Malazgirt ve Büyük Taarruz zaferlerini Anadolu'nun yurtlandırılması ve Anadolu rönesansı bağlamında okumak

-A A +A

MEVLÜT UYANIK
Prof.Dr. Hitit Üniversitesi

Giriş: Ağustos Türk’ün zafer ayıdır. 26 Ağustos 1071 Malazgirt, Otlukbeli (1473), Çaldıran (1514); Mercidabık (1516), Mohaç (1521), Kıbrıs (1571), Sakarya (1921) ve Büyük Taarruz zaferleri hep ağustos ayı içinde oldu. Malazgirt zaferiyle  Anadolu, Atayurttan getirilen temel değerlerle vatan kılındı ve Anayurt oldu. Yine aynı gün de yani 26 Ağustos 1922 günü Anadolu’yu işgal etmeye çalışan güçlere karşı başlatılan Büyük Taarruz 30 Ağustos günü zaferle sonuçlandı.

Selçuklu, Osmanlı devletinin kültürel ve siyasal birikimiyle yeni devletimiz Türkiye Cumhuriyeti’nin temelleri Anadolu’da atıldı.  “Geçmişi olmayanın geleceği olamaz” diyerek Malazgirt zaferinin kutlanması bir devlet törenine dönüştürülecek gibi. Özellikle Cumhurbaşkanımızın katılımıyla yapılacak törenlerin tıpkı Çanakkale törenleri gibi devamlı yapılacağı açıklandı.  Tarihte kurulan 16 Türk devletini temsil eden askerler ve mehter takımının gösteri yapması Anayurttan önceki Atayurt birikimimizin sembolü olması; Anadolu kapısının anahtarı temsili olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’a verilmesi önceki ve bugünkü birikimi göstermesi açısından önemlidir. Ayrıca  son zamanlarda Anadolu’nun Türkleşme  ve İslamlaşma sürecini ve/ya Türk kavramını devre dışına itmeye çalışmaların da beyhudeliğini de ortaya çıkacaktır

I Dünya savaşı sonrasında jeo-politik olarak stratejik konumu bin yıl öncesine dayanan Anadolu merkez alınarak yeni bir devlet kuruldu, ama aslında bunun siyasi ve fikri temelleri 1908 tarihi itibarıyla zaten atılmıştı. 1789 Fransız ihtilaliyle dünya sosyo-politik yapısı monarşiden Cumhuriyeti, dinsellikten sekülarizm ve laikliğe, krallıktan cumhuriyete geçişe başladı. Osmanlı devleti de bu değişikliklere üç tarz-ı siyaset (Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük) ile uyum sağlamaya çalıştı. Farklı içerikleriyle ortaya çıkan bütün fikirler ve bu akımlar, mahiyet ve hüviyet ilişkisindeki sorunları çözmeye yönelikti. Yeni durumlara uyum  politikalarının en sonuncusu yani Türk(cü)lük merkeze alınarak Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.

Eski Yunanca ‘Anatole’dan gelen ‘Anatolia’, Doğu ve Doğulu anlamlarında ‘‘güneşin doğduğu yer demektir. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus-devlet milliyetçiliğini üzerine kurduğu milli kimlik ve aile tanımına uygun bir okuma yapılarak Ana+vatan ve ana+dolu şeklinde Türk milli kimliğinin benimsenmesinde, devlet baba ve Anadolu imgesi özdeşleştirilmiştir.  Yeni bir ulus devlet oluşturmak ve yeni bir kimlik olarak Türklük tasavvurunu inşa etmek için ortaya çıkan resmi öğreti ve sivil Mavi ve İslamcı Anadoluculuk bu bağlamda önemlidir. Bu öğretiler, Anadolu’yu merkeze alan ortak bir vatan duygusunda birleşir.

