+A A -A

Osmanlı'da Devlet, Tekke ve Tarikatları Nasıl Yönetiyordu?

-A A +A

Osmanlı’da ilim ve hikmet medresede, irfan da tekkede hayat bulmuştur. Zaman zaman medrese ile tekke karşı karşıya gelse de güçlü dönemlerde sağlanan iç barış, çoğu kez bunlar arasında da bir uyuma yol açmıştır.

Yalnız Tekke ve tarikat denilince bugün gördüklerinizi unutmanız lazım. Bu gün tarikat adına gördüğünüz yapılar medeniyetin beşiğinde ve kentlerde kaçak yapılan gece kondu gibiler. Osmanlı'da Tekkeleri, tarikatların görev yaptıkları kompleksler yada kültür merkezleri gibi anlamak gerekir. Zaviye bunun küçük birimidir. Öncelikle her önüne gelen tekke kurumaz, tekkeler vakıf senediyle kurulur. Kurulmak için alınacak toprak çoğu kez miri arazi yani devlet malı olduğu içinde izne tabiidir.

Tekkeler kurulurken bir vakıf senedi düzenlenir. Vakıf senedi tekkenin amacını, görevini, iş kolunu, yönetim yapısını ve gelirlerini belirler. Bunun dışına çıkamazlar. Tekkelerin bir çok farklı görevleri vardır, zikir ve ibadet yeri, sosyal yardım müessesesi, bilgi ve iletişim merkezi, sanatkâr derneği gibidirler. Musiki merkezi, cihat, propaganda merkezi, misafirhane, ruh ve beden hastalıkları tedavi merkezi hatta güreşçi yetiştiren tekkeler vardır.

Bursa Ahmed-i Dâ’î Güreş Tekkesi bu açıdan örnek verilebilir. İlginçtir Nilüfer Hatun tarafından kurulmuştur ve genç sporcu yetiştiren bir tekkedir. Bilindiği gibi tekke demek sadece dini eğitim, zikir ve ibadet yeri değildir. Kasaba ve şehirlerdeki tekkeler her zaman farklı olmuştur. Kırsaldaki tekkeler aş evleri ve halkın dindarlığı için dizayn edilirken metropollerdekiler daha elit ve kültür merkezleri olarak işlev görürlerdi. Bu açıdan İstanbul, Bursa gibi büyük kentlerdeki tekkeler fikir, kültür, ilim, edebiyat ve musikinin öğretildiği yerler olmuştur.

Tekkelerin bazısı felsefe, bazısı edebiyat, bazısı da İslamî ilimlerin eğitimine önem vermişlerdir. Ama hepsi bir tarikata bağlıdır. Bir tekkede ne yapıldığını anlatan bir vesikadan örnek vereyim: “Murad Molla Tekkesi post-nişîni Mehmed Murad Efendi olup eyyâm-ı mu’ayyenede Mesnevî-i şerif okutur. ...sabahtan akşama kadar mütenevvi’ dersler verirdi. Tekkesi bayağı bir dârü’l-fünûn idi. Burada her nevi’ ulûm u ma’ariftahsîl olunurdu.”

Yine Nakşi tekkesi olan Üsküdar Özbekler Tekkesi’ne bakalım: Şeyhi Türkçe, Arapça, Farsça, Özbekçe, Azerice ve Ermenice bilirdi. Cuma sohbetine “urefâ, şuarâ, ulemâ” katılırdı. Matematikçi Salih Zeki Bey, ressam Hüseyin Zekâi Paşa, Edip Bey (Halide Edip’in babası),

Mekteb-i Harbiye Nazırı Galip Paşa, filozof Rıza Tevfik gibi meşhur simaları burada görmek mümkündü.

Tekkeler çoğu kez devletin himayesini görseler de vakıflarla destekleniyorlardı ve Vakıflar onlara özerklik kazandırıyordu. Aynı zamanda tekkeler toplumun kültür, sanat, edebiyat ve ilim yönüyle eşit fırsatlara sahip olmasını da sağlıyordu. Tekke’ye gitmek gönüllü bir katılımdı ve katılım ücreti de talep edilmiyordu. Aynı şekilde Tekke’den ayrılmakta mümkündü, kimseye neden ayrıldın diye de sorulmuyordu.

Fatih Sultan Mehmed ile merkezileşen devlet tekkeleri sürekli kontrol ediyor, amaçları dışında aşırı güç temerküzüne izin vermiyordu. Sözgelimi Gülşeni tarikatı XVI. yüzyılın ilk yarısında Mısır’da çok yayılınca kurucusu İbrahim Gülşeni İstanbul'a davet edilmiş ve sorgulanmıştı. Şeyhe sipahileri (asker) mürit kaydetmemesi konusunda uyarı yapılmıştı.

Özellikle 18. Yüzyıla gelince bu denetim daha da artmıştır. III. Selim zamanında Tekke şeyhleri teftiş edilir ehil olmayanların tekkesi kapatılırdı. Yeniçeriliğin lağvedilmesi ve Bektaşilikle yaşanan sıkıntı sonucu 1866'da tekkeleri denetlemek üzere Şeyhülislamlığa bağlı meclis-i Meşayih kuruldu.

