir Ortadoğu krizi daha kapıda demektir. Aslında Kargaşanın kökenini hatırlayacak olursak, Osmanlı’nın dağılmasıyla bölge İngiltere’nin kontrolüne geçti; sorunlar büyüyünce ateş topunu 1947 yılında Birleşmiş Milletlerin kucağına attı. O da Filistin ve İsrail diye iki devlet kurulmasına dair bir karar aldı. 14 Mayıs 1948 İsrail devleti kuruldu ve bir gün sonra da Mısır, Ürdün, Suriye ve Lübnan arasında savaş başladı. İsrail’in Filistin’in %77 işgal etmesiyle sonuçlanan bu savaşlar sonunda Filistinliler bölge ülkelerine dağıldı, o gün bugündür Ortadoğu da mülteci sorunu hep var olageldi.  

Çok ciddi bir aramadan sonra pasaport kontrolünden geçtik, ama Ömer diye yeni askerden gelmiş bir genci vizesi de olmasına rağmen bir saatten fazla tuttular. Gençlerden ve intifadan sakınıyorlar galiba diye düşündük, ama dönüşte 65 yaşında bir arkadaşı da bekletmek isteyince, aslında bunun Müslüman halkların gelmemesine yönelik bir politika olabileceğini ortaya çıktı. Çünkü Hıristiyan ve Musevilerden 4.5 milyona yakın inanç turizmi yaparlarken Müslümanların sayısı kırk binlerdeymiş.

Bu gecikme doğrudan gezi programını etkiledi, aslında Eriha bölgesinde Hz. Musa makamını ziyaret edecektik, olmadı; biz de doğrudan otele geçtik. Artık Mescid-i Aksa ziyareti sabah namazına kalmıştı. Aslında bir açıdan da iyi olmuş, çünkü epey bir aradan sonra saat 03’de kalkıp insanın manevi yenilenmesini Mescid-i Aksa’da yapmanın heyecanını diri bir beden ve zihinle yaşamak farklıymış.

Selahattin Eyyübi caddesinden on dakikalık yavaş yürüyüşten sonra Sultan Süleyman caddesine geldik. Evet, Filistinliler buraya hizmet eden iki büyük insanın isimlerini yeni nesle unutturmamak için Mescid-i Aksa’nın önündeki iki ana caddeye isimlerini vermişler. Surlar Sultan Süleyman tarafından yaptırılmış ve aslında Mescid-i Aksa denen kadim ve Doğu Kudüs denilen yerde bütün İbrahimi geleneklerin yaşayan  ve ikiyüze yakın yapı, medrese, mektep ve ibadethaneleri yan yana duruyor. Burasının bakımı 1949 ateşkes antlaşmasıyla Ürdün vakıflar bakanlığına bırakılmış, ama İsrail aracılığıyla yapılabiliyormuş.

Kadim kalelerde olduğu gibi kapıdan hemen sağ ve sol yana geçiş var, doğrudan gidemiyorsunuz, bu güvenlik açısından önemli. Biz sol tarafı takip ederek inmeye başladık. Sanki kendimi Yemen Sanaa şehrinde Mardin’de geziyor gibi hissettim. Hafif meyilli bir yoldan ilerledik Mescid-i Aksa’ya giden sağdaki ara sokağa girdik.  Sonran öğrendim ki ana sokak aslında Hıristiyanların haç yoluymuş. Ondan bahsedeceğim inşallah.

 O da ne, kapı kapalı, yani peygamberimizin İsra/miraç yaşadığı mekân olan Kubbetu’s-Sahra ve aslında Kıble mescidinin olduğu yere girebileceğimiz dev demirden kapı kilitli. Erken gelmişiz; biraz bekledik daracık sokakta, insanlar omuz omuza kapının açılmasını bekliyorlar, bir kısmı salâvat getiriyor. İsrailli askerler benim sırt çantamda ne olduğunu sordular, bayrak var mı diye de yenilediler, hayret ettim doğrusu, niye ki diye sorunca, geçin dediler. Kapı’da üniformalı İsrail askerleri, içerde Filistinli görevli var, o gelenlerin Müslüman olup olmadığına bakıyormuş. İsrail’de erkekler 3, bayanlar 2 yıl zorunlu askerlik yapıyorlarmış.

