STK'lar ve iktidar ilişkileri

-A A +A

Özellikle vakıflar İslâm Tarihi’nin Medine döneminde Hicretten sonra Hazreti Peygamber’in öncülüğünde kurulan “vakfiyesi Allah’ın mülkü hükmünde” dini misyonu olan kurumlardır. Bu kurumlar tarih boyu kuruluş gayesine uygun olarak yaşamış ve İslâm Medeniyetinin inşasında önemli roller üslenmişlerdir.

Tarihte olduğu gibi bu gün de Yeni Türkiye’nin inşasında, yeni bir İslâm Medeniyetinin ihyasında en önemli görev yine vakıflara düşmektedir.

Türkiye’nin de değişim ve dönüşüm yaşadığı günümüzde, sivil toplum kuruluşlarının, –özellikle- vakıfların ülkeye karşı tarihî sorumluluklarını yerine getirebilmeleri; kuruluş esprisi ve amaçlarına uygun zeminde varlıklarını sürdürmelerine bağlıdır.

Bu cümleden hareketle yakın tarihte yaşanan ve halen ülkenin önemli bir problemi olarak yaşanmaya devam eden cemaat-iktidar ilişkilerinde yaşanan sendrom analiz edilerek bu ilişkinin, makul, meşru, ahlâki ve yasal zemini ne olmalıdır? Sorusuna cevap verilmelidir.

Devletin üst kurumlarında bulunan Cumhurbaşkanı, Başbakan, Bakanlar gibi siyasiler bir kısım sivil toplum kuruluşlarının etkinliklerine sıkça katılıyor ve buralardan kamuoyuna mesajlar veriyorlar. Mesela Sayın Cumhurbaşkanımız 19 Haziranda bir vakfın etkinliğine katıldı. Daha önce de katılmıştı. Bu toplantıyı televizyonlardan ve basın kuruluşlarından izledikten sonra bu soruya cevap bulmak üzere yazıyı kaleme alma ihtiyacı hissettim.

Esasen devlet ve siyaset adamlarının en üst düzeyde bu kurumların toplantılarına katılmaları sahip çıkmaları anlamına gelir. Bu takdire şayan bir tutumdur. Medya haberlerine de yansıdığı şekliyle, bu aktivitelere birçok iş adamı, sanayici, bürokrat ve benzer kesimler yoğun biçimde iştirak ediyor. Bunun da tartışılacak bir tarafı yoktur. Vatanını, milletini seven her millet evlâdı bu başarılı hizmetleri yapanlara dua eder, destek verir, bu çalışmalara sahip çıkan devlet büyükleri ile de gurur duyar.

Ancak bu toplantıyı izlerken Sayın Cumhurbaşkanımızın bu vakıfla özdeşleşen himayelerinin kamuoyuna yansıma biçimi benim zihnimde “cemaat” örneğinde yaşananları çağrıştırdı.

Fetullah hoca etrafında oluşan yapıyla iktidar-devlet ilişkilerinin nasıl bir sendroma dönüştüğünü biliyoruz.

Bu yapı, eğitimde hizmet amacıyla kendi tabirleri ile  ‘Altın Nesil’ yetiştirmek üzere ortaya çıkmıştı. İktidarlarla içli-dışlı yakın ilişkiler kurarak; ülkenin, hatta dünyanın birçok yerinde eğitim kurumları açtı. Başbakanlar, bakanlar, siyasiler, bürokratlar, belediye başkanları “Ne güzel işler yapıyorlar” diyerek, toplantılarına katıldılar, maddi ve manevi her türlü destek sağlandı. Bürokraside kendi içlerinde organize oldular.

 İktidarın/devletin en üst yöneticileri, tutumlarıyla bu yapının yanında olduklarını her halleriyle gösterdiler. Sonuçta siyasilerin bu tutumu, vatandaşlar ve bürokraside de ilgiye ve desteğe dönüştü. Toplumda öyle bir algı oluştu ki; Cemaatle bağınız yoksa devletle hiçbir işiniz çözülmez, iş bulamazsınız, devlet memuru olamazsınız, polis olamazsınız, hâkim olamazsınız kanaati gibi. O zaman insanlar “her yol buradan geçiyor” diye, bu yapının yurtlarına, evlerine, okullarına çocuklarını verdiler, bu yapıyla doğrudan veya dolaylı ilişki kurmaya ihtiyaç hissettiler, himmet ve yardımlarıyla desteklediler.

İktidarların bu yapıyla içli dışlı samimi ilişkisi, himayeci tutumları; hem bürokrasi içinde devletle paralel bir güç ve hem de eğitim, medya, bankacılık ve birçok alandaki kurumlarıyla ülke yönetiminde ve uluslararası alanda bir güç haline gelmesini sağladı.

Ne zaman ki; Türkiye bağımsız, kendi bölgesinde merkez bir ülke olma politikasını ön plana çıkarmaya başladı. Dış politikasında İsrail karşıtı tavır takındı. Bu tarihten sonra hizmet hareketi olarak bilinen bu yapı, devlet içinde elde ettiği bürokratik ve medyatik güçle, iktidar karşıtı politik bir söylemle ortaya çıktı, muhalif bir siyasi parti gibi mücadeleye, iktidarla kavgaya başladı.

