Şehitlerimiz Yılbaşı Veya "Christmas"

-A A +A

Berlinde  Christmas pazarına  Tır ile yapılan Terör saldırısı da tekrar gösterdi ki hiçbir Ülke terör saldırılarından muaf değil, güvende değil. Batı Dünyasında terör saldırılarına muhatap olmamış herhangi büyük başkent kaldı mı? Küresel güçler tarafından Vekalet savaşı yöntemi kullanılmaya başladıktan sonra özellikle her küresel güç bu acıyı tadacaktır. Bunu intikam duygularıyla söylemiyorum. Sadece bu güçlerin terör acısını evlerinin içinde yaşamadan yaptıklarının ne kadar tehlikeli olduğunu anlamamakta israr etmelerinden dolayı uyarıyorum. Yılanın karakteri sokmaktır. Kendisini besleyen büyüten el de olsa eninde sonunda onu sokacaktır.

Türkiye üzerinde hesabı olan güçlerin terör örgütlerini üzerimize salmaları sonucunda ard arda yaşadığımız ve bizi derinden sarsan terör saldırılarının acısını yaşayamadan El Bab da savaşan askerlerimizin şehadet haberlerini aldık. Bunun üstüne bir de can güvenliği
Ülkemize emanet olan Rusya Büyükelçisinin menfur bir cinayete kurban gitmesi herşeyin üzerine tüy dikti. Açık bir savaşın ortasındayız. Bütün bunlara maruz kalmamak için Küresel güçlerin dayattığı pozisyona razı olmamız, teslim olmamız demektir.  Cumhurbaşkanı Erdoğanın belirttiği gibi  bu bizi Sevr şartlarıyla yüz yüze getirecektir.

Bu şartlar altında Dünya Yeni yılı, Hıristiyanlar da Christmas’ı kutlamaya hazırlanıyor. Başkalarının ne yaptığı bizi ilgilendirmez ama merak ediyorum, Ülkemizin içinde bulunduğu bu şartlarda hangi vicdan hangi izan vur patlasın çal oynasın yılbaşı kutlayabilir. Böyle bir iz’ansızlık doğrudan doğruya Şehit mezarları üzerinde tepinmek anlamına gelecektir.

Bu günlerde Hristiyan dünyasında büyük bir hareketlilik telaş hüküm sürüyor. Her yıl olduğu gibi bu yıl da 25 Aralıkta Hz. İsa’nın “sanal” doğum gününü kutlayacaklar. Sanal diyorum çünkü gerçekte Hz. İsanın doğum gününü hiç kimse bilmiyor. Hiçbir kaynakta hiçbir kadim metinde buna ilişkin en ufak bir bilgi yok. Peki o zaman nereden geliyor bu 25 Aralık tarihi?

Bunun kaynağına geçmeden önce, Türkiyemizdeki yansımaları hakkında değerlendirne yapmak iyi olacak. Bilindiği gibi Ülkemiz  toplumsal kutuplaşmalar nedeniyle, giderek daha fazla çok parçalı bir yapıya doğru evriliyor. Çok parçalı olmak sadece Ülkemize has bir durum değil. Sorun şu ki hiçbir toplumsal kesim bir diğerini olduğu gibi kabul etmek istemiyor. En doğru en güzel en haklı en “olması gereken” toplumsal yapının kendilerine ait olduğuna dair inancın verdiği özgüvenle farklı olanı değiştirme dönüştürme, “olması gereken” formata sokma yetkisini kendisinde görüyor. İşte kutuplaşma ve çatışma için ortam böylece “müsait” hale geliyor.

Her yıl bu dönemlerde yükselen tartışma ve kutuplaşma konularından biri de “Yılbaşı” kutlamaları..Sosyal medyada basın yayınlarda tartışmaların, açık oturumların eleştirilerin yükseldiğini gözlemliyoruz. “Takvim” ile “Din ve Kültür” arasında çok sıkı kopmaz bağlantılar vardır. Bu bağı bir toplumda kopardığınız zaman, toplum yörüngesinden kopmuş bir uyduya benzer. Her büyük ve kadim medeniyetin kendi takvimi ve yılbaşısı vardır. Mesela dünyanın en kadim medeniyetlerinden Hint medeniyetinde  Hinduizme dayalı "Saka Takvimi" Hindistan Hükümeti tarafından1957 yılında ilan edilmiştir. Yılbaşı “Diwali” festivali ile kutlanır. Çinde her ne kadar Komünist rejim Gregoryen takvimine geçmiş  ise de halk geleneksel “Pinyin” takvimini kullanılır. Yıllarına hayvan adı verirler. Şubat ve Mart ayları arasında yeni yılı kutlarlar. Musevi takvimi ise Hicri takvime çok benzer. Yılbaşıları ise Roşaşana festivali ile kutlanır. Bu misaller uzatılabilir. Fakat maalesef bizde Hicri takvimimizin yılbaşısı olan 1 Muharremi kutlamak pek az kimsenin aklına gelir.

