Tefsir Ve Te'vil

-A A +A

3.    BÖLÜM

     İmam Matüridi,  Kur’an ı anlama ve yorumlamanın iki ayrı yöntemine işaret eder. Bunlar “Tefsir” ve  “Te’vil” dir. Ona göre bunlar, birbirinin ne aynısıdır ne de alternatifidir. Ancak birbirinin tamamlayıcısıdır. Kur’an ın nüzulü ortamını yaşayan ve tecrübe sahibi olan  sahabelerin,  ayetlerdeki kelimelerin ne anlama geldiğine ilişkin beyanları “tefsir”  dir. Tefsir de, Allah’ın ne murad ettiğini tesbit etme iddiası vardır. Te’vil de ise, Te’vil yapan,  ayetlerde  Allah’ın ne murd ettiğini değil, ibareden (sözlerden) kendisinin ne anladığını ortaya koyma gayreti vardır. Sonuçta te’vil yapan “bu ifade ile Allah şunu murat etmiştir” demez, “bu ifade muhtemelen şu anlama (anlamlara) gelebilir” der ve yorumunu tamamlar.

     İmam Maturidi, Fatiha suresindeki “HAMD” kelimesinin te vil ve tefsirini örnek vererek şunları söyler:  

     “Tefsirciler bu kelimenin tefsirinde ihtilaf etmişler. Bir kısmı Allah bu ifade ile kendisini övmektedir, demiş; bir kısmı ise Allah bu ifade ile, insanlara kendisine hamd etmeyi emretmiştir, demişler. Te’vil yönteminde ise, te’ vil i yapan: Hamd: övgü ve sena anlamına gelir, Allah a şükrederek emrine tutunmak demektir. Bununla ne kast edildiğini en iyi Allah bilir, şeklinde görüş bildirir.”  Matüridi, anlamı tam ve kesin olarak anlaşılan söz ve kelimeler üzerinde te’vile gerek olmadığını da belirtir. Esasında Kur’an üzerinde te’vil’e baş vurma dönemi ashab sonraki dönemlerdir. Diğer bir ifade ile ashab döneminde Kur’an yorumuna “tefsir”, sonraki dönemlerde Kur an yorumuna “te’vil” denmiştir. Bu şu demektir: Ashab döneminden sonra yapılan ve adına “tefsir” denilen açıklamalar aslında “tefsir” değil “te vil” dir. Bu düşünceleri Matüridi bir ilke olarak benimseyip ilan etmiştir. O’na göre “tefsir” ve “te vil” ayrımı “lafız” ve “anlam” ayrımıdır. Lafızda “rivayet”,  anlamda  “dirayet”  esastır.                                                                                                                                

     Matüridi’nin kendisinin de, Kur’an üzerinde yaptığı çalışma ve yorum yöntemi, doğal olarak,” dirayettir”, yani  “te vil” dir. Onun için eserinin adını, açıkça bilinsin amacıyladır ki, “Te’vilatu’l Kur’an” diye isimlendirmiştir. Bu isimlendirmenin gereği olarak da, eserini yazarken, salt rivayetlere dayanmayıp, Kur’an ı akli yorumlara da tabi tutarak ele alıp yorumlamıştır. Bu yorum yöntemi kabul görmüştür ki, daha sonraki dönemlerde de ünlü alimler’den bir kısmı eserlerine, “te’vilat” ismini vermişlerdir. Bunlarında bir bazıları: Kadı Beyzavi/685-1286 (Tebriz), Taberi/923 (Bağdat), Zemahşeri/1143 (İran) ve Ömer Nesefi/1310 (İran) dir.

     Yorumda Maturidi Farkı:

     İmam Matüridi, ayetleri yorumlarken önce ayetin iniş ortamını dikkate alarak bir yorum      yapar, sonra kendi yaşadığı ortama gelerek ayetin yorumunu bağlamsallaştırır, ardından da bu iki ortamdan da bağımsız akli yoruma dayalı çıkarımlarda bulunur. Böylece ayetin indiği ortam, yorumcunun yaşadığı ortamla akli bir zeminde birleştirilip anlaşılır hale getirilmiş olur.

