Türkiye Ve İslam Dünyası Ne İle Kuşatılıp Teslim Alınmak İsteniyor?

-A A +A

15 Temmuz 2016, ülkemiz ve milletimiz için en önemli tarihi dönüm noktalarından birisini oluşturmaktadır. O gün devlet ve milletçe tarih yazılmıştır. 15 Temmuz 2016’da sahnelenen, Türkiye’nin yönetimini, kurumlarını, demokratik yapısını, bütünlük ve istikrarını vurmayı hedefleyen darbe teşebbüsünün, Allah’ın izniyle devlet-millet bütünlüğü ve dayanışmasıyla başarısızlığa uğratılması, ülkemiz ve coğrafyamız üzerinde senaryolar üretip yeni haritalar çizmek isteyen alçak ve hain mihrakların oyunlarını boşa çıkarmıştır. Ancak bu son değildir. Siyonist-Haçlı ittifakı üzerine kurulu düşmanlık ve saldırılar yeni değil! Onların şekil değiştirerek devam edeceği beklenir. Kılıçaslan, Nureddin Zengi ve Selahaddin Eyyubi’den beri tarih bunun canlı şahidi! Mesele onların düşmanlık ve saldırıları değil, bizim onlara karşı Hakk’ı temsil ederek uyanıklık, birlik ve bütünlük içerisinde nasıl ve ne kadar dik durabileceğimiz, onlarla nasıl mücadele edebileceğimizdir.

Global politika ve stratejileri bir bütün olarak değerlendirmeliyiz

11 Eylül 2001’den itibaren İslam dünyasına ve ülkemize yönelik senaryolar birbirinin devamı ve tamamlayıcısı niteliğinde. Tabloyu bir bütün olarak değerlendirmek gerekir. Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” tezinin yayınlanması üzerinden çok uzun zaman geçmeden ABD’de sahneye konulan 11 Eylül hadisesi ve onu takip eden dönemde İslam Dünyasına karşı adeta bir Haçlı seferi başlatılmıştır. ABD ve müttefiklerinin el-Kaide’yi bahane edip işgal ederek milyonlarca Müslümanı katlettikleri Afganistan ve Irak’ta batağa saplanmaları, İslam dünyasında işgallere karşı gelişen tepkiler, dini ve milli şuurun uyanması İslam ülkelerindeki siyasi dengelerin değişmesini beraberinde getirmiştir. Malum olduğu gibi, özellikle ülkemizde AK Parti’nin iktidara gelmesiyle gerçekleştirilen demokratik reformlar, özgürlüklerin geliştirilmesi, iç barışın, huzur ve istikrarın sağlanmasına yönelik girişimler, dış siyasette atılan cesur adımlar, İslam ülkeleri ve Türk dünyasına yapılan açılımlar Türkiye’nin bölgesinde hatırı sayılır bir aktör haline gelmesine neden olmuştur. Yine Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya ve Körfez ülkelerine kadar uzanan bir çizgide yer alan ve çoğunluğunu Müslüman Arapların oluşturduğu ülkelerde otoriter ve baskıcı rejimlere karşı gelişen tepkiler, dünyada birçok şeylerin değişmekte olduğunun, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağının göstergeleri olmuştur. İçerisinde Türkiye’nin de yar aldığı Ortadoğu ve İslam ülkelerinin kendilerini ilgilendiren konularda Birleşmiş Milletlere ve Avrupa Birliği’ne teslim olmak yerine, birlikte hareket etme iradesini ortaya koymaları, iktisadi dayanışma içerisine girmeleri, hatta ortak bir ordu oluşturmaları,  İslam coğrafyasına yönelik kolonyalist siyasetler izleyen Batılı güç merkezlerini endişeye sevk etmiştir.