Sivil öğreti olarak Anadoluculuk zaman içinde evrilerek birbirleriyle çatışan iki akıma dönüştü. Bunlardan biri Mavi Anadoluculuk, 1940’lı yıllarda resmi politikalarla Hasan Ali Yücel özelinde kurduğu gerek kurumsal gerekse de kişisel bağların da etkisiyle şekillendi. Mavi Anadolucuk hareketinin laik ve batılılaşma ile modernleşmeyi özdeş gören söylemine karşı, ‘kültür temelli bir milliyetciliğe/gelenekçiliğe ve muhafazakarlığa‘ dönüşen muhafazakar Anadoluculuk diyebileceğimiz bir söylem geliştirildi. Ali Fuad Başgil, Mümtaz Turhan, Nureddin Topçu gibi alimlerin oluşturduğu muhafazakar Anadoluculuk anlayışı,  1923-1925 arasında Mükrimin Halil Yinanç ve ekibinin çıkardığı Anadolu dergisi etrafında oluşan Türkçü veya Etnik Anadoluculuk tasavvurundan farklıdır.  Velhasıl Türkiye’nin kuruluş dönemde yaşanan sorunları ve bunlara üretilen çözüm önerilerini, bunların aralarındaki farkları analiz edersek, günümüzdeki çatışmaların ve ayrışmaların da nedenlerini bulabiliriz.

1.    Türkiye Cumhuriyeti Kuruluş Dönemi ve Anadoluculuk Felsefesi

Yeni bir ulus devlet oluşturmak ve yeni bir kimlik olarak Türklük tasavvurunu inşa etmek için ortaya çıkan fikir akımları ana hatlarıyla şöyledir:

Modernleşme süreciyle birlikte Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük/Turancılık olmak üzere üç temel ideoloji savunulmuş; ulus-devletin kurulmasıyla birlikte radikal Batılı seküler modern kimlik bağlamında Türk milliyetçiliği resmi ideoloji olarak benimsenmişti. Tek parti ve millî Şef İnönü döneminde (1923-45/50) Kemalizm nitelemesiyle resmî ideolojiye dönüştürülmeye çalışılmıştır.  Bu durum,  Atatürkçülük olarak 1980 sonrası Türkiye’sinde yeniden tanımlanmıştır.

Buradaki hareket noktası Nutuk’taki Milliyetçilik (CHP’nin 2. Oku) kültürel ve mekânsal/Anadolu milliyetçiliktir, yani mevcut sınırlar içinde millî aidiyeti tanımlar.  Çünkü 1789 Fransız ihtilali sonrasında değişen yeni dünya paradigmasında ulusçuluk ve laiklik temel alınmış, Türkiye Cumhuriyetini kuran elit kesim de, son dönem modernleşme projelerini bağlamında gelinen noktada bir “Türk Milleti” oluşturmanın gerekliliğini görmüşlerdir. Çünkü 11.yüzyıldan itibaren müslümanlaşan Anadolu’da toplu din değiştirmelerle melez Anadolu Türklüğü oluşmuştu. Moğolların istilası ve geri çekilmesi, 19.yüzyıldan itibaren Kafkas Müslüman halkların göçü, Balkanları kaybetmemiz üzerine bölgede yaşayan Türkler yanı sıra Arnavut, Boşnak ve diğer Müslüman birimler Anadolu’ya yerleştiler. Bölgenin kadim halklarından olan Arap ve Kürtleri de düşünülünce Türkiye Cumhuriyeti, Anadolu mozaiğinden yeni bir millet tasavvuru oluşturmak üzerinde duruldu.