     Matüridinin bu husustaki yaklaşımına, Fatır35/13. Ayeti üzerinde yaptığı yorumu örnek verilebilir.  Ayetin meali şudur:”Allah geceyi gündüze, gündüzü de geceye katar. (O), Her biri belirli bir zamana kadar kendi yörüngesinde akıp giden güneş ve ayı buyruğu altına almıştır. İşte rabbiniz olan Allah, budur. Hükümranlık O’nundur. O’nu bırakıp başka taptıklarınız bir çekirdek zarına bile sahip değildir.”

      Nüzul Ortamına Bağlı Yaptığı Yorum:

      Özet olarak: “Ayet, öncelikle Allah ı, ölümden sonra dirilmeyi ve elçileri inkar eden Mekkelilere hitap etmektedir… Mesajın özünde, gece ve gündüzün, ayın ve güneşin ve benzer bütün varlıkların, tek bir varlığın koyduğu yasalarla (sünnetle) ve yine tek bir varlığın sağladığı dengeyle, ne bir fazla ne bir eksik, işlemeye devam etmesinde Allah’ın varlığına ve birliğine dair deliller vardır.”

    Kendi Yaşadığı Ortamı Dikkate Alınarak Yaptığı Yorum:                                                  

     Özet olarak:“Bu ayet, Allah geceyi gündüze, gündüzü geceye katar sözü ile, (Maturidi’nin yaşadığı zamanda yaygın olan) seneviyyenin (düalistlerin): ‘Hayrın yaratıcısı şerrinkinden farklıdır. Nur hayrı yaratanının eseriyken; karanlık şerri yaratanının eseridir.’  Söyleminde bulunan çift kutuplu iki zıt tanrı anlayışına bir cevap olup, bu yanlış itikadı ortadan kaldırmaya yönelik bir amaç taşımaktadır.”

     Akla Dayalı Olarak Yaptığı Yorum:                                                                                                    

     Yine özet olarak: ”Gecenin bütün varlığı ile ortadan kaybolması, gündüzün bütün etkileri ve görünümüyle çekip gitmesi, benzer şekilde güneşin bütün varlığıyla kendini gösterdikten sonra kaybolup gitmesi ve hemen ardından başka bir gerçekliğin (ayın) hayat bulması, ölümden sonra dirilmenin delilidir. Zira bu oluşumların her biri birer yok oluş sonrası meydana gelen birer diriliş sahneleridir. Gördüğümüz gibi olup biten her şeyin planlandığı bu dünyada, insanın bu planın dışında tutulması düşünülemez. İmtihan için hazırlanmış olan bu dünyada insanları emir ve yasaklardan ve de sonuçlarından haberdar edecek bir elçinin de gönderilmesi gereklidir…”

     Ma’ruf ve Münker konusunda Aklın Yeri:                                                                                                                  

     Allah ın insanlara emrettiği iyi, aklın da iyi (ma’ruf) dediği şeydir. Yasakladığı çirkin de (münker),  yine aklın kötü gördüğü şeydir. Hanefi fakihlerin çoğu da namaz ve oruç gibi     

ibadetlerin vakti, süresi, rekat sayısı, kılınış şekli gibi teabbudi hususlar hariç diğer konular, (iman, küfür, zina, içki, kumar vb.) risalet ile tebliğ olunmasa bile, bilinebilecek şeyler olduğunu söylemeleri, bu bakış açısını yansıtmaktadır.

     Maturidi,  ma ruf ve münkerin akılla bilinmesine örnek olarak, Te’vilat ta, Nisa 4/83. Ayet üzerinde yaptığı yoruma bakalım: Ayetin sonun da buyruluyor ki  “…Allah ın size fazl ve rahameti olmasaydı, azınız hariç şeytana uyardınız.” Matüridi ayette geçen “fazl” kelimesini rasul;  “rahmet” kelimesini de vahiy olarak yorumlar ve şöyle der:  “Allah vahiy ve elçi göndermese bile, insanların çoğu şeytana uyduğu halde az da olsa bir kısmı, akıllarıyla, zararlı olanı tanırlar, bilir ve şeytana uymazlardı.”  İsra 17/62. ayetini, Nisa 4/83. ayetine yaptığı kendi yorumunu destekliyor olduğunu da belirtir. Bu ayetin meali de şöyledir: ”…eğer beni kıyamet gününe kadar bırakırsan, and olsun onun soyunu, pek azı hariç olmak üzere peşime takıp kandıracağım.”                                     

