Suriye İç Savaş Denklemi ve Türkiye

-A A +A

Altıncı yılını doldurmak üzere olan “Suriye bölgesel iç savaş denkleminde TÜRKİYE”nin durumu ve pozisyonu nedir? Sorusunun cevaplarının net olarak verilmesi kamuoyu açısından bir zorunluluk haline gelmiştir.

Böylesine hayati bir sorunun cevabını vermek için KRONOLOJİK bir tarih sıralaması ile hafızaları tazelemenin; yaşanan olaylar arası ilişki ağlarının aydınlatılması için gerekli bir ANALİZ olacağını düşünüyoruz.

2009 yılında Davos’ta van minut ile başlayan meydan okuma, Arap baharı enerji birikiminin FİTİLİNİ ateşliyor ve Arap ülkelerinin meydanları hınca hınç doluyor ve de yapılan serbest seçimler, hükümet DEĞİŞİKLİKLERİ ile neticeleniyordu.

Batı ve küresel güçlerin uluslararası sistemi açısından, böylesine bir köklü DEĞİŞİM tusunami anlamına geliyor ve domino etkisi yapacak bu dalganın önünün DALGAKIRAN tedbirleri ile maniple edilmesi gerekiyordu.

2010 Yılında karşı bir DARBE ile Mısır’daki seçilmiş meşru Mursi yönetimi alaşağı ediliyor ve binlerce insan RABİA meydanında ve Mısır sokaklarında ölüme mahkûm ediliyor. Bölge güçlerinden olan MISIR tasfiye edilerek bölgede devre dışı bırakılıyor ve de İRAN bölgesel aktör olarak devrim askerleri ve milis güçleri ile alanda aktif rol üstleniyordu.

Arap Baharının Domino Gücü; Bölgenin başat aktörü olan Türkiye’nin, gönül coğrafyası ile olan entegrasyonunun önü kesilerek, bölgesinden koparılıp sıkıştırılması ve kuşatılması gerekiyordu.

İşte bu nedenlerledir ki, Türkiye’nin Suriye ve bölge devletleri ile geliştirdiği üst düzey diyaloğunun kırılması için Suriye iç savaşı, küresel aktörler eliyle tezgâhlanmış oldu.

 Ancak o günlerdeki konjonktür gereği, Türkiye yönetimlerince böyle bir tuzağın farkındalığı yeterince algılanmamış ve gerekli tedbirler de alınamamıştır. Çünkü çok kısa bir zaman dilimi içinde bölgede zorba yönetimlerin düşeceği ve halkın meşru yönetimlere kavuşabileceği hesaplanıyordu.

Hesaplar tutmamış ve bölgesel savaşlar uzatıldıkça uzatılıyordu.

3. Dünya savaşının Ortadoğu perdesi

2011 Yılı itibariyle SURİYE İÇ SAVAŞI küresel aktörler eliyle, uzun süreli bölgesel bir savaş denkleminde, bölgesel iç savaşa dönüştürülmüş ve TERÖR örgütleri, ÖZEL ordular, LEJYONER askerler ve MİLİS güçler kullanılarak bir asimetrik vekâlet savaşı konsepti ile 3. Dünya savaşının Ortadoğu perdesi aralanmış oluyordu.

TÜRKİYE olarak bölgemizde yaşadığımız tüm OLAYLARI 3. Dünya savaşının Ortadoğu senaryosunun bir uygulaması olarak görmedikçe kalıcı bir sonucun elde edilmesi mümkün gözükmemektedir.

İşte bu nedenledir ki, TÜRKİYE kendi içinde bir sıkıştırılma, bir kuşatılma, bir iç kaos çıkartılma ile karşı karşıya kalmış durumdadır.

Hali hazır yaşadığımız iç ve dış TERÖR saldırılarının hızlanmasının, FETÖ terör örgütünün darbe ve iç savaş kalkışmasının, ekonomik ve siyasi istikrarsızlık senaryolarının tümünün bu konseptte değerlendirilmesi ve gerekli acil tedbirlerin alınması gerekli olmaktadır.

Sevinerek belirtmemiz gerekiyor ki, TÜRKİYE kamuoyu olarak oynanan tüm SAVAŞ ve KAOS senaryolarına karşı, CANINI ve KANINI ortaya koyarak, MİLLİ iradesini ve BİRLİK ruhunu FERASET ve BASİRETİ ile net olarak ortaya koyabilmiştir.

Şu an itibariyle TÜRKİYE yakın geçmişte gerçekleştirdiği iki ana stratejik ANLAŞMA ile elini rahatlatmış gözükmektedir.

Birincisi İSRAİL ile olan “güvenlik ve enerji işbirliği” anlaşması, ikincisi de RUSYA ile “güvenlik, enerji ve ekonomik işbirliği” anlaşmasıdır.

Bu iki anlaşma sonrasındadır ki, -anlaşmaların ne kadar hayati öneme sahip olduğunu bir kez daha ifade ederek- TÜRKİYE Fırat Kalkanı operasyonunu başlatmış, Elbab - Membiç güvenlik koridoruna ulaşmak için sağlam adımlarla ilerlemekte ve de Musul’da güvenlik birimleri ile konuşlanmış vaziyettedir.

Şimdi şu HAYATİ soruları soralım. Türkiye’nin;

A-     Bölgesinde KONUMU nedir?

B-      TEZİ nedir veya ne olmalıdır?

C-      STRATEJİSİ nedir veya ne olmalıdır?

Bu ana soruların sağlıklı ve net cevaplarını verdiğimizde; hem iç kamuoyu daha da birlik ruhu ile rahatlayıp zindeleşecek, hem de dış politika argümanlarımız çok daha güçlendirilmiş olacaktır.