Bütün bu gelişmeler karşısında, ne yazık ki Batı’nın tercihi, – özellikle İslam dünyası ve Türkiye söz konusu olduğunda - her zaman olduğu gibi çifte standartlılıktan, tabloyu tersine çevirmekten yana olmuştur. Türkiye ile ilgili menfur plan ve senaryoların devreye sokulmasında Gezi Parkı eylemleriyle düğmeye basılarak start verilmiştir. Gezi Parkı üzerinden sahnelenen olay ve gelişmelerin ipuçları, iç ve dış bağlantıları ve destekçileri birer birer deşifre olurken, bu hadisenin arkasında kitlesel çatışmaların fitilini ateşleyerek barış sürecini baltalamayı, demokratik açılımların önünü kesmeyi, mevcut iktidarı antidemokratik yollarla devirmeyi, ülkeyi bir iç harp ve kaos ortamına sürüklemeyi amaçlayan birtakım çevrelerin olduğu iyice anlaşılmıştır. CNN, New York Times, Washington Post, Guardian gibi ABD ve Batı’daki Neocon-Siyonizm yanlısı bazı medya kuruluşları ve basın organlarının, Suriye’de yaşanmakta olan insanlık trajedisine gözlerini kapatırken, Gezi Parkı eylemlerine nasıl destek verdikleri görülmüştür. Taksim ve çevresinde aşırı grupların ve illegal örgütlerin Vandalizm’e varan eylemleri devam ederken, yukarıda isimleri geçen medya kuruluşlarının savaş muhabirlerini ülkemize göndererek sanki bir iç savaş varmış gibi olayları dünyaya yansıttıkları, dezenformasyon yaptıkları, Taksim meydanı ile Tahrir meydanı arasında paralellik sundukları herkesin malumudur. Gezi Parkı eylemlerini Ok Meydanı eylemlerinin, On Yedi Aralık Operasyonunun takip etmesi hiç de tesadüf olmamıştır. Bütün bu eylemler gerçekleşirken üst akıl hep devrede olmuştur. Biz bu üst aklı, Çözüm Süreci’nin baltalanmasında, ülkenin terörle meşgul edilip Suriye denkleminin dışarısında tutulmak istenmesinde, devşirmelerden oluşan terör örgütleri eliyle Ortadoğu ve Suriye’de yeni haritaların çizilmeye çalışılmasında görüyoruz. Yine Arap Baharı’nın kışa çevrilmesinde, Mısır’daki demokratik, sivil ve meşru yönetimin yapılan bir darbeyle düşürülmesinde de bu üst akıl hep devrede olmuştur.

Üst Akıl-Darbe Kalkışması İlişkisi

Görünürde TSK içerisinde çoğunluğu malum bir cemaate mensup olduğu söylenen bir grup tarafından 15 Temmuz’da gerçekleştirilen, Türkiye’yi kaos ve çatışmaya götürüp çökertmeyi hedefleyen kanlı darbe girişiminin de söz konusu üst akıldan bağımsız olmadığı artık hiçbir inkara yer vermeyecek şekilde bütün çıplaklığı ile ortada! Bu kalkışmada ABD başta olmak üzere Batılı devletlerin nasıl darbeden ve darbecilerden yana tavır sergiledikleri, taşeronlarını korudukları, Türkiye’ye baskı uyguladıkları herkesin malumu. ABD, Almanya, İsveç gibi ülkelerin medya organlarında, diplomatik ve askeri kurumlarında görev yapan bazı kimselerden gelen sesler, yorumlar ve siyasi uygulamalar bunun göstergesi! Darbe girişimi ile ilgili medyaya yansıyan haberlerden, dış aktörlerin bu darbe kalkışmasında etkin rol aldıklarına dair bir sürü ipucuna rastlamak mümkün. Darbe girişimi öncesi ve sonrası New York Times ve Fox gibi medya organlarının yayınları mercek altına alındığında bile, söz konusu aktörlerin bu menfur olayın neresinde oldukları kolaylıkla anlaşılabilmektedir. ABD’nin söz konusu darbe kalkışmasının görünürdeki failini Türkiye’ye teslim etmemekte direnmesi de oldukça anlamlıdır! Darbe girişiminin öncesinde ABD’nin istihbarat şeflerinin Türkiye’de işi ne idi? Darbe kalkışmasının İncirlik’ten yönetildiği, darbenin Türkiye’nin geleceğini vurmayı hedeflediği anlaşılıyor. Taşeron bir örgüt aracılığı ile CIA’nın bilgi ve inisiyatifinde demokratik hukuk devletine karşı yapılan bu girişim, ne yazık ki müttefikimiz oldukları (!) söylenen Avrupa ülkeleri tarafından da desteklenip alkışlanmıştır.  