      Ayetlerin Bağlamsal Yorumu:                                                                                                                                                                           

     Matüridi, ayetleri bağlamsal durumuna göre okumayı ve anlamayı öngörmüştür. Bu konuya örnek olacak mahiyette Tevbe /60. Ayetin yorumunu verelim: Sadakaların/ Zekatların kimlere verilmesi gerektiğiyle ilgili bu ayette “müellefeti kulüb’a da( kalbleri islama ısındırılacaklar)”, sadakalardan pay verilmesi istenmektedir. Hz Ebubekir döneminde bu hükümle pay alan bir kısım insanlara, Hz Ömer in görüş beyan etmesi üzerine pay verilmesi ibtal edilmiştir. Matüridi bu uygulamadan hareketle Kur an ayetlerinin, insan içtihadıyla farklı şekilde yorumlanarak, yeni bir hükme konu edilmesi ve yeni bir anlam yüklenmesini, şartların değişmesiyle ilişkilendirmiştir. Maturidi burada yapılanın değişikliği, “ictihadi nesh” olarak vasıflandırmıştır. Ancak bu şekilde bir nesh’i aklın kararına bırakmış ve “nesihten kaçınmanın aklen imkansız olduğu durumlarda nesh caizdir, değilse caiz değildir” demiştir. Ayrıca ayetin hükmünün icra edilmesini gerektiren durumlar tekrar ortaya çıkınca, başlangıçta ki uygulama aynen yerine getirilir, demeyi de ihmal etmemiştir. Benim kanaatime göre bu konuda Maturidi,  Kur’an da, “bir ayetin başka bir ayetle nesh edildiğini” savunan görüşten de ileri bir “ nesih anlayışını” kabul ediyor, değildir. Burada “İçtihadi nesih” kavramını kullanıyor olması, O’nun nesih kelimesine yüklediği anlam farkından doğmaktadır.

     Allah (Uluhiyet) Tasavvuru :                                                                     

     Matüridi, Allah hakkında değerlendirme yaparken, Kur’an ın kullandığı kavramların insanların kendi aralarında kullandığı kavramlar olması kadar tabii bir durum yoktur, der. O’na göre “Allah ın insanlara, kendi aralarında anlaşıp bildikleri dil ve kavramlar ile hitap etmesinde, bu kavram ve kelimelerin Allah’a nisbet edilmesi açısından olumsuzluklar içermiş olsa da, Allah bu şekilde bir hitabı tercih etmiştir. Şura 42/11. Ayetindeki: ”…hiçbir şey O na benzemez”  ifadesiyle  Allah, akıl açısından benzerlikten ve ortaklıktan münezzeh bir varlıktır. O, yaratma, meydana getirme ve yaşatma bağlamında bütün mahlukattan ayrılır.” değerlendirmesini yapar.

      Bu konuda Kur’an da geçen şu ifadelere dikkat çeker:

“… Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır…” Bakara 2/187,229,230

“… Allah’a yardım ederseniz O’da size yardım eder…”  Muhammed 47/7  

“. . . Kim Allah’a kavuşmayı/buluşmayı umarsa…”  Ankebut 29/5                                    

“… herhangi bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, onu Allaha ve Resule götürün …” Nisa  4/59

     Allah ile yarattıkları arasında benzerlik ifade eden bu sözlerdeki kastın ne olduğu hakkında  Matüridi: Bazı yorumlar yapılabilse de nihai olarak ne kastedildiğinin bilinemeyeceğini, Kur an da geçen bu ve benzeri pek çok ifadeye doğrudan iman etmek gerektiğini ve ayrıca burada, Allah’ı her hangi bir şeye benzetmekten de tenzih etmek zorunluluğu vardır, açıklamasını yapar. Ayrıca ayetlerde Allah için kullanılan nitelemeleri, görünür alemde söz konusu olan, edebi sanatlardan kinayeye dikkat çekerek, açıklamıştır. Şöyle ki: “bir beldenin birinin(bir kralın) elinde olmasıifadesinin, “o beldenin, adı geçen kimsenin gücü, hakimiyeti ve otoritesi altındadır, denmesi gibidir .”

 

Kategori: 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 13.01.2017 - 09:31 -290-
Bu sayfayı paylaşın :