Suriye Politikamız Nereye Varacak?

-A A +A

Bu günlerde en fazla sorulan soru bu. Özellikle SOÇİ de Putin Erdoğan ve Ruhani zirvesinden sonra yapılan ortak açıklamada "Suriye Arap Cumhuriyeti'nin egemenliğine, bağımsızlığına, birliğine ve toprak bütünlüğüne olan kuvvetli taahhütlerini teyit etmiş, bahsi geçen gerginliği azaltma, bölgelerin tesis edilmesi ve Suriye ihtilafının çözümüne yönelik hiçbir siyasi girişimin Suriye Arap Cumhuriyeti'nin egemenliğine, bağımsızlığına, birliğine ve toprak bütünlüğüne hiçbir suretle halel getiremeyeceğini vurgulamışlardır" ifadeleri kullanıldı. İran, Rusya ve Türkiye arasındaki aktif iş birliğinin sürdürülmesi hususundaki kararlılıklarını teyit etti. Akabinde Erdoğanın YPG'yi kastederek yaptığı açıklamada, "Bir terör örgütüyle aynı çatı altında olmamızı, bizden kimse beklememelidir. Suriye’nin toprak bütünlüğüne bağlılığımızı ifade ediyorsak, eli kanlı bir çeteyi meşru bir aktör olarak göremeyiz" demesine rağmen, Kremlin Sözcüsü Peskov, Türkiye'nin Suriye Ulusal Diyalog Kongresi'ne PYD'nin katılmasıyla ilgili çekincelerinin Rusya tarafından bilindiğini söyleyerek, bu durumun bu yönde çalışma yapılmayacağı anlamına gelmediğini belirtti. Bu ifade açıkça Türkiyenin kırmızı çizgilerinin kale alınmadığının ifadesidir. Ayrıca zirveden bir gün önce Putinin Esadı şaşaalı bir törenle Kabul etmesi Esadsiz bir Suriyeyi Kabul etmeyeceğini gösteriyor. Hoş yetkililerimiz zaten uzun zamandan beri “Esad gitmeli” sözünü ağızlarına almıyor. Bunun yanı sıra Ruhani’nin Suriyedeki yabancı ülke askerlerinin ancak meşru Suriye hükümetinin (yani Esad’ın) izniyle orada bulunması gerektiğini belirtmesi aksi takdirde İşgalci güç sayılacağını ifade etmesi açıkca Türkiye ve ABD nin askeri unsurlarını kastetmektedir. Bu Şartlar altında varıldığı ifade edilen mutabakatın fiiliyatta bir sonuca ulaşabileceği çok şüphelidir.

ABD ye gelince artık DEAŞ mazereti de ortadan kalkmasına ragmen PKK-PYD yi silahlandırmaya devam etmesi, IŞİD teröristlerini kontrollü olarak tahliye etmesi gösteriyor ki Hedef Türkiyedir. ABD askerlerinin kollarına PYD amblemleri taktığı ve açıkça PYD saflarında çarpıştığı ortaya çıktıktan sonra Hala malum kesimlerin “Doğru Suriye politikası”ndan anladığı şey, ABD nin dümen suyundaki politikadır. Bu kesimlerin kategorik fikri sabit tutumları bir yana bırakılacak olursa, elbette ki her konuda olduğu gibi Suriye politikalarında da değerlendirme ve rota tashihi yapılması gerekir. Önemli olan startejide hata yapılmamasıdır.

Strateji deyince, işe sorunun temelde ne olduğunu tanımlamakla başlamak gerekir. En kısa ifadesi ile temel sorun “Irak ve Suriyenin içinde bulunduğu fiili durum itibari ile Orta Doğunun yeniden paylaşılması sorunudur”. Bilindiği gibi Orta Doğu nun (Bu kavram Batının üretimi hayali bir kavramdır. Fakat galat-ı meşhur olması dolayısı ile kullanmak durumundayız) bugünkü çözülmekte olan sınırları16 Mayıs1916 tarihinde İngiltere Fransa ve Çarlık Rusyası arasında imzalanan Sykes-Picot anlaşması ile oluşmuştu. Bu anlaşmada Rusyaya İstanbul ve Doğu Anadolu verilmişti. Fakat Bolşevik ihtilali ile Lenin bu anlaşmayı deşifre etmiş ve anlaşmadan çekilmişti. 2016 yılı bu anlaşmanın 100. yılıdır ve anlaşmanın miadı dolmuştur. Çatır çatır çökmektedir. Bugün Suriye ve Irakta ve hatta Türkiyenin Güney Doğusundaki çatırtılar bu depremin sesleridir.

Bu gerçeği herkes bilmesine rağmen kimse adlı adınca bahsetmemeye özen gösterirken ABD Başkan yardımcısı Joe Biden 30 Nisan da ABD nin Bağdat Büyükelçiliğine yaptığı ziyarette nedendir bilinmez ( ? !!) ağzından kaçırdı. ABD Başkan Yardımcısı ABD askerlerine yaptığı konuşmada; “Bugün barışı sağlamaya çalıştığımız tüm yerleri düşünün. Sizi gönderdiğimiz tüm yerleri. Bunlar tarihte suni sınırlar çizdiğimiz, birbirinden tamamen ayrı etnik, dini, kültürel gruplardan suni devletler yarattığımız, ‘Bunu alın. Birlikte yaşayın” dediğimiz yerler” dedi.