Yeniçerilerin Bektaşi olmasını da anlamak gerekir. Osmanlı Ordusu yalnızca Yeniçeriler’den kurulu değildir. Yeniçeriler Ordunun 17. Yüzyıla kadar küçük bir kısmını oluşturur. Sıkıntı Tımarların azalması ve Yeniçerilerin sayısının artmasıyla başlar. Yeniçerilerin taşıdığı sancağın adı da “İmam-ı A’zam Sancağı” idi. Bektaşilik Hanefiliğin sancağı altında temsil ediliyordu. Konumuza dönersek…

19. yüzyılda Tekkeleri ve şeyhleri denetlemek üzere bir kurul kurularak yönetmelik hazırlanmıştır.1868 yılında kurulan Yenikapı Mevlevîhânesi şeyhi Osman Selâhaddin Dede’nin başkanlığında farklı tarikatlara mensup beş üyeden oluşuyordu. Kimin şeyh olacağı, adi suça karışanların şeyh olamayacağı, hangi işleri yapacağı, ne giyeceğine kadar bir çok kural belirlenir.

Bu yönetmeliğin 29 maddesinde şöyle deniyordu: “Görevlerini yapmayan, emir ve hükümlere uymayanlar, şeyhleri tarafından tekkelerde yatıp kalkmaktan ve ikametten men edilirler.”

Osmanlı’da devlet dini alanı asla kontrolsüz bırakmamıştır. Bu bilindiğinden tekkeler ve tarikatlar ayrıca devletle ilişkilerinde hep ölçülü olmuşlar ve devlet içine sızmamaya özen göstermişlerdir. Şimdi size Nakşiliğin Halidi kolunun Şeyhi HalidiBağdadi’nin İstanbul’a gönderdiği vekillerine bu konudaki öğütlerini aktaracağım. Mevlana Hâlid İstanbul’da görev yapacak halifesine yedi şart koşar:1.İrşâd görevini üstlenecek kimse devlet ricali ve vezirlerin yanına gidip gelmeyecek, 2. tekke ve zaviyesi için devlet adamlarından maaş veya bağış talebinde bulunmayacak, 3.dünya ehli ve idarecilerin yaptıkları gibi dünya malı toplamaya dalmayacak. Diğer dört madde dini konuları içerdiği için onları geçiyorum.

Halidi Bağdadi’nin 12.Mektubu devlet, idareci ve tarikat ehli arasındaki ilişkiyi göstermesi açısından oldukça ilginç ve önemli bir örnek oluşturur: “Bundan sonra, idarecilerden ve onların yardımcılarından hiç kimseyi tarikata almayın; Halifelikten dolayı şöhret ve para kazananları görüp, şöhret ve para kazanmak için halifelik sevdasına tutulanları da tarikata almayın; Dünyaya dalmış tüccarları, şöhret düşkünü ilim talebesini ve boş gezen işsizleri tarikata almayın”, diyor Şeyh.

Yine Osmanlı tekkelerinde görev yapan Şeyhler ile bugün bildiğimiz tarikat ehli arasında oldukça fark vardır. Gazzali Türkiye’de sufi çevrede çok sevilir ama Gazali’nin hukukçu, mantıkçı, felsefeci, kelamcı ve sufi olduğu unutulur. Yine İbn Arabi hukukçu, dilci ve Sufidir.

Gazzali mantık bilmeyenin ilmine güvenilmez der, bu yüzden Osmanlı Şeyhleri Mantığa giriş risaleleri bile kaleme almıştır. İsmail Rusûhî-i Ankaravî (öl. 1631) Mevlevi tekkesinin Şeyhi’dir. “KitâbuIstılâhâti’l-mantık”eserini yazmıştır. Bu gün Türkiye’de Sufi çevreler mantık okumanın helalliğini tartışır mı, dersiniz.

Bugünle kıyaslandığında Osmanlı devletinde tekke ve tarikatlar hem çok sıkı denetlenmiş hem de tekkelerin ve tarikatların statüsü ve niteliğine çok daha fazla dikkat edilmiştir. Oysa Cumhuriyet dönemi tarikatları ve cemaatleri kaçak yapılar, gece kondular gibidir. Denetimsizdirler ve aynı zamanda dini alanda da oldukça lafızçı ve nakilci bir dini bilgiyle sınırlıdırlar. Elbette belki dini cemaatlerin tarikat olmadıklarına itiraz edilebilir. Ama dini alanla ilgilenen her topluluğun sivil alandaki özgürlükleri daraltmadan bir denetimi olması da kaçınılmaz gözükmektedir.

Özellikle vakıf sistemi ve vakıf senedinde belirtilen alan dışında bir konuyla ilgilenmeme çok önemlidir. Bir dini cemaatin basın, medya, ticaret, spor ve eğitim gibi tüm alanlarda örgütlenmesine müsaade etmek doğru mudur? Bunları 15 Temmuz sonrası Osmanlı tecrübesiyle oturup yeniden tartışmamız kaçınılmaz gözükmektedir.

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 19.08.2016 - 09:28 -4,109-
Bu sayfayı paylaşın :