A-      Birinci olarak Her şeyden evvel Bölge Ülkeleri açısından Türkiye'nin KONUMU;

1)      Ortak tarih, kültür ve medeniyete sahip, ortak bir KADERİ paylaşmaktadır.

2)      1300 km uzunluğunda ortak bir suni sınır vakıası vardır.

3)      Türkiye; geçmişin 1. dereceden hem maddi ve hem manevi MİRASCISI, hem bölge ülkeleri ve halkları nezdinde bir kuvvet MERKEZİ olarak gözükmektedir.

4)      Türkiye, hem de bölge İSLAM coğrafyasının medeniyet merkezi, tapu kayıtları arşivi ile ve de Hilafet-i İSLAM misyonu ile İSLAM dünyasının umudunu temsil etmektedir.

B-     İkinci olarak Türkiye’nin TEZİ:

1)      Bölge ülkelerinin mevcut sınırlarının korunması, kalıcı ateşkes anlaşmaları ve siyasi çözümler ile kalıcı sulhun sağlanması, meşru yönetimlere kavuşması için hür seçimlerin yapılabilmesidir.

2)      Ancak bölge ülkelerinin hâlihazır SINIRLARI değiştirilir ve bölge ülkeleri parçalı yönetimlere giderse; TÜRKİYE olarak LOZAN anlaşmasının l. ve ll. Ankara Sınır Anlaşmaları gereğince:

a)       “Misak ı Milli Sınırları” gündeme gelecek ve LOZAN anlaşmasının bir gereği olarak “Plebisit” ile halkların kendi kaderini tayin hakları istenebilecektir.

b)      Bölgenin “Güvenlik Garantörü” olarak demografik yapının değiştirilmesinin de önüne geçilmesi için bir dizi güvenlik tedbirlerini gerekli kılacaktır.

c)       TÜRKİYE bölgede BARIŞ ve GÜVENLİĞİN garantörlüğü için, FİİLİ bir meşru GÜÇ olarak bölgede kalıcı durumda olacaktır. Tıpkı KIBRIS barış harekâtı sonucunda olduğu gibi.

C-      Üçüncü olarak TÜRKİYE'nin STRATEJİSİ;

Her şeyden önce KENDİ iç bütünlüğünün ve sınırlarının bütünlüğünün güvenliğini bir “BEKA davası” olarak görmesidir.

Bu nedenledir ki sınırları boyunca PKK, PYD, DAEŞ gibi hiçbir TERÖR yapılanmasına ve de kuşatılmasına izin vermeyecek ve de bölge halkları ile çok iyi bir diyalog temelinde doğal entegrasyonunu yumuşak gücü ile temin edecektir. TÜRKİYE'nin jeopolitiği böylesine bir gelişmeyi zorunlu kılmaktadır.

Netice Olarak;

  • Ortadoğu’da bölge ülkelerinin sahada başat rol oynayarak çok etkin olmaları AB, ABD ve İngiltere’nin bölgedeki etkinliğinin çok zayıf olması, “tek kutuplu yeni DÜNYA DÜZENİNİN” başarısız olduğunu tüm dünya kamuoyuna göstermiş olmaktadır.
  • Jeopolitikler” değişmezler ve “Ortak KADER” biçerler, “politikalar ve stratejiler” ise sürekli değişkenlik gösterirler. Ancak NİHAİ zaferi “sünnetullah gereği” jeopolitik GÜÇLER -yerel ve bölgesel güçler- kazanırlar, politik güçler ise kaybetmeye mahkûmdurlar.
  • TÜRKİYE bölge halkları ile doğal entegrasyonunu devam ettirirken, bölge ülkeleri ile gerekli “SULH Anlaşmalarını” hakkaniyet temelinde yapmak durumundadır. Ayrıca küresel aktörler ile de gerekli “uzlaşmaları” sağlamak ve “ittifakları” oluşturmak zorundadır.
  • Bu nedenlerledir ki, Başarı ve ZAFERİN kaçınılmaz şartını, “kuvvetlerin doğru sevk ve idaresi ve kaynakların çok iyi tasarruf edilmesinin” teşkil ettiği hiç akıldan çıkarılmamalıdır.
  • TÜRKİYE'nin; büyük tarihi ve medeni yumuşak GÜCÜNÜN farkındalığını ortaya koyarak, elitleri ve yöneticilerinin iç siyaset dili ve üslubunu “politik bir DİPLOMASİ dili ve üslubuna” dönüştürmesi ve de sürekli olarak MEYDAN okumaktan vazgeçerek gerekli güvenlik tedbirlerini ve politik, diplomatik ataklarını daha bir sıklaştırarak pekiştirmesi gerekli olmaktadır.
  • Unutmamak lazım geliyor ki, TÜRKİYE sırtında tarihin ve medeniyetin miras bıraktığı çok büyük bir EMANETİ taşımaktadır. Bu EMANETİN de; yeniden yeni bir MEDENİYET inşası idealinin, ANADOLU topraklarının o kahraman insanlarının sırtında bir sorumluluk olduğunu ifade ediyoruz.
  • İnşa ALLAH kısa bir süreçte ATEŞKES sağlanır, bölgede adil bir SİYASİ ÇÖZÜM ile güvenlik temin edilir ve bölge ülkeleri aracılığı ile GÖÇ geriye döndürülür, akan kan durur ve gözyaşları silinmiş olur.
  • Halep - Musul” merkezli kalıcı bir SULH'un sağlandığını uzak olmayan en kısa bir zaman diliminde tüm kamuoyu olarak görmek istiyoruz.

                Vesselam.

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 07.12.2016 - 10:50 -1,128-
Bu sayfayı paylaşın :