  Yeni devletin kurucu eliti,  Anadolu’yu vatan kılıp, fiziki ve siyasi sınırları olarak belirleyip, Anadolu’yu Türk milli kimliğinin merkezine yerleştirdi. Velhasıl ister Kemalizm,, ister Atatürkçülük olarak evrilsin Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundaki temel fikri,  Anadoluculuk idi. Burada Türk  kimliğinin  Osmanlı  yorumundan  Anadolu  yorumuna  geçişi süreci, Cumhuriyetin ilanı sonrasında gerçekleşecek yeni kimliğin en belirleyici öğesi olarak işlenmeye çalışılmıştı. Diğer bir ifadeyle 1. Dünya savaşı sonrasında kurucu elit Anadolu’yu vatan olarak benimsedi; modernleşme ile batılılaşmayı özdeş gören kültürel dönüşümlerle ve kurumsal reformlarla sivil anlamda da bir „anayurt“ oluşturmak istedi. Kitle duygularını ve kolektif değerlere prim vermeyen, yeni bir değerler demeti etrafında oluşan bir zihniyet devrimini önceledi. Bu nedenle de Kurtuluş Savaşı sırasında kullandığı dinsel temaları ulus-devletin kuruluşu sonrasında aşama aşama terk ederek resmi bir milliyetçi söylem oluşturdu. Velhasıl Mavi, İslamcı ve Türkçü Anadolucuk gibi sivil, bazılarının Kemalizm dediği resmi söylem de dahil olmak üzere ümmetcilik/İslamcılık hariç diğer arayışların hepsinin ortak paydası Anadolu jeo-kültürel yapısını yeniden okumak üzerine kuruludur.

Işte tam bu noktada 26.Ağustos 2017 tarihi bu anlamda bir değişim ve dönüşümü işaret edebilir. Çünkü artık Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın himayesinde „geçmişini bilemeyen geleceğini bilemez“ sloğanıyla kutlanacağı açıklandı. Tarihte kurulan 16 Türk devletini temsil eden askerler ve mehter takımı gösteri yapacak. Anadolu kapısının anahtarı temsili olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’a verilecek.  Bu etkinliğin bana göre önemi,  İslamcılık ve/ya Ümmetcilik adına Anadolu Türklüğü ve Anadolu Milliyetçiliğini devre dışı bırakmaya çabalarının beyhudeliğini göstermesidir. Bunu Nurettin Topçu’nun Anadolu milliyetçiliği tasavvuruyla biraz daha açalım.

2.    Nurettin Topçu’ya Göre  “Anadolu milliyetçiliği”  ve Anadolu Rönesansı

 Öncelikle Millet dini, onun ahlâkını, örflerini ve kalbini yoğurmuş, Türk-İslâm medeniyetine yön ve kaynak olmuş İslâm dinidir. Büyük vatan Anadolu toprağıdır. Soyumuz, Oğuz çocuklarının, Anadolu’nun dokuz yüz yıllık tarihi içinde bu topraklarda kaynaşmalarla eriyip aslını kaybetmeyen Türk soyudur. Dilimiz bu ülkede yüzyıllar boyunca devam edegelen tarihî olgunlaşma içinde varlık kazanan müşahhas ve zengin Türk dilidir. Ferdî isteklerin icadı olan mücerret ve hayatsız dil, millî dil olamaz. Eğer bir yeniden rönesans gerçekleştirilecekse, bu coğrafyaya  yani Anadolu’ya özgü bir ‘‘yeniden doğuş’’ ile mümkün olabilir.

Topçu’ya göre “her Rönesans hareketinde “aklın saltanatı, hür düşünce ve aşka teslim oluş” vardır. Aklın yükseliş devirleri, insanlığın hidayet ve Rönesans devirleriyken; aklın düşüş devirleriyse “ilmin de, idealin de, ahlâkın da uçurumlara yuvarlandığı karanlık devirlerdir.” Hür düşünce, Rönesans hareketinin hayat verici nefesidir.” Dolayısıyla Felsefe/siz olmaz; çünkü felsefe, bize aklın kullanılmasını öğretir. Ahlâkımızın sanatkârı felsefe olacaktır.  Aynı zamanda siyasî nizamın da yapıcısı olduğu için insanımızın içinde bulunduğu karamsarlıktan ve uyuşukluktan kurtaracaktır. Böylelikle dinî inançların da rafine hale gelmesi felsefeyle sağlanabilir.  Felsefe, hürriyetimizin de hayat kaynağı olduğu için hayatımızın yönünü tayin eder. Velhasıl Anadolu Rönesans’ının  kaynaklarından birisi olan felsefe, dünyamızı idare eden tekâmül prensibine, aklın mükemmel işleyişini düzenleyen metotlu düşünme prensibine, Anadolu sosyalizmine, ahlâkımızın temelini teşkil eden İslâm ruhçuluğu ve şahsiyetçiliğine bağlı olmalıdır.