Her medeniyet kendi içinde en iyi en güzel olduğunu kabul eder, bu normaldir. Ama bir medeniyet vardır ki ürettiği değerlerin evrensel olduğunu iddia ederek diğer kültür ve medeniyetleri dönüştürüp yok eder. Bu Batı medeniyetidir. Batı medeniyetinin ürünü olan modernite Hristiyanlığı da dönüştürmüş adeta yedeğine almıştır. Mesela İncilde yer alan zina ve homoseksüalite hakkındaki hükümler kiliselerde okunmaz. Çünkü modern Batının değerlerine aykırıdır. Modernitenin ürettiği iki ideolojiden Komünizm, Kapitalizme yenilmiştir. 21 Yüzyıl Kapitalist değerlerin ve yaşam tarzının tüm Dünyaya kendini dayattığı bir çağdır. Kapitalizm çarkının dönmesi için insanların sonsuz bir tüketim arzusu içinde olmasını ister. Annelik ve sevgi gibi değerler bile tüketim çarkının bir parçası haline getirilmiştir. Yılbaşı kutlamaları da aynı kapitalist tüketim çılgınlığının bir unsurudur.

Başlıkta Yılbaşı ve Christmas’ı birlikte andım. Çünkü günümüzde Türkiyede “masum” yılbaşı kutlaması adı altında yapılan şeylerin hemen hepsi Hristiyanların en büyük dini bayramı olan Christmas’ın ritüellerinin tıpatıp aynısıdır. Mesela evde çam ağacı süslemek, yılbaşında hindi pişirmek gibi. Tek farkla ki Hristiyanlar 25 Aralıkta, bizim yılbaşı kutlayanlarımız da 31 Aralıkta yapıyorlar. Gerekçe de şu; “Yeni yıla nasıl girersen bütün yıl öyle geçermiş” Aslında bu kadar aşikar  hurafeye bunu söyleyenler de inanmıyor ama yapılan uygulamaları meşrulaştırmak için bir gerekçeye ihtiyaç var. Yeni yıla sarhoş kafayla vur patlasın çal oynasın girince, bütün yılın mutlu geçeğine inanmak gibi bir saçmalık olabilir mi?

Christmasın (Yani Hz. İsanın doğum günü) 25 Aralık olarak kabul edilmesi M.S. 325 yılında Roma İmparatoru Konstantinin organizesi ile ve onun nezaretinde gerçekleşen İznik Konsilinde kararlaştırılmıştır. Kendisi henüz Hristiyanlığı resmen kabul edip vaftiz olmadığı için toplantıya misafir ve gözlemci sıfatı ile küçük bir taburede katılıyordu .Halen bir putperest idi. Grek ve Roma pagan kültürünün yaygın olduğu ve asırlarca fiziksel varlıklara Tanrı diye tapmış Romalılara daha kavranabilir ve kabul edilebilir bir Hıristiyanlık sunmak için, kış gündönümü olarak kutlanan ve İlahlarına kurban sundukları 25 Aralık tarihi Hz. İsanın doğum günü olarak kararlaştırılmıştır.

Her aklı başında insanın bir kimliği ve aidiyeti vardır. Bu kimliğin oluşmasında din ile ilişkimizin çok önemli bir yeri vardır. Bunun kadar önemli olan başka konu da; bu kimliği oluşturan değerlerin kendi içinde birbiri ile çelişmemesi gerektiğidir. İnsan karakteri bu çelişkiyi uzun süre taşıyamaz. Sonunda Hz. Ömer’e atfedilen hikmetli sözün gerşekleşmesi kaçınılmazdır.

“İnandığın gibi yaşamazsan yaşadığın gibi inanmaya başlarsın”

Tabii ki Türkiyede herkesin kimliğini aidiyetini ve değerlerini kısacası “Yaşam tarzını” seçme özgürlüğü var. Fakat hatırlatmak isediğim şey. bu kimliğin çelişki taşıması mümkün değildir. Eğer bir insan “Müslümanım” diyorsa bütün gücüyle Müslüman gibi olmaya Müslüman gibi yaşamaya gayret etmelidir. “Yaşam tarzı” her kimsenin fiili dinidir. Artık her kes  yaşam tarzını seçsin. Ama ya olduğu gibi görünsün ya da göründüğü gibi olsun.

Bu konuyu en veciz şekilde ifade eden iki Hadis-i Şerif ile bağlayalım.

 " (Tasvip ederek) bir kavme (bir topluluğa) benzemeye çalışan kişi, o (benzemeye çalıştığı) kavimdendir "
Mişkâtü’l-Mesâbîh, 4347 

"(İnanç ve amelde) bizden başkasına benzeyenler, bizden değildir"

Tirmizî, Sünen, H No: 2696

Kategori: 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 23.12.2016 - 11:06 -308-
Bu sayfayı paylaşın :