·         MESCİD-İ AKSA’DA İSRA SURESİNİ OKUMANIN ŞÜKRÜ

Mescid-i Aksa denilen yer aslında 144 dönüm geniş bir arazi, burada Müslümanlar, Hıristiyanlar, Museviler ve Ermenilere ait mahalleler ve buralarda iki yüze yakın tarihi yapılar var. Bölgeler arasında keskin geçişler yok. Yani bir cami ve kilisesi yan yana görebilirsiniz.

Giriş kapının iki tarafında abdest alınacak mekânlar var, köşelerde de minareler. Ve dört tarafı medreselerle çevrilmiş, yani alan tam bir eğitim öğretim kampüsü gibi işlev görmüş ve hala da görmekte.

Kubbetu’s-sahra’ya giden taşlık ana yolun etrafı ağaçlarla çevrili. Tam bu sırada hoş bir ses ezan okumaya başladı. “Essalatu hayrun mine’n-nevm demeyince” sordum, bu teheccüd namazı kılınması için uyarıymış. 04.24 de sabah ezanı okunacak deyince, Kubbetu’s-Sahra yanından geçerek İlk Mescid’e yürümeye başladık. Kubbetu’s-Sahra’dan yine merdivenlerle inerken sizi güzel bir şadırvan karşılıyor, ikisinin arasında, biraz yer altında kalmış, etrafı demirlerle çevrilmiş su havuzunun, taş oturaklar var. Malum buralar da yaygın olan mezhep şafilik ve kısmen de Malikilik varmış, durgun su da abdest almak bu mezheplere göre normal, ama Hanefiler için biraz sıkıntı olabilir, dolayısıyla burayı bizimkiler yapmış olabilir dedim. Çünkü Yemen de abdest almak için bu birikintisi olan bir havuz gibi yerden yalın ayak geçmeniz gerekiyor, durgun sudan da abdest alınabilir, siz çeşmeden alsanız bile geri dönüşte bu sudan ya da kenardaki küçük yerlerden cambazlık yaparak geçmeniz gerekiyordu.

Evet bu şadırvan Selahattin Eyyübi’nin isteğiyle Melik Adil tarafından inşa edilmiş, en son bakımını Sultan Süleyman yapmış. Museviler içinde önemli, bu mukaddes alanda ayak basmamaları gereken bir yer varmış, burası olabilir diyorlarmış. Bu da bana Bursa ulu cami içindeki şadırvan ve hikayesini hatırlattı doğrusu. Hemen orada bir abdest tazeleyip mescide öyle girelim dedim.

İLK KIBLEMİZ: Mescid-i Aksa (içindeki Kıble mescidi ve Kubbetu’s-sahra) niçin biz Müslümanlar için bu kadar önemli diye sormayacaksınız sanırım. Malumunuz Hicretin birinci yılında (M. 622), Medine'de peygamberimiz ve Müslümanlar yaklaşık on (veya on yedi) ay boyunca Mescid-i Aksa'ya yönelerek namaz kılmışlardı. Yürüyüş esnasında edindiğim ve tazelediğim bilgileri de vereyim sizlere. Ama "Kulunu (Muhammed'i) bir gece Mescid-i Haram'dan (Mekke'den), kendisine bir kısım ayetlerimizi göstermek için, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa'ya (Kudüs'e) götüren Allah'ın şânı ne yücedir. Doğrusu O, işitir ve görür." (İsrâ:17/1) ayetini burada okumak en büyük ideallerimden biriydi, bunu da gerçekleştirdi Rabbim, şükürler olsun.

