Üç Tarz-ı Tefekkür: Arap, Fars ve Türk Müslümanlığı

-A A +A

TAKDİM

15 Temmuz 2016 Darbe Girişimin Teolojik Tahlilini Türkiye,  enerji üretim ve arz merkezlerine yönelik küresel güçlerin Arap Baharı adıyla yapılan yeni düzenlemelerle irtibatlandırarak da yapılmalıdır. Özellikle etnik/PKK ve dini verileri kullanarak oluşturulan terörle birlikte ülkemizde milli birliktelik ve dayanışma ruhunun zedelendiğini Türkiye’de sürekli istikrarsız hali oluşturulma çabası bunu gerekli kılmaktadır. Bu çerçevede, harici zihniyetli (İşid, Taliban, el-Kaide) ve Batınî (Feto) yapılanmalar dini kavramları merkeze aldıkları için mücadelesi daha da zor olmaktadır.  Bu nedenle “Söylem”in zahiri anlamı tefsir, bunun tıkandığı noktalarda batini anlam arayışını tevil ile yapmaya çalışan İslam geleneğindeki sufi ve ibahi/batini yorum arasındaki farka dikkat edilmesi gerekir. Bu noktada Sünni yorumu benimsediklerini iddia eden Sünni yapıların Şii/Batini yoruma teslim olmaları mümkün mü sorusunun cevabı önemlidir.

Bunu Selçuklu, Osmanlı Türkiye Cumhuriyeti kültürel sürekliliği bağlamında aramak için de Felsefe, Kelam ve Tasavvuf Disiplinlerinin Eşgüdümünü Sağlayarak Yeni Bir Din Dili Oluşturmak gerekir. Bunu önce Konya’da merkezi olan Timav (Türkiye İmam Hatipliler Vakfı) bünyesinde düzenlenen İlham Seminerlerinde müzakereye açtık. Burada felsefeyi küfür, kelamı/teolojiyi zındıklık, tasavvufu da şirk olarak gören radikal okumalar yerine bu üç disiplinin eş güdümlü eleştirel ve mukayeseli okumalarıyla yeni bir din dilinin imkânı araştırıldı. Bu yeni din dilinin temeli de Atayurt/Türkistan/İç Asya ile Anadolu/Türkiye/Ön Asya irtibatını kuran Hanefi fıkhı, Maturidi Akaidi, Yesevî tasavvufi zihniyeti ve Yusuf Has