+A A -A

Muhittin, Balık ve Güvercin Yememizi Engelliyor

-A A +A

                  Hatıraların şimdilik sonuna doğru yaklaşırken, biraz ara verip, ortaokul ve lise yıllarından itibaren tanıştığımız, İstanbul’da da üç yıla yakın bir süre aynı evde kaldığımız Muhittin ve Mehmed’in bazı özelliklerinden, daha doğrusu yaşadığımız bir iki olaydan bahsetmek istiyorum.

                O yıl balık senesidir, sene 1971. Sanki balık karaya vurmuş gibidir. Özellikle palamut, tanesi 25 kuruş. Rahmetli Muhittin’i ikna edip balık alamıyoruz, “ben balık yemem” diyor ve başka bir şey demiyor. O yemeyince, biz de kendi başımıza tek odada balık yapıp yiyemiyoruz.

                Bir iki denemeden sonra rahmetliyi ikna edip balık aldık. Balığın tanesi olmuş 50 kuruş, zararı yok, idare ederiz.

                Balığı tarif edildiği şekilde yapmaya çalıştık ve yedik. İyi, Muhittin’nin fazla sesi çıkmıyor.

                İyi de, fazla sesi çıkmadı diye, tekrar balık alalım teklifinde de bulunamıyoruz. Belki bize saygısından dolayı öyle davranmıştır, diye düşünüyoruz. Nihayet beş on gün sonra cesaretimizi toplayıp “balık alalım” diyor ve ikinci defa balık alıyoruz. Bu arada balığın fiyatı 100 kuruş olmuş. İyi gidiyor, Muhittin’i balık yemeye alıştırıyoruz.

                Üçüncü defa balık almaya gittik, fiyat olmuş 150 kuruş. Bu fiyat bizim dar olan bütçeyi zorluyor ama sen yapalım!.. Dördüncü defa balık almaya gittiğimizde ne görelim, palamudun tanesi 250 kuruşa çıkmamış mı? Tüh ülen, tam balık yemeye alışmıştık ki, bu defa da pahalandığı için yiyemiyoruz…

                Peki, Muhittin niçin balık yemiyordu? Aslında Muhittin balığı bilmiyordu.            

                Rahmetli Muhittin, benim gibi kasap bir aileden geliyordu. Yozgat Sebze Haline balık gelince vatandaş balık alır, et almazdı. Bunun üzerine et satışları düşer ve kasaplar, “pis balık gelmiş, yiril yiril kokuyor” diye balığı küçümser ve kötülerlerdi. Bu da o tarihlerde çocuk yaştaki Muhittin’de balığın gerçekten “pis” olduğuna dair bir kanaat oluşturmuştu. Rahmetli bu durumu anlattığında hem çok gülmüş hem de balık yemeye “beni niçin daha önce ikna etmediniz” diye çok kızmıştı. “Balık yememize engel oldun” diye biz ona kızacağımıza, o bize kızıyordu.

                GÜVERCİN YEMEMİZİ DE ENGELLİYOR

                Paramın az oluşundan yukarılarda söz etmiştim. İyi ama kasap bir aileden geliyorduk, alışkanlık icabı et ihtiyacımızın da karşılanması gerekirdi. Ya girişteki ciğerciden ciğer alacaktık ya da kıyma alıp kavuracaktık. Ciğere nazaran et pahalıydı. Et cinsinden bir şey yiyelim dediğim zaman Mehmet bana “zifirci” derdi. Zifirden kasıt et ve et cinsinden yiyeceklerdi.

                Mehmet, hafif diye patates kızartması yer, eti pek aramazdı. Kendisi için şu tanımı yapardı:

                -Ben müziğin ağırını, yemeğin hafifini seviyorum.

                 Ağır müzikten kasdı, Türk Sanat Musîkisi idi. Ha, bu arada söyleyeyim, rahmetli Muhittin’in de Ürgüp yöremizden kaynıklı “Cemalım” diye bir türküsü vardı. “Cemalım Cemalım, algın Cemalım / Alkanlar içinde kaldın Cemalım” türküsünü, çalışma aralarında pek duygulu söyler, bizi de hislendirirdi.