2.1.       Malazgirt Zaferi: Anadolu Rönesansının Başlangıcı

1071 Rönesans’ımızın Selçuklular tarafından başlatılmasına işaret etmesi nedeniyle çok önemlidir. Topçu, milli tarih başlanğıcı olarak bir Malazgirt Savaşı Destanı yazmak ister. Destanlar önemlidir, zira bir milletin ortak değerler etrafında bütünleşmesinin ifadeleridir. Destanlar bu anlamda kolektif hafızalarımızdır.  Oğuzların Kınık Boyunun kurduğu Selçuklu devletleri (Büyük ve Anadolu) işlevini tamamlayınca bu sefer Kayı boyu aynı geleneği yeni bir devlet olarak Osmanlı ile devam ettirdi.

Nurettin Topçu’ya göre, yeniden doğuş/rönensans için  Malazgirt Savaşı ile Anadolu’da milli tarihi başlatan Selçuklu’yu anlamakla gerçekleştirelebilir. Topçu bu bağlamda ‘‘nasıl İtalyanlar eski Yunanı örnek aldılarsa, biz de felsefesi ve mimarisiyle Selçukluyu örnek almalıyız‘‘ kanaatindedir. Çünkü İslam medeniyeti bu devletle birlikte Türk-İslam medeniyetine dönüşmüştür. Aslında Rönesans’ı insanlığın yaptığı her ‘‘iman hamlesi’’dir ; çünkü fizik dünyayı bilip, oradan metafizik/manevi değerler oluşturmaya yöneliktir. Bu bir ‘‘kendimize dönüş’’ hareketidir. Bunun için Anadoluki bin yıllık İslam tefekkürünü yöntemli bir şekilde inceleyerek bir ilim zihniyeti oluşturmak gerekir. 

Evet „her milletin kendisine özgü bir hayat kaynağı vardır. Türklerde bu, İslam dinidir. İslamı kabul ederek milli bir toplum olabilmek için gerekli olan ideal birliğini sağlamışlar ve  Anadolu’yu 1071 yılında vatanlaştırmışlardır » der ama buradan bir ırkçılık çıkarmaz. Çünkü göçerlikten yerleşik düzene geçen Anadolu’nun Türkleşmesinden önce de buralarda ‘‘medeniyetler kuran tarihlerin çocukları’’ ve geleneklerini yok etmemişler, ‘‘maddi varlıkları büyük ölçüde onların maddi varlığı ile kaynaşmış ve onlarınkine ‘temessül’ etmiştir.

Resmi söylemin Selçuklu ve Osmanlı dönemini atlayarak yaslanmaya çalıştığı İslam öncesi kadim gelenekleri inceleyen Mavi Anadoluculuğa tam bu noktada eleştiriler getirir.  Yukarıda bahsettiğimiz üzere Oğuz Türkleri önceki Anadolu kültürlerine temessül ile oluşturduğu maddi sentezi ‘‘mükemmel bir İslam ruhu » ile sentezlemiştir. ‘Vatan’ kavramı da sentezin sonucudur. Yeni bir millet tasavvuru oluşturmak için manevi yapının işlevsel olduğu bir milli coğrafya gereklidir. Bu coğrafyada yaşanan kader/ tarih birliği milli bilinci oluşturur. Milliyetcilik denilen de bu vatan ve tarih birliğidir. İşte bu sebeple,  bu milletin doğuşu’nu milli mücadele sonrasına bağlamaya çalışmak tutarlı değildir. Çünkü Anadolu’yu vatan edinmemizin tarihi 1071’dir. 