Bir de burada olup namaz kılmak peygamberimizin müjdelerinden birisini içeriyor, o açıdan da burada namaz kılıp, İsra suresini okumanın şükrü ve onurunu nasıl izah edeyim bilemem. Zira Peygamberimiz, malum olduğu üzere  "Yolculuk ancak şu üç Mescid'den birine olur: Benim şu mescidime (Mescid-i Nebevî), Mescid-i Haram'a ve Mescid-i Aksa'ya."  Bu hadis etrafında Mescid-i Aksa, Mescid-i Nebevî ve Kâbe ile birlikte üç harem bölgesinden biri olarak kabul edildiği için "Harem-i Şerîf" adını da alması önemlidir. İkisini ziyaret edip de 3. Gönlünü kırmak olur mu hiç. Aslında ileride bahsedeceğim üzere İbrahim Mescidi de 4. Önemli haremimiz, gönülden ve gözden ırak olan, resmen İsrail askerleri tarafından işgal altında tutulan, tel örgülerle çevrili ve sankı sıkı korunan bir bankaya girer gibi demir döner kapılardan geçerek ulaşılan Halil İbrahim feyzini ve bereketini yaşadığımız mescidimizden muhakkak bahsetmem gerek.

 Sahire (Herod’s) kapısından alana girince altın sarısı kubbesi ve sekizgen köşesiyle karşılıyor bizleri: Kubbetu’s-Sahra mescidi. Morya tepesi diye nitelendirilen Musevilerin Tapınak Tepesi dedikleri yer de burası. Bu nedenle Hıristiyanlar tarafından bir süre mezbelelik olarak kullanılmış, Roma imparatorluğunun resmi din olarak kabul etmesiyle birlikte ve sonradan Bizanslılarca kutsal yer; Beytu’l-makdis olarak önem kazanmış yeniden.

Teolojik tartışmalarla, cismen mi, bedenin mi, hangi katta hangi peygamber ile karşılaştı, önce namaz kaç rekattı, sonrasında kaça indi gibi pazarlıkçı bir sunum yerine aslında her gün her mümin ve müminenin şahsında beş vakit miracı gerçekleştirmesinin somut simgesi işte burada. Peygamberimizin miraç’ın gerçekleştirdiği yere yapılan kubbetu’s-Sahra mescidi pırıl pırıl ve Türk çinileriyle parlayan kubbesini görünce kapıdaki gerginlik yerini büyük bir huzura bırakıyor. Burayı bir sonraki yazıda anlatacağım nasipse.

Kubbetu’s-Sahra’nın yanından geçerek hemen yanındaki Kıble Mescidi karşımızda duruyor, emanet selat ve selamları iletiyoruz peygamberimize. Hz. Ömer h.638  Kudüs'ü fethedince, Bizans imparatoru I. İustinianos'un (hd 527-565) yaptırdığı bazilikanın parçalarını görünce, tıpkı peygamberimizin bahsettiği gibi demesini hatırladım. İlk Mescid’in buraya yapılması Hz. Adem’in çocukları, Hz. Davud ve oğlu Süleyman, hz. İbrahim dönemine kadar götürülmektedir. Özellikle Museviler, Hz. Süleyman’dan Hz.Musa’ya intikal ettiğini söyledikleri ve Tabut-u Sekine dedikleri Ahid sandığının bu mescide olduğunu düşünürler. Tevrat’da bunun içindedir,  derler. Tarihi, ilk dönemlere kadar gider. Hz. Süleyman tapınağının bir parçası olduğu iddia edilen Batı (ağlama) duvarı Museviler için son derece önemli bir ibadet yeridir. Aslında bu duvarın bir tarafı Museviler için; diğer tarafı da peygamberimizin Burak isimli binitini/atını buraya bağladığı için önemli, duvarın iki tarafında da iki gelenek müntesipleri dua ediyor. Roma ve Bizans dönemi ile Kudüs bir Hıristiyan şehri haline gelmiş, kıyamet kilisesi bu dönemde yapılmıştır. Hz. İsa’nın çile/haç yolculuğuna başladığı Doğuş Kilisesi ile Kıyamet/resurrection kilisesi arasında her yıl farklı mezheplere ait Hıristiyanlar buraya hacı olmaya geliyorlar.  Üç ibrahimi gelenek de haşr’in burada olacağını düşünüyor.

Bunlardan da bahsedeğim ama Hz. Ömer’in burayı görünce hemen tanıması, basit bir mescid yaptırması önemli. Aslında strateji savaşları her dönem etkili, dönemin Kudüs Patriği Hz. Ömer’i önce Kıyamet kilisesine götürüyor, o da burasının olmadığını söylüyor, mekanın camiye çevrilme riskini engellemek için hemen yanında bir yerde namaz kılıyor, Ömer mescidi burası aslında.

