Maturüdi'nin Din, Siyaset Kültürü Ve Yönetim Erki

-A A +A

5.    BÖLÜM

        Fıtratı itibarı ile sosyal bir varlık olan insan toplu halde ve güven içinde yaşayabilmesi için sosyal organizasyonlara ve kollektif kurallara ihtiyaç duymuştur. Bu da sonuçta sosyal ve otoriter kurumların oluşmasını meşrulaştırmıştır.        

     Rasulullah vefat ettiğinde, Medine’de, Müslüman halkın yönetimi konusunda, sahabeler arasında bir tartışmanın yaşanmış olması durumu, İslamda, Kur’an veya Rasulullah tarafından belirlenen bir “devlet yönetim biçiminin” yahut  “erk kullanımının” belirlenmemiş olduğunu gösterir. Mescidin sufasında (gölgeliğinde),  yönetim erkini kullanması amacıyla bir halifenin belirlenmesi için yapılan görüşmelerin sonucun da, Arap toplumunun tamamen o günkü kabile yapısına dayalı yönetim anlayışının etkisiyle, stratejik anlamı olan ama hiçbir şekilde din ile ilişkilendirilmemesi gereken bir çözüm üretilmiştir. Neticede toplum üzerinde siyasi ve sosyal ağırlığı ön planda ve mensubiyeti de Kureyş kabilesi olan  Hz Ebubekir, sevilen de bir kişi olarak halife seçilmiştir.

     İmam Matüridi bu seçimde ki siyasi tercihi içtihadi bir olgu olarak niteler ve Hz Ebubekir ile Hz Ömer’in seçilme biçimini de farklı nitelikte görür. Bu ve diğer benzeri farklılıklar meselesini de, şartların icabı olarak değişkenlik göstermesine bağlar ve bunun dini bir mesele olmadığına işaret eder.                                                                                                                   

     Aksi olsaydı, Allah cc,  bu meseleyi boş bırakmayıp, devlet yönteminin pratik yöntemini açıkça bildirirdi.  Ancak Kur’an’ın,  bu işe tamamen de ilgisiz kaldığını da düşünemeyiz. Kur’an, bu konuda genel ve temel ilkeler koymuştur. Bunlar: Adalet, Liyakat ve Meşverettir. Şu gerçeğin unutulmaması lazımdır; Hz Muhammed’in vefat etmesiyle, kendi uhdesin de bulunan sadece bir şey son bulmuştur. O da,  O’nun nübüvveti değil, devlet başkanlığıdır. Rasulullah’ ın kişiliğinde ebedi olarak temsil edilen unvanı din alanına ait olan “nübüvveti” dir. Geçici olan ise yönetim erkinin kullanılmasıdır.

     Bu gerçeğe aykırı olarak Şia, devletin yönetimini (imameti) inanç sisteminin bir parçası olarak kabul etmiş ve böylece kurallaştırıp, kurumsallaştırmıştır.  Ehl-i Sünnetin tamamı bunu konuyu rasyonel bir konu kabul edip insan tercihine bırakmıştır. Matüridi de Şia’nın bu kabulünü reddeder. O, bunu Din - devlet yönetim ayrımı ilkesine uygun bulmaz. Zira din gönüllülük esasına dayalıdır, oysa devlet, yapısı gereği zorlayıcıdır, der.

     Matüridi,  bu konuda Gaşiye suresi 21/22. Ayeti olan, “(Ey Rasul) onlara öğüt ver; Sen ancak bir öğüt vericisin (müzekkirsin). Sen onların üzerine zorlayıcı    (musaytır) değilsin.”  İle  Kafirun suresinde, “ …sizin dininiz size, benim dinim bana… “ diyen ayetleri bu konuda belirleyici bulur.Bunlara bağlı olarak, “ Hz Rasul, devletin davranış biçimi olan zor kullanımına  baş vurmaması yönünde ikaz edilmekte ve insanlar üzerine zor kullanmayı çağrıştıracak  davranışlardan uzak durması yönünde, uyarılmaktadır.” der.

      O’na göre: adalet, liyakat ve meşveret dışında, yönetim erkini elinde bulunduracak kişilerde bulunması gereken diğer iki özellik de şunlardır: Takva ve basiret. Ona göre: Takva: “Allah bilincini sürekli açık tutmak ve O’nun sürekli gözetim ve kontrolü altında olduğunu düşünmektir.” Basiret ise, “İnsanlar (halk) için en iyi olanı seçebilme yetisine sahip olmaktır.”

