Matüridi'nin Düşünce Sistemi ve Kur'an Yorum Yönetimi

-A A +A

2. BÖLÜM

     Maturidi’nin düşünce hayatını, düşüncenin sürekli gelişim ve değişimini, içinde bulunduğu koşullara göre birtakım özellikler kazanarak varlığını sürdürmesini, O’nun, canlı ve hareketli bir düşünce yapısına bağlayabiliriz. O’na göre, düşünce kültürle beslenir, ama kültürün geleceği de düşünceye bağlıdır.

     Şu değişmez bir gerçek ki, tarihi çizgide ki doğruları kaybetmeden bir yenilik ve gelişim arayışı içerisinde olmak, çağdaş ve medeni toplum olmanın vazgeçilmez bir özelliğidir. Bu bakımdan, dini ve fikri hayatımıza, belki bu gün daha fazla ışık tutabilecek olan Maturidi’den faydalanma zamanı gelmiştir. Hatta geç bile kalınmıştır. Öyle ki Maturidi, hem Türk dünyası hem de İslamiyet için çok faydalı ve ufuk açıcı çalışmalara imza atmış önemli bir mütefekkirimizdir. O, aslında, fakih ve müfessir kimliğinden daha çok, kelamcı kimliği ile takdir edilen bir şahsiyettir.

     Öncelikle şu hususu da belirtelim ki, Türklerin kolay Müslüman olmaları hususunda Maturidi’nin hizmetini asla küçümseyemeyiz. Ayrıca Türklerin Müslümanlığı kabulü, Türkler’den çok Müslümanlar için faydalı olmuştur. Türkler, bu dinin sadece Araplara has bir din olmasını, belli bir ölçüde, önleyip bir dünya dini haline gelmesinde çok önemli katkılar sağlamışlardır. 

     Türkler dini düşünce hayatında “halk zahitliği” ve “halk mistikliği” olarak nitelendirilebilecek alanı ön planda tutup, dini hayatlarında “ilham” ve “sezgi” yerine “kalb”in önemini vurgulamışlar ve böylece Kur’an a “kalbi bir bakış” la yönelmişlerdir.

     Yeni Müslüman olmuş bir toplum olarak, Türkler’in öncelikleri, itikadi ve ameli konular olmuştur. Böylece imam ve müctehitlerin, ilk önce bu yönde yorum ve düşünceler beyan etmeleri nedeniyle, bilinen meşhur mezheplerin oluştuğu görülmektedir. Bu bağlamda Hicri II. asrın ortalarında vefat eden büyük alim Ebu Hanife (ö.150/767), “Fıkhu’l Ekber” adlı eserini yazmış ve bu eseri hem “akaid” hem de “fıkıh” konularını içermiştir. Bu durum, o dönem düşünce hayatı için örnek teşkil etmekteydi.  Maturidi, Türk-İslam dünyası adına düşünme ve düşünme metodunu oluştururken Büyük İmam Ebu Hanife’yi adım adım takip etmiş ve onun görüşlerini rasyonalize etmeye ve felsefi bir zemine oturtmaya çalışmıştır. O’nun, Ebu Hanife de olduğu gibi,  Kur’ an anlama metodu da Hicaz ekolünden, daha doğrusu Medine ekolünden, farklılıklar göstermektedir.

     Çünkü Arap olmayan ve sonradan Müslüman olan bir toplumun şartları, ihtiyaçları ve sorunları ile diğerlerinin farklı olmasından ötürü, bu ihtiyaçları ve sorunları her zaman ”nakl”e baş vurarak çözmek kolay olmamıştır. Hatta mümkün bile olmamıştır denebilir.

Ayrıca Ebu Hanife’nin kültür çevresi olan Irak, eskiden beri ilim ve felsefenin geliştiği; çeşitli din mensuplarının bir arada bulunduğu bir kültür merkeziydi. Bu durumda, yeni dinin eski ve kökleşmiş kültürler karşısında tutunup varlığını devam ettirebilmesi ve sorunlarını çözebilmenin öncelikli yolu,  aklı kullanarak kıyas ve içtihada başvurmaktı. Matüridi de, Ebu Hanife gibi kendi kültür muhitinde aynı yöntemleri kullanmıştır.

