Mazi ve Ati Üzerine Birkaç Kelam

-A A +A


“Geçti dün ferdâyı ko, dem bu demdir dem bu dem.”

Şeyh Galib 24 yaşında bitirdiği divanını (yani şiir kitabını) yukarıda zikrettiğim dizelerle nihayete erdirir. Dün dünde kaldı azizim! Yarının ne olacağı belli mi? Ânı yaşa! Şu içerisinde bulunduğun ve mazi olmasına engel olmaya kadir olamadığın şu anın kıymetini bil! Zamane çocuğu değil; zamanın çocuğu ol. Tıpkı Hayâlî dedenin dediği gibi.

“Harâbât ehline düzâh azâbın anma ey zâhid.

Ki bunlar, ibn-i vakt oldu gâm-ı ferdâyı bilmezler.”

      “Bası yoktur sonu yoktur bu kitâb-ı dehrin. Ortasından elimizde iki üç yaprak var.”

         Konuşurken, bir şeyler karalarken, yürürken aklıma şiirler, beyitler hücum ediveriyorlar. Her beytin her dizenin muhakkak mâzîye dair yüklenmiş olduğu kitapları dolduracak genişlikte anıları var. Dere suyuna kapılan kuru bir yaprak gibi kapılıyorum o an mâzînin rüzgarına. Ruhum seneler öncesine, belki de birkaç dakika öncesine saplanıyor toprağa saplanan ağaçların kökleri gibi. Yani mâzîde, mâzî ile yaşıyorum.

 Vakit ilerliyor fakat insan bazen çakılı kalıyor geçmiş bir zamana. Kaybettiklerini hazmedemiyor mesela, yüzlerce kez muhasebe yapıyor kendince, ölçüyor, biçiyor, tartıyor… Sorular soruyor kendine cevaplayamadığı. Neticede ibn’ül-mâzî oluyor. Peki şu an? Akıp gidiveriyor işte… Bir şiir daha taarruza geçti zihnime doğru:

“Dalga dalga hücum edip pişmanlıklar

Unutuşun o tunç kapısını zorlar

Ve ruh, atılan oklarla delik deşik;

İşte, doğduğun eski evdesin birden

Yolunu gözlüyor lamba ve merdiven,

Susmuş ninnilerle gıcırdıyor beşik

Ve cümle yitikler, mağlûplar, mahzunlar...”

 

“Ey unutuş! kapat artık pencereni,

Çoktan derinliğine çekmiş deniz beni;

Çıkmaz artık sular altından o dünya.

Bir duman yükselir gibidir kederden

Macerası çoktan bitmiş o şeylerden.

Amansız gecenle yayıl dört yanıma

Ey unutuş! kurtar bu gamlardan beni.” (Dıranas-olvido)

Keşke yalnızca mâzîde kalsa rûhum. Bir de âtî var ki orası daha karanlık, puslu, belirsiz, sırlarla dolu, olmaz dediğin ve varsa içerisinde barındıran tehlikeli bir canavar. Bir canavar ki; fırsatını bulduğu her an rûhumu kemirir, bana eziyet eder. İşte âtîye dair saldırı borularını inleten bir şiir daha:

“Kimseye etmem şikayet ağlarım ben halime

Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbâlime

Perde-i zûlmet çekilmiş,korkarım ikbâlime

Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbâlime”

Kemânî Sarkis Efendi bir de bestelemiş ki bu dizeleri… Kim bilir kaç gönlü kırık yorgun yaş döker bu terennüm eşliğinde…

Dün ne oldu? Ne olduysa oldu! Değiştirebilir misin a adam? Haydi düşen bir yaprağı tekrar eski haline geri getirsene? Kudretin var mı buna? Korkma, korkma yenisi gelecek onun yerine. Benzeyecek eskisine… Aynı nağmeler tekrar be tekrar terennüm edecek, aynı aşklar yaşanacak ölen aşkların yerine, insanlar benzer dertlerden muzdarîb olacaklar yarın da. Ârif olan için mâzi, bu dem, âtî; yek nazarla bakılası mefhumlardır…

İşte ahvâl bu minval üzre. Pinpon masasının oyuncuları misali mâzi ve âti; pinpon topuna çevirdikleri insan ruhu ve zihniyle oyun oynuyorlar adeta. Bize kalan, yorgun bir ömrün emaresi; yüzde çizgiler, sırtta kambur, gönülde yaralar…

Demem o ki yârân! : insan mâzî ve âtî arasına sıkışmış zavallı bir mahlûk… Değil mi yoksa? Olsun… Yanıldığımı biliyorum ya!..

 

Bir gârib u hakîr Ferhâd…

Kategori: 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 28.06.2015 - 01:12 -635-
Bu sayfayı paylaşın :