     Matüridi, Din-Mülk ayrımında şu ayrıntıyı da hatırlatır. Savaşı dinin değil, devletin varlığı ve devamı için lüzumlu olan bir gayret ve faaliyettir. Dinin çirkin gördüğü savaş, devletin varlığı için (dini olarak ta) zorunlu olabilmektedir. Savaş, küfrün (inkarın) karşılığı değil, zulmün karşılığıdır. Müslümanların, başka bir millete karşı düşmanlık yapıp savaş planlamasının sebebi, o milletin küfür üzere olması değil, insanlara karşı yapmakta oldukları zulmüdür. Bu konuya da, Bakara:193. Ayetinin sonu olan: “… artık zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.”  İlahi kelamını delil olarak ileri sürer.

      Maturidi’nin kendisi de,  Ebu Hanife gibi siyası otoriteye mesafeli durmuştur. Haksızlık yapan sultanları ikaz edip eleştirmeyi ihmal etmemiştir. Onun, kaynaklarda isminin çok fazla geçmemesi ve İslam dünyasında, hak ettiği şöhrete ulaşamama nedenlerinden birinin de bu olduğu söylenmektedir. Çünkü Sultanlar, kendilerini eleştiren ve icraatlarına meşruiyet kazandıracak görüşler beyan etmeyen alimleri hiç sevmemiş olduklarından, himayeyi hiç düşünmemişler bile. Hal bu ki hemen hemen aynı dönemde yaşamış olan, çağdaşı  İmam Eşari,  bu destek ve korumalardan fazlası ile yararlanmak sureti ile İslam dünyasında daha fazla tanınma imkanı bulmuştur. Öyle anlaşılıyor ki, Maturidi, vahiy,akıl ve Rasululla’ın sahih sünnetine dayanarak elde ettiği kendi doğrularını anlatarak, halkı aydınlatmayı,  Sultanların himaye ve desteğine, tercih etmiştir.

 Sonuç ve Tavsiyeler:

1.        Maturidi nin en özgün yönlerinden birisi, bilgi elde etme konusunu sistemli hale getirip, bütün çalışmalarını doğru bilgi üzerine inşa etmesidir.

2.        Bu açıdan Müslümanların medeniyet yarışında kadro dışı kalmış olmasının ve yaşadığımız felaketlerin sebepleri araştırılırken, bu sorunun bilgi boyutu yani bilgiye ulaşmada benimsenen yol konusu mutlaka gündeme alınmalıdır.

3.        Maturidi ,“ tevhid, risalet ve ahret inancının birleştiriciliği,”“ amel – iman ayrımı” ve  “şirk hariç hiçbir günah insanı İslam dairesinden çıkartmaz” ilkelerine bir de “din -    şeriat  ayrımı” ilkesini ilave etmiştir. O’na göre “Din değişmez ama şeriat değişebilir.   Allah,  şeraitin peygamberden peygambere değiştiğini göstermiştir.” 

4.        İnsan, öncelikle kendisinin ve sonra kainatın gerçek birer değer olduğunu kabul eder ve  düşünme ve değer üretmenin bu yolla olabileceğini ileri sürer. İnsanın ancak bundan sonra kültür ve medeniyetin kurucusu olabileceğini savunur.

5.        Maturidi’ye göre insan, kendisinin ve kainatın birer mümkün varlıklar olduğunu kabule dayalı bir ilkeden hareketle, mümkün varlıkları yaratan, ancak kendisi yaratılmaktan münezzeh olan, “zorunlu varlık”=”vacibi’l vücud” ilkesine ulaşır.

Bundan bir ileri daha giderek, kalbinde, Yüce Yaratıcı olan Allah ile ilgili, sağlıklı bir Tevhid bilincine ulaşmış olması beklenir.

Bütün bunların yanında Maturidi’ye göre:

6. “Her insan, bilincinde geliştirebildiği özgürlük kadar özgürdür.”

7. “Kalbin ifadesi olmamak şartıyla, sadece dille sarf edilen inkar söylemi, sahibi için küfür sebebi olmaz.”

8. “Müminin, imanı konusun da ki bilgisi kesin olması gerektiği için, taklide dayalı bilgi ve imana itibar edilmez.”

9. Maturidi açısından, insanın akıl sahibi olmasından ziyade, onu doğru ve faydalı bir şekilde kullanmış olması önem arz etmektedir. Ancak tefekkür, tedebbür, teemmül, teakkul eden bir akıl, akıl olması bakımından, bir anlam kazanır.

Bu gerçekten hareketle şunu söyleyebiliriz: Müslümanların, 1400 yıllık tarihleri içerisinde, zaman aralıkları ile de olsa, pek uzun denebilecek süreçlerde yaşanmış ve hala yaşanmakta olan sıkıntılar  ile maddi ve manevi  mağlubiyetlerin temelinde, aklın etkin kullanılmaması ve hatta onun değersizleştirilmesi, serüveni yatmaktadır.  