Akıl ve İman: 

     Maturidi’nin, düşünce örgüsünde öngördüğü temel amaç “akla ve sağduyuya aykırı olmayan, Kur’an merkezli evrensel bir din anlayışı tesis etmek ve geliştirmektir.” Bununla elde edilmek istenen ise, kendi kültür ve geleneği ile bağlarını koparmadan, Müslüman olmayı ve kalmayı sağlamaktır. İmam’ın,  “Kitabu’t Tevhid” ve “Te’vilat” adlı eserlerine bakıldığında görülür ki  “akıl”  Matüridi nin düşünce sisteminin vazgeçilmezlerindendir. O’na  göre, vahyin anlaşılıp kavranmasına hazırlık için Allah, vahiyden önce aklı yaratmıştır. Büyük ihtimalle bu nedenle olacak ki,  “ aklı olmayanın dini yoktur” sözü, hükmi bir ilke olarak kabul edilmiş ve inanç kavramlarımız arasına girmiştir.    

     Matüridi, aklı ve önemini Mü’minun suresi 23/ 78. Ayetine dayanarak anlatmaya çalışır. Ayette geçen, işitme, görme sıfatlarının ardından gelen ve  “gönüller(kalbler)” diye meallendirilen “ef’ide,”  kelimesine, (tekili “fuad” olan kelimeye)  aklın fonksiyonlarını yükleyerek; akıl anlamı vermiştir. Maturidiye göre akıl, insan için göz ve kulak gibi, hatta bunlardan da önemli büyük bir İlahi lütuftur. Aynı zamanda insanda bulunan “en aziz şey”dir. İmam Maturidi, akla çok önemli bir fonksiyon yüklemekle birlikte, Kur’an harici haber ve duyuların bilgisinde olduğu gibi, aklın da bilgi elde edebilme gücü ve kapasitesinin sınırlı olduğunu kabul eder.                                                                                                          

      Nahl 16/78. Ayetinde “Sizi analarınızın karnında hiçbir şey bilmez iken (dünyaya) çıkardı. Belki şükrederler diye sizin için işitme, görme ve kalpler(düşünme kabiliyeti) veren de yine  Allah’tır.”  Şeklinde gelen ve  “gönüller” olarak mana verilen “el-efide(fuad)”  kelimesini, Matüridi, “kişinin yararına ve zararına olan hususları düşünüp, anlayıp, akletmesi “ olarak anlayarak; aklı, görme ve işitme organları ile birlikte,  bilgi edinme vasıtası olarak görür.(Bakınız,7/179)                                                            

     Maturidi, “imanı” bir akıl işi olarak kabul edip, bir yaratıcının varlığına ve birliğine “iman “ için “aklı” tek başına yeterli görmüştür. O halde, bir rasul/nebi sesi duymamış ve rasullerin geldiği bir dönem yaşamamış insanlar, yaptıkları fiillerden ve yapmadıkları ibadetlerden değil, “iman”dan sorumlu ve yükümlüdürler. Ancak dini ayrıntılar, bir nebinin risaletini ve açıklamasını, yani “nakli bilgiyi “ gerektirmektedir. Ona göre “şer’i” bilgi nakil ile, “dini bilgi” akıl ile bilinir. Ebu Hanife gibi Matüridi de imanı, teemmül ve tefekkür eden akıl ile yani kalb ile zihni bir tasdik, olarak ifade etmiştir. Ayrıca bunu mü’min olabilmenin yeterli şartı sayıp, dil ile beyan(ikrar) etmeyi bile, zorunlu görmemiştir.

      Amel İman İlişkisi:

     Farklı asırlar da yaşamış olan bu iki imam,  siyasi istismarları önlemesi açısından gerekli olan bir hususa, yani  “amel” ile  “iman” ilişkisini  “amel imanın bir parçası değildir,” diye ifade etmişler ve buna da oldukça bağlı kalmışlardır. Böyle bir hükmün olmaması durumu, özellikle hem sonradan Müslüman olanların zararına yorumlanabilecek, hem de İslam’a sonradan katılımları neredeyse imkansız hale getirebilecek düşüncelerin yaygınlaşmasına yol açabilirdi. Maturidi’nin yaptığı bu ayrım, işte bu mahsurların önlenmesi açısından önemlidir. Yapılmış olan bu ayrımın, sonradan Müslümanlığa giren Türkler için anlaşılır ve olumlu bir yaklaşım olduğu, daha sonra yapıla gelen “kelami” tartışmalarla doğrulandığı görülmüştür.   Matüridi nin bu konuya olan yaklaşımında ki anlayış, sadece siyasi ve sosyolojik boyutlu olmayıp; teorik ve teolojik boyutu da dikkate alan “akli” bir yaklaşımdır.