Her şey bütün delilleriyle açık olmasına rağmen, bu darbe kalkışmasının baş sorumlusu konumunda olan bir şahsın, hukuk önünde hesap vermesi gerekçesiyle kendi ülkesine iadesi için yapılan bütün talepler, yeterli kanıt olmadığı iddia edilerek boşa çıkarılmak isteniyor. Kendi ülkelerinin meydanlarında terör örgütlerine çadır açtırıp miting yaptıran şakşakçılar, örgüt liderlerini bizzat konuşturanlar, darbeye karşı sergilenecek demokratik mitinglere izin vermek istemiyorlar, müttefik oldukları (!) bir ülkenin cumhurbaşkanının mitingde sesinin duyulmasını engellemeye varacak kadar her türlü kısıtlama ve engelleme yoluna gidiyorlar. Girişimin başarısız olmasını takiben PKK terörünün azdırılması da olayların aynı üst aklın marifetinde birbiri ile bağlantılı olduğunu, aynı merkezden idare edildiğini ortaya koyuyor. Artık Türkiye için, ABD ve Batılı ülkelerle olan ittifaklarını ve stratejik ortaklıklarını gözden geçirip gerekli kararları alma zamanı gelmiştir.

Haçlı ve Siyonist odakların İslam dünyasını ve ülkemizi işgale yönelik plan ve projelerinden vazgeçeceğini düşünmek aptallık olur. Çünkü birileri varlıklarını istila ve sömürüye borçlu! Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra 11 Eylül 2001’den itibaren ABD ve Batılı devletler İslam dünyasına karşı hiç de iyi bir sınav vermemişlerdir. Batı’nın insan hakları, özgürlükler, hukukun üstünlüğü ve medeniyet söylemleri, İslam dünyasına yönelik saldırılar, işgaller, katliamlar, tecavüzler, insan hakları ihlalleri, darbe planlarına, teröre ve totaliter rejimlere verilen destekler, çifte standartlı, kötü niyetli ve samimiyetsiz tutumlar karşısında anlam ve değerini tamamen kaybetmiş, içerikten yoksun sloganlara dönüşmüştür. Devşirilenler ve gafiller dışında artık hiçbir kimse bu ülkede ABD ve Batı’ya güven duymuyor! Bu, aslında Batı’nın bir anlamda iflası anlamına gelmektedir.

Global Politika ve Strateji Hangi Zeminlerden Hareket Ediyor?