Malum ABD 100 yıl önce şimdiki gibi Dünyanın patronu değildi ve Avrupanın yaptığı bu paylaşım sofralarında etkin bir aktör değildi. Fakat konuşmasında kullandığı aidiyet ifadesi ABD yi de bu paylaşımı gerçekleştiren Batının bir unsuru olarak görmesi dolayısı iledir. Osmanlının diz çöktürülmesi sonucunda bir bütün olan bu toprakların suni devletlere bölündüğünün itirafıdır. Bu yeniden paylaşım sürecinin yürürlüğe girmesi için önce mevcut yapının yıkılması gerekiyordu. ABD bunu 1991 yılında 1. Körfez harekatı ile başlattı. Ardından meşhur 36. Paralel’in kuzeyinde uçuşa yasak bölge ilan edildi. Saddamın uçaklarının Kuzey Iraktaki Kürt bölgelerini bombalamamasını garanti altına almak için ABD önderliğinde “Çekiç Güç” oluşturuldu. Türkiye ANAP iktidari döneminde bu güce hem uçaklarıyla katıldı, hem de İncirlik’in bu güç tarafından üs olarak kullanılmasına izin verdi.

Böylece 1992 de Kürdistan Bölgesel Yönetiminin kurulması sağlandı. Çekiç güçe verilen iznin kaldırılması Erbakan’ın Başbakanlığı ile mümkün olabilmiştir. Ne gariptir ki Türkiye uzun yıllar bir taraftan Kuzey Irakta Kürt yönetiminin kurulmasını “kırmızı çizgi” ilan ederken bir taraftan da Çekiç Güc’e üs ve uçaklarımızla katkı verme çelişkisini sürdürmüşüzdür.

Yıkım süreçleri 2003 yılında 2. Körfez harekatı ve Saddam rejimininin tamamen yıkılması ile zincirleme devam etti. Irakta sünnileri yok sayan ve Şii tahakkümüne dayalı yeni bir devlet düzeni oluşturulması iç çatışmaların başlaması, Ebu garib Hapishanesinde Sünnilere işkencelerin teşhir edilmesi ve ardında Hapishanenin boşaltılarak IŞİD terör örgütünün temellerinin atılması, Suriye iç savaşının başlaması, fitne kazanına ustalıkla ateş atılarak bir taraftan İŞİD yükselirken diğer taraftan Beşşar rejiminin ayakta tutulması gibi gelişmelerin hiçbiri, tesadüfi veya ABD ye rağmen gerçekleşmemiştir.

Bu gün bu yeniden tasarım ve paylaşım masasında birçok yerel veya küresel güçler yer almak ve masada söz sahibi olmak için mücadele ediyor. Bütün taraflar Saykes Picot’nun adil olmadığı ve yıkılması gerektiği konusunda hemfikir. Fakat yeni düzenin ve sınırların nasıl oluşacağı konusunda bütün aktörlerin çıkarları çatışıyor. Gelişmeler gösteriyor ki; İran Güdümünde bir Şii devleti ile karşısında İŞİD kontrolünde bir Sünni devlet oluşturulması planlanıyor. Lazkiye ve çevresini kuşatan Esed yönetiminde bir Nuseyri Devleti ( Akdenizle bağlantısına halel gelmediği sürece bu devletçik Rusyayı tatmin eder mi bilinmez) Kuzey Iraktaki (Barzani) Sorani Kürt devletine mukabil, Kuzey Suriyede PKK kontrolünde bir Kırmanc Kürt Devleti oluşturulmaya çalışıyor. Böylece sonu gelmez terör çatışma ortamı itinayla sürdürülecek, IŞİD dolayısı ile de ABD ve Rusya devamlı bölgeye müdahale etmek için meşru bir gerekçe temin edilecek.

Bu tabloda Türkiyenin konumu rolü ne olmalı? Azıcık sağduyusu olan bir insan bile “Elbette Türkiye de kendi çıkarını koruyacak tehditleri bertaraf edecek çözümün gerçekleşmesi için elinden geleni yapmalıdır “ der. Bu konuda Türkiyenin çıkarları ile ABD ve Rusyanın çıkarlarının çatıştığı açıktır. Türkiyenin elini zayıflatmak ve yeniden oluşumda Türkiyeyi geri plana itmek için PKK Terörü ile meşgul edilmeye çalışılırken, bir yandan da Kırmanc Kürt devletinin zemini hazırlanıyor. Nitekim ABD bunun için PYD ile birlikte IŞİD in sözde başkenti Rakkayı anlaşma ile ele geçirdi. Anlaşma da bildiğiniz gibi İŞİD militanı rolündeki CIA ajanlarının dünyanın başka sorunlu yerlerinde verilecek görevleri yapmak üzere kontrol altında tahliye edilmesi. PYD nin şimdiden iştahı kabarmış Rakkayı başkent yapmayı hayal ediyorlar.

Bölgede ABD, Rusya, İran, Hizbullah, ve daha bir çok terör örgütü fiilen insan ve silah gücü ile mevcut. Bir tek Türkiye ancak ABD ve/veya Rusya nın açık veya zımni onayı ile askeri ve silahı ile girebiliyor.. Bu nedenle Türkiye elleri arkadan bağlı bir pehlivan gibi güreş tutuyor.

Fakat bunların hiçbiri Türkiyeyi 1. Dünya savaşının sonundaki gibi diz çöktürmeye yetmeyecek. Basiretli davranıp maceraya atılmadığımız sürece Suriye ve Irakta Türkiyeye rağmen bir tasarım gerçekleştiremeyeceklerdir. Bunun yolu da ABD ve Rusya ya kayıtsız şartsız itaatten geçmiyor. h.a.24/11-11.30

Kategori: 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 24.11.2017 - 11:21 -348-
Bu sayfayı paylaşın :