     Amel- iman bütünlüğünü savunan, bunun sonucu pek çok felaketlere, fecaatlere imza atan lafızcı anlayışın öncüsü Harici bağnazlığına karşı, amel-iman ayrımını ilk olarak Mürcie fıkası ileri sürmüştür.  Mürcie gibi Maturidi de, amellere (Allah’ın farz kıldığı ibadetlere) inanmakla, farz olduğunu bildiği ve inandığı halde yerine getirmemeyi; ayrı hükümlerin konusu olarak görmüştür. Ona göre Kur an da pek çok yerde iman edenlerin ve salih amel işleyenlerin, (atıf harfi olan) “vav” la bir birinden ayrılmış olması, aynı isim altında birleştirilmemesi, amellerin imandan olmadığının delilidir. Mü’minlerin farz olan şeyleri işlemeleri, iman etmiş olmalarındandır. Yoksa imanları, farz olan şeyi işlemiş olmalarından doğmuş, değildir. Bu kural, o gün için olduğu gibi, bu gün içinde, büyük günah işleyen herkesi tekfir eden ve amel-iman birlikteliğini savunan bağnaz “Selefi Zihniyeti” de geçersiz kılmaktadır.

     Vahiy, Vahyin - Kur’an Yorum Yöntemi :

     Matüridiye göre, dinde resul/nebi vahiyden önce gelmektedir ve vahiy ona göre gerçeklik (değer) kazanmaktadır. Çünkü dinin tebliğcisi ve bunun insanlar için yaşanır hale getiren kişiler, resuller/nebilerdir. Ayrıca nebilerin kültürü, kişiliği; içinde yetiştiği toplumun kültürel, ekonomik v.b. özellikleri de bu “şer’i” yapıya yansımakta ve vahyin o toplumun zihni seviyesine göre açıklanıp faydalı ve işe yarar hale gelmesi sağlanmaktadır.              

     Matüridi, dinin anlaşılması hususunda “vahyin” yanında “sünneti” de tabii olarak, özel bir yere koymaktadır. İkisini de “akıl” ile ilişkiler bağlamında ele almaktadır. Ona göre “Allah”ın kelamı” olan vahiy akılla, akılda vahiyle hiçbir zaman ve hiçbir durumda çatışmaz. O, çok önemsediği akla bir sıfat ilave ederek “akl-ı selim”(sağlam ve erişkin akıl) kavramını kullanır. Ayrıca bu aklın vahiy değeri taşıdığını da belirtir. Ancak bu büyük imama göre, tek başına “ne akıl vahyin yerini, ne de vahiy aklın yerini doldurabilir.”  Matüridi, ahlakta akıl,  amelde ise vahiy esas alınmalıdır, der. Bunun diğer bir ifadesi: ameli konularda  “vahiy ve sünnet  ağırlıklı;  itikadi ve ahlaki konularda” akıl” ağırlıklı bir sistemdir.  Ancak O’na göre, her durumda doğru ve güvenilir bilgi, delile dayanan, temeli sağlam olmak üzere akli ve nakli bilginin bütünlüğüdür. Maturidi, eserlerinde, delil olması için, müracaat etiği hadislerin ya da haberlerin sıhhati konusunda emin olmadığı zamanlarda:  “eğer sübutu kesin ise” şeklinde ihtiyati bir cümle kullanmayı ihmal etmemiştir.

Diğer Sayfalar İçin Tıklayınız...

 

Kategori: 

3 Comments

Okudum faydalanın. Teşekkür

Okudum faydalanın. Teşekkür ederim. Ülkemizde D.İ.Başkanlığı; Matüridi'nin Düşünce Sistemi Ve Kur'an Yorum Yönetimi konuşun da ne düşünüyor? Bu merakımı da sormadan geçemeyeceğim. ☺

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 19.01.2017 - 15:15 -762-
Bu sayfayı paylaşın :