İktidar bu tarihten sonra “pardon yanılmışız” dedi, ama ba’de harabu’l Basra!… Şimdi devlet vatana ihanet suçlaması ile bu yapıyla mücadele ediyor.

Bir başka örnek hikâye nakledelim. Tanıdığımız bir Yargıtay Tetkik Hâkimi, HSYK’ ya üyelik için başvurdu. Bu arkadaş İmam-Hatip Lisesi mezunu, Hâkim olmadan önce fakülte yıllarında kısa bir süre de imamlık yapmış. Özlük dosyasında bu bilgi var. Özlük dosyası HSYK’nın önüne gelince; heyet, “İmamdan da mı üye yapacağız”? Diyerek talebi reddedildi.

Zamanla HSYK’nın yapısı değişti, bu grup HSYK’ ya hakim oldu. Bu arkadaş Yargıtay Üyeliği için yeniden başvurdu. Ama yine seçilmedi, (Cemaatin öncelik hakkı varmış, sıra gelmemiş) yine üye yapılmadı. Hâkimlik kariyeri ve tecrübesi bakımından pek çok Yargıtay üyesinin eline su dökemeyeceği bu değerli kişi, devlet benim zihniyetine sahip grupçuluk mantığının kurbanı oldu.

Bunlar yaşandı geçti. Ama bundan sonrası için Sayın Cumhurbaşkanı, Başbakan veya devlet büyüklerinin, hami görüntüsü ile sadece belli bazı vakıf ve kurumların toplantılarına katılarak görüntü vermeleri aynı sorunların tekrar yaşanmasına neden olabilir.

Zira, devlet imkânlarından öyle veya böyle yararlanmak isteyen gayri samimi çıkarcılar buralarda görünerek, bunu nüfuz ticaretine dönüştürebilmektedirler.

Fethullah hoca grubuyla yaşandığı gibi iktidarın bazı vakıf ve derneklerle samimi ilişkisi, bürokrasinin de iktidara paralel tavır izlemesine, bu grupların devlet içinde ideolojik örgütlenmesine neden olabilir. Bu da kutuplaşmayı ve çatışmayı doğurabilir. Bundan devlet ve bürokrasi zarar görür.

Mesela birçok bürokrat, paralel yapı olarak belirtilen hareketle ilişkilerinden dolayı idari tasarrufla görevlerinden alınmışlardır. Bu bürokratların birçoğunun bu yapı ile fiili bir bağlantıları olmadığı halde, iktidarın bunlarla olan yakın tutumundan dolayı karşı tavır alamamış, taleplerini ister istemez yerine getirmişlerdir. Sonuçta ilgileri olmadığı halde bedel ödemişlerdir.

Bu tespitlerden yola çıkarak diyebiliriz ki; iktidarların bir kısım sivil toplum kuruluşlarını, vakıfları, denekleri, cemaat ve dini grupları arka bahçesi veya oy deposu gibi görmeleri sebebiyle kurdukları ilişki bu dramların yaşanmasına neden olmuştur.

Devlet ve siyaset adamlarının bazı vakıfların faaliyetlerine katılarak verdikleri -mesajla da olsa- destek, birileri tarafından istismar edilerek toplumda yanlış algılara da neden olmaktadır. (Türgev gibi). Son yıllarda ismi öne çıkan bazı kuruluşların kamuoyunun gündemine oturması ve ciddi bir büyüme gerçekleştirmesi de dikkat çekmektedir.

Hâlbuki vatanını, milletini seven, bu uğurda hasbi mücadele eden, karşılığında Allah rızasının dışında kimseden bir şey beklemeyen, ülkenin bu günlere gelmesinde her türlü çabayı esirgemeyen isimsiz kahramanların mücadele ettiği, hizmet yürüttükleri yüzlerle ifade edilebilecek vakıflar, dernekler, topluluklar var. Bunların çoğunun iktidardan bir ikbal beklentileri olmadığı için ortalıkta fazla görünmez ve görüntüye girmezler. İktidar bu isimsiz kahramanların, dava adamlarının, gönül insanlarının hizmet verdiği STK. grupları arasında ayırım yapmaması, bütününü görmesi ve kucaklaması gerekir.

Bu gün iktidar sivil toplum ilişkilerinin değerlendirilmesi bu perspektiften yapılmalıdır. Devlet ve iktidar bu kurumlara adaletli ve eşit muamele etmeli, proje üreten, fikir ve düşünce üreten, hizmet üreterek devlete katkı sunan kurumları desteklemelidir. Şeffaf ve düzenli çalışmanın yolunu açmalıdır.

Yeni Türkiye sadece bir veya birkaç vakıfla kurulamaz. Hedef  Yeni Türkiye Medeniyet hareketi ise bu, aynı amaca yönelik çalışan binlerce vakıf ve sivil toplum kuruluşunu kucaklayarak, tümünü harekete geçirmekle sağlanabilir.

Ali AY

Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı

Mütevelli Heyeti Üyesi

Kategori: 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 26.06.2015 - 20:00 -731-
Bu sayfayı paylaşın :