 

Daha sonra Patrik, Hz.Ömer’i Davud dağına götürüyor, yok burası da değil diyor, şimdiki kıble/Cuma mescidinin ve Kubbetu’s-Sahra’nın bulunduğu yere getirince, hah tam olarak peygamberimizin anlattığı yer burası diyor. Hemen derme çatma da olsa bir mescid yapılmasını istiyor. Bütün İbrahimi geleneğin barış ve huzur içinde yaşaması için bir ahitname imzalıyor, darusselam ismine uygun olarak. Çünkü Kudüs Rabb’in şehridir. Burası hem Müslümanların hem Hıristiyanların hem Yahudilerin inançlarını özgürce yaşayabilecekleri bir şehir olmalıdır” [1]

Bugün mescidin sağ yanında da Bizans dönemine ait parçalar duruyor, İslam Müzesi diye nitelendirilen yerin geniş avlusunda. Camii anlamında ilk mimari yapı Emevîlerce yapılmış, ahşap yerine taş kullanılmış. Ana yapının sol tarafından merdivenlerle inilen ve Mervan Mescidi diye anılan yer ve oğlu tarafından devam ettirilen inşaat Kubbetu’s-Sahra inşasıyla devam etmiş. (m.715)

 Ana kapı pırıl pırıl parlıyor, burası önceki dönemleri de gösteren motiflerle süslü. Üç dikine doğru ayrı bölümden oluşmuş, tavanlara baktığınız zaman bunu görebiliyorsunuz. İkisi oldukça güzel işlenmeler, kıble duvarı ve mihrabında altın kaplama mozaikler var. Fatımi, Eyyubi ve Memlüklü dönemlerini baskın olarak gözüküyor. Aslında Büyük Selçuklu devleti de burayla ilgilenmiş, Sultan Alpaslan’ın yeğeni Selçuk Bey'in oğlu Aslan Yabgu'ya bağlı Türkmenler, Atsız beyin komutasında Kudüsü ele geçirmişler. Daha doğrusu ele geçirmelerine de gerek kalmadı desek yeri; çünkü  Fatımilerin Kudüs valisi Türk kökenliymiş, I073 yılında kan dökülmeden eman karşılığı şehri teslim etmiş. Sonraları Artuklu beyliğini kuran güzel insan burayı hizmete kendini adamış, burada da vefat etmiş. Başta medrese olmak üzere bir çok eser de kazandırmış. Kudüs başkent olmak üzere bir süre burada Türkmen beyliği de kurulmuş. Şimdiki Zekeriya mihrabı altında Selçuklu zamanında yapılmış tamirata dair kitabe de varmış, ama Ürdün hükümeti açığa çıkarılmasına müsaade etmemiş.

Mescid birçok deprem geçirmiş ama her dönem Müslüman yöneticiler burayı yeniden inşa etmeyi, bakım ve onarımını yapmayı temel vazife edinmişler. Abbasiler ve fatimiler de  bu süreç devam etmiş.  Ama burada özellikle belirtmek istediğim nokta, Fatimiler burayı ele geçirince Hıristiyanları kılıçtan geçirmişler, onlar da bir süre sonra şehri alınca (1099) Mervan mescidinin bulunduğu yeri at ahırı olarak kullanmışlar, hala taşlarda atların bağlandığı yerlere ait demirler duruyor. Mescidi de Tapınak Şövalyeleri Kıraliyet Sarayı adıyla merkez olarak kullanmış. (1119)

Selahattin Eyyubi, şehri Tapınak şövalyelerini elinden tekrar alır, Mescidi yeniden imar eder. (1187) Nurettin Zengi tarafından yaptırılan ama ona yerleştirilmesi nasip olmayan harika ağaç işlemeli mihrap Selahattin tarafından mescide konulur. Mescidin radikal bir Yahudi tarafından kundaklanması (1969) bu minber yandı. Bir diğer örneği İbrahim Mescidinde olan mihrabı içinde Türk ustalarında bulunduğu bir ustalar gurubu tarafından Amman’da uzun süre içinde yapıldı. Ceviz ağaçları uzun bir hazırlık sürecinden sonra Türkiye’den gönderildi. Montajı on iki gün süren bu minber üç bin parçadan oluşmuş.