Sonuç: Nurettin Topçu ve muhafazakar Anadolucular, Mekân’ın yani Anadolu’nun manevi gücüne vurgu yaparak mekânın ırkı millete dönüştürmesi üzerinde durmuşlardır. Anadoluculukta “vatan” fiziksel olduğu kadar ahlaki değerler sisteminin sınırlarını da çizmektedir. Bu değerler, dinî ve kutsal bir mekânı vatanlaştırmıştır. Aslında bu öğreti, resmi (Kemalizm) söylemine ciddi eleştiriler getiren ama aynı zamanda Türkçü/Turancı çizgiyle Mavi Anadolucuk arasında bir arayıştan oluşur. Anadolu’nun vatan olarak tanımlanmasıyla, reel politik gereği Ziya Gökalp’in dizelerinde özetlenen “Vatan ne Türkiyedir Türklere, ne Türkistan Vatan, büyük ve müebbet bir ülkedi Turanr” açmazlarından da kurtulmak istenir. Turan fikrinin yerine gerçek vatana (Anadolu) dönüşümün anahtarı olarak tarihsel bilincin oluşumuna dönük kültürel bir hareket başlatılmıştır. Böylce Turancı ve Gökalpçi bir Türkçülüğe karşı oluş ve İstiklal Savaşı cephesinde birleşen Anadolu merkezli dini ve felsefi bir milliyetçilik ortaya konuldu. 

Şimdi tam bu noktada itirazi kaydımızı koyalım:  Sınırları belirlenmiş bir vatan fikri, Turan fikrinin reddi  olarak görmeyi gerektirir mi? Veyahut Ziya Gökalp, Türk ve Müslüman kimliğini koruyarak muasır medeniyet seviyesini aşması reel politik gereği ortaya koymuş olamaz mı? Nitekim Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini belirleyenlerden birisi olan Yusuf Akçura Üç Tarz-ı Siyaset adlı eserinde  Türk kavramının içeriğini, Müslüman olan ve olmayan Türk boylarının yanısıra farklı ırkların kültürel gelenek içinde nasıl sentezlendiğini açıklamaktadır. Velhasıl Gökalp, Turan fikriyle  uzak hedef olarak Selçuklu ve Osmanlı öncesindeki kadim geleneğe vurgu yapıp, mevcut diğer Türk Devletleriyle fikri, iktisadi ve siyasi çatı birliktelikler aramayı ihmal etmemeyi de istemiş olabilir. Her durumda Anadolu anayurttuğumuz, bir ayağımız daima burada; diğer ayağımız ise dünya üzerinde olacak bir tasavvur içinde olmak gerekir. Bunun için de 26 Ağustos Malazgirt, 30 Ağustos Büyük Taarruz zaferlerini tarihsel ve kültürel sürekliliğimizin sembolleri olarak kutlamak son derece önemlidir. 

(Kaynakça açıklaması: Bu yazı, 26-28 Ekim 2017 tarihlerinde Dumlupınar Üniversitesi’nin evsahipliğinde düzenlenecek olan 2. TÜRK İSLAM SİYASİ DÜŞÜNCESİ KONGRESİ'ne sunulmak üzere hazırlanan “Türkiye Cumhuriyeti Kuruluş Dönemi ve Anadoluculuk Felsefesi -Nurettin Topçu ve Aksiyon Felsefesi Merkezli Bir İnceleme-" isimli bildiri taslağından oluşturulmuştur. 

Kategori: 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 24.08.2017 - 17:39 -721-
Bu sayfayı paylaşın :