ABD ve Batılı müttefiklerinin Afganistan ve Irak bataklığına saplanmalarından ve İslam coğrafyasında totaliter rejimlere karşı demokratikleşme talepleri doğrultusunda Arap Baharı rüzgârının esmesinden sonra, global emperyalistlerce İslam dünyasına uygulanacak strateji, Müslüman halkların ve grupların ayrıştırılıp birbiri ile çatıştırılması olmuştur. Her türlü ayrımcı, ötekileştirici ve bölücü politikalar istismara zemin oluşturmaktadır. Bu ayrıştırma faaliyetinin sadece kabilecilik ve etnik milliyetçilikle sınırlı olmadığını biliyoruz. Söz konusu faaliyet, ayrıca (DAEŞ örneğinde olduğu gibi) Nero Haricilik/Selefilik gibi şiddet yanlısı olduğu kadar ayrıştırıcı, dışlayıcı ve bölücü ideolojik din yorumları, kurumsal kimlikleriyle siyasete soyunup bir çıkar örgütüne dönüşen, liderini kutsallaştırarak ona sorgusuz sualsiz itaati mutlaklaştıran cemaat/tarikat benzeri yapılar üzerinden ve (Şia örneğinde olduğu gibi) mezhepçilik üzerinden yapılmaktadır. Özellikle dinin ideolojik ve yanlış yorumu, liderlerin kutsallaştırılarak mutlak teslimiyet ve itaat objesi haline getirilmeleri hurafelerle ve asılsız rivayetlerle de takviye edilerek CIA, MOSSAD ve benzeri istihbarat merkezlerinin MEHDİ projelerine zemin oluşturabilmektedir. Bu strateji, İslam dünyasını her yönden kuşatıp vurmayı ve içerden teslim almayı hedeflemektedir. Bu stratejinin belirli derecede başarılı olduğu da bir vakıadır. Afganistan ve Irak’ın işgaline giden süreç, Ortadoğu’da zemininde kabilecilik ve mezhepçiliğin yattığı taraf alışlar, DAEŞ bahane edilerek ABD ve müttefiklerinin yanında Rusya ve İran’ın da müdahil olduğu Suriye’deki iç çatışmalar, terör ve katliamlarla beraber milyonlarca insanın göç etmek durumunda kalması uygulanmakta olan bu stratejinin bir sonucudur.

Sonuç Yerine

İçeride ve dışarıda medyaya yansıyan haberlerden ve itirafçıların vermekte oldukları bilgilerden, ülkemizde demokratik rejime karşı yapılan darbe kalkışmasının da söz konusu stratejinin bir parçası olduğu yeterince deşifre olmuştur. Allah’ın izni ve yardımı ile halkın ülkesini, devletini ve vatanını koruma bilinci, azim ve fedakârlığı darbe kalkışmasının başarısızlığa uğramasında etkin rol oynamıştır. Halkın emniyet güçleriyle ve darbeci olmayan askerle yardımlaşarak darbecilere, uçaklara ve tanklara direnmesiyle büyük bir felaket atlatılmış gözükmektedir. Ancak, İslam dünyasında ve ülkemizde söz konusu senaryoya uygun, onu etkin kılabilecek bir zemin mevcuttur. Bu zeminin istismara imkân tanımayacak şekilde ıslahı için devlet kurumlarımızın ve insanımızın yeniden yapılandırılıp inşa edilmesi gerekmektedir. Bunun yolu, devletin halkla bütünleşmesi; milletin değerlerine sahip çıkarken yönetilenlerle ilişkilerinde adaleti, eşitliği, doğruluğu, istişareyi, demokratikleşmeyi, insan haklarına saygıyı, hukukun üstünlüğünü, açıklık ve şeffaflığı ilke edinmesinden geçmektedir. Devletin toplumun bütün kesimlerine eşit mesafede bulunması, ötekileştirme ve ayrımcılık politikalarına itibar etmemesi,  kabile, mezhep, cemaat, tarikat vb. yapıların devlet içerisinde derin ve paralel yapılar oluşturmasına izin vermemesi gerekir. Yine bunun yolu, doğru bir din/İslam anlayışının, kuşatıcı ve bütünleştirici bir millet ve vatandaşlık bilincinin ikame edilmesinden, tevhid inancı başta olmak üzere ilahi vahyin öne çıkardığı temel prensip ve değerlerle de bütünleşebilen, insan fıtratına uygun objektif ve evrensel insani değerlerin benimsetilip içselleştirilmesinden geçmektedir.

Kategori: 

1 Comment

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 19.08.2016 - 15:34 -649-
Bu sayfayı paylaşın :