                ET İHTİYACIMIZI KUŞ AVLAYARAK KARŞILAYACAĞIZ

                Dönelim bizim et ihtiyacına. Çarşamba’daki evimizde bir gün fark ettik ki, evin balkonuna kuşlar konuyor. Bunları avlayabiliriz. Mehmet Aktan, ipe mısır, nohut gibi şeyler dizerek, kuşun yemesini ve taneyi yuttuğunda iple çekerek yakalamayı denedi. Ama kuşlar bu numarayı yemediler. Taneyi yutmuyorlar ava gelmiyorlardı.

                Başka bir yol bulmalıydık, bulduk. Buğday alıp balkondan evin içine doğru atacağız, içeriye yeteri kadar kuş girdiğinde kapıyı kapatarak yakalayacağız. İki veya üç parti öyle yaptık.

                İşler bu şekilde tam yolunda giderken Muhittin yeni bir gerekçeyle ortaya çıktı:

                -Bakın Ağalar, dedi. Biz bu kuşları yakalayıp yiyoruz ya, bundan dolayı Roma Hukuku’ndan sınıfta kalabiliriz. Ben bu işte yokum. (O sırada Roma Hukuku dersinden bütünleme sınavına hazırlanıyorduk.)

                Tabii Muhittin’e, bu hayvanların yenebileceğini, av hayvanı olduklarını falan anlattıksa da nafile! Muhittin geriye adım atmıyordu. Bunun üzerine Mehmet:

                -İsmail Bey, Muhittin Roma Hukuku’ndan sınıfta kalırsa bunu bu işten ve bizden bilir, kuş avlamaktan vazgeçelim, dedi ve vazgeçtik. Muhittin baştan balık yememize engel olduğu gibi son olarak da kuş avlamamızı engellemişti.

                Rahmetli şimdi yok aramızda. Mehmet’le bir araya geldiğimizde, yukarıda anlatmaya çalıştığım olayların birini yahut ikisini yanımızdaki eş dostla paylaşır ve hâlâ güleriz.

                Elbette Muhittin, doğru bildiğini yapmaya çalışıyordu. Ama işin aslını bilmemek, işin doğrusunu bilememek ne kötü bir şeydir. İlim yapmak kadın erkek herkese farz değil miydi? Farzdı. Ama liseyi bitirmiş, üniversitede tahsil yapan gençlerin bilgi yönünden durumu maalesef bu merkezdeydi.

                                               PİŞMİŞ KUŞ UÇAR MI?

                Bir keresinde fazla kuş yakalamıştık. Öğleyin karnımızı doyurduktan sonra kalanları akşam yeriz diye düşünüyorduk. Eve geldiğimizde kuşları tencerede bulamadık. Evde herhangi bir hasar yoktu. Sanki kuşlar uçmuş gibiydi.

                Aradan bir zaman geçti, Mehmet Bağçeci ve ekibi bir muziplik düşünmüşler. Saat on bir sularında yatmış, henüz uyumamıştık. Anahtarla bizim kapı açıldı. Rahmetli Abdülkadir, çevik hareketlerle koridorda o köşeden bu köşeye koşuyordu. Birden bire karşısına çıkıp yüksek sele “beh” dedim. Rahmetli bir hayli korkmuş ve sıçramıştı. Sonra hepimiz kalktık, aramızda bir öğrenci evi muhabbeti başladı. Bizim kuşları ve  ayrıca iki kangal sucuğu nasıl aldıklarını anlattılar.

                Meğer o gün acıkmışlar, çay demletir bir şeyler yeriz düşüncesiyle bize gelmişler. Zile basmışlar açan olmamış. Bunun üzerine anahtarla açmayı denemişler. Onların evin anahtarı bizim kapıyı açmış. Mutfağa geçmişler, tencereyi açmış, kuşları ve iki kangal sucuğu alarak kendi evlerine gitmişler.

                “Hakkınızı helal edin” diye anlatırken, kahkahadan yerlere yatıyorlardı. Bu tür muhabbetler aramızda mütemadiyen devam edip gitmiştir.

                İşte bizim arkadaşlığımız böyle bir arkadaşlıktı. Hey gidi günler hey!

                Mehmet Bağçeci, Muhittin Bacanlı ve Abdülkadir Köseoğlu’nu rahmetle anıyorum. (Gelecek hafta, Yeniden Milli Mücadele Hareketi Tarihi Vazifesini Başarmıştır.)

1 yorum var.

İsmail bey ah gençlik ah dedirten bir makale olmuş. Allah rahmet eylesin bu güzel anıları anmak bile bir mutluluktur.

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 08.03.2018 - 12:54 -3,834-
Bu sayfayı paylaşın :