1516 da yavuz sultan selim tarafından Osmanlı yönetimine geçer, oğlu Sultan Süleyman kadim şehre önemli bakım yaptırır, etrafını surlarla çevirttirir. Sur üzerinde 24 burç  varmış. Mescid-i Aksa'nın kapıları rolü de gören yedi ana kapısı şunlar: Amud, Esbat, Meğâribe, Nebi Davud, Halil, Sahire ve Yeni kapı. Mescidi bir dolaştıktan sonra oturup isra süresini okumaya başladım, tam bu sırada sabah ezanı okundu.

 

Sünneti kıldıktan sonra tekrar sureye devam, şükür etmenin en iyi yolu Kur’an okumak çünkü. Ardından farz kılınıyor, 2. Rekatta şafi mezhebine göre kunut duaları okunduğunu unutmamam lazım derken, şak diye herkes secdeye gitti. Zaten burayı görmenin heyecanı var, secde ayeti var diye bizde biraz geriden imamı takip ettik, kalktık ve devam etti birkaç ayet daha. Yani ne olur ki, secde ayetinde bitirse ve rukuya gitseydik ki! Türkiye’den, Endenezya ve Malezya başta olmak üzere bir çok farklı ülkeden insan var; buranın maddi ve manevi iklimine adapte olmaya çalışıyor.  Malum farz sonrası tesbihat bireysel, kolektif yok. O da bir tuhaf oluyor, oysa epey Amman ve Sana’a da yaşamış biri olarak hala alışamadım, kültür hakkaten çok belirleyici, o güzel sesiyle müezzin tesbihat yaptırsa bir de sonrasında sure okusa diyorum içimden. İmamın sesi o kadar etkileyici gelmedi nedense. Ana kapıdan çıkıyoruz, Kubbetu’s-Sahra pırıl pırıl, bizleri selamlıyor. Hemen otele geçip, biraz istirahat ve tekrar geri gelip Cuma için dönmek gerek. Artık yolu da öğrendik nasılsa. Ve’s-selamu meni’t-teba’l-Huda

Devamı: Mescid-i Aksa’nın diğer önemli mekanı Kubbetu’s-Sahra, Mervan Mescidi.



[1] Başbakanlık Osmanlı Arşivleri, Kilise Defterleri, Kamame Defteri, No:8’de muhafaza edilen Hazreti Ömer’in Kudüs Emannamesi:“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Bu sözleşme, müminlerin emiri ve Allah’ın kulu Ömer tarafından İliya halkına verilen bir emandır. Onların canlarına, mallarına, kiliselerine, haçlarına, yerleşik ve göçebe olan bütün fertlerine verilen bir teminattır. Kiliseleri mesken yapılmayacak, yıkılmayacak ve kısmen dahi olsa işgal edilmeyecektir. İçindeki kutsal eşyalara dokunulmayacaktır. Mallarına el sürülmeyecektir. Kimse dinî inançlarından dolayı zorlanmayacak, kendilerine asla zarar gelmeyecek ve yurtlarına Yahudiler iskân olunmayacaktır. Buna karşılık onlar da cizye vereceklerdir. Bunlardan kim yurdunu terk etmek isterse, gideceği yere kadar mal ve can emniyeti sağlanacaktır. Yurdunda kalmak isteyenler ise, güvende olacaklardır ve cizye vereceklerdir. Dileyen Rumlarla gidecek, dileyen de toprağına dönecektir. Hasat elde edinceye kadar onlardan bir şey istenmeyecektir. Bu, Allah’ın Resulü’nün, halifelerin ve müminlerin Kudüs halkına verdiği güvenlik ahdidir. Cizye ödedikleri müddetçe geçerlidir. Şahitler: Halid bin Velid, Amr bin As, Abdurrahman bin Avf ve Mu’aviye bin Ebi Süfyan, hicri 15 yılında hazırlandı ve yazıldı.” 

Kategori: 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 29.03.2017 - 14:18 -316-
Bu sayfayı paylaşın :