Maturidi örneği ile çözüm üretmeye çalıştığımız sorunlarımıza, Prof. Hasan Onat’ın yine Maturidi üzerinden ortaya koyduğu görüş ve düşüncelerinden yaptığım alıntılarla, yazımı tamamlamak istiyorum.

Biz, yeni bir medeniyetin mümkün olduğu ve Maturidi’nin din anlayışının bize ışık tutabileceği kanaatinde olduğumuza göre, bu devasa işe başlamadan önce mevcut din anlayışımızı sorgulayıp sonra Maturidi’nin din anlayışını konusunda ki görüş ve yorumlarını iyi tanımak zorundayız. Bu hususta şu iki sorunun cevabını eğri otursak da doğru olarak cevaplandırmalıyız.  Birincisi; Müslümanların mevcut İslam anlayışları Kur’an’ın kurucu ilkelerine ve Hz.Muhammed’ın “en güzel örnek” olarak ortaya koyduğu tatbikata ne kadar uymaktadır? İkincisi; Müslümanların medeniyet bilincini yitirmelerinde ve medeniyet yarışının dışında kalmalarına din anlayışları etkili olmuş mudur?                                                                                                                                                 

Müslümanların önemli bir kısmı, İslam’ı hazır buldukları için, onun bilgi boyutu ile ilgili bir hassasiyete sahip olamamışlardır. Kur’an ın ifadesi ile “ataların dini” denebilecek olan bir din anlayışını sürdürmektedirler. Bu da, neyin din olup olmadığının bilinmez hale gelmesini, her şeyi dinleştiren söylemlerin, yaygınlaşmasını ve sağlıklı bir “tevhidi” hassasiyetin devam etmemiş olması sonucunu doğurmuştur.

     Bizim tesbitlerimize göre, İslam’ın mevcut anlaşılma biçimi, gittikçe Kur’an’la ve Fıtrat’la irtibatını yitirmiş vaziyettedir. Müslümanların öncelikle insanca yaşayabilmek ve Müslüman kalabilmek için,  yani bir medeniyet hamlesi başlatmasına ihtiyaç vardır. Bunun için de kendisini insanlığın öznesi konumuna getirmesi lazımdır. Özgürlük ve yüksek güven kültürü, medeniyetlerin ihtiyaç duyduğu temel alt yapı unsurlarıdır. Buna dayalı olarak da, yeniden bir medeniyet tesisi hedefi taşıyan Müslümanların, Yüce dinimizin korunmuş ana kitabı Kur’an-ı Kerim’in üzerinde yeniden bir düşünme ve  yorumuna ihtiyaç vardır. İşte bütün bu konularda Maturidi’nin ve Büyük İmam Ebu Hanife’nin,  Din ve Kur’an yorum metodu ve anlayışı bize ışık tutabilir. Bunu yapmakla, devasa bir hedef olan, günümüzü ve geleceğimizi inşa etme konusunda, çağdaş aydın ve araştırmacılarımıza  büyük sorumluluklar düştüğü gerçeği yanında;  göz ardı edilmesi asla düşünülemeyecek olan ve  geçmişte yaşamış mütefekkir, müfessir ve müctehit imamlarımız tarafından meydana getirilen devasa  medeniyet değerleri ve birikimlerimizden de faydalanmış oluruz. Bunu yapmakla, geçmişimize değer verip saygı göstermiş olmak gibi bir anlayışın gündem edilmesinden çok, günümüz Müslümanlarının ve tüm insanlığın buna ihtiyacı olduğu gerçeğini ısrarla gündemde tutmak daha doğrudur.

      Faydalanılan Kaynaklar:

1.      Prof. Dr. Hanifi ÖZCAN,”Türk Düşünca Hayatında Maturidilik”

2.      Prof.Dr. Sönmez Kutlu, İslam Mezhepleri Tarihi ve İmam Maturidi ve Maturidilik

3.      Prof. Er.Ethem Ruhi Fığlalı, Çağımızda İtikadi İslam Mezhepleri

4.      Editör, Prof. Dr. Şaban Ali Düzgün, “Maturidi’nin Düşünce Dünyası”  Muhtelif Ünversitelerin Akademisyenlerinden Makaleler: Şaban Ali Düzgün, -Muammer Esen, -Mehmet Özdemir, -Ethem Akif Koç, -Hülya Alper, –Hanifi Özcan, -Hilmi Demir

5.      Nureddin Es-Sabuni, ”Matürüdiyye Akaidi”, Çeviren:Prof. Dr. Bekir Topaloğlu

6.      Prof. Sönmez Kutlu, Prof. Hasan Onat, Prof. Ethem Ruhi Fığlalı ( ilgili makaleleri)

7.      Prof. Neşet Çağatay - Prof. İbrahim Agah Çubukçu, “İslam Mezhepleri Tarihi”

Kategori: 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 27.01.2017 - 09:55 -292-
Bu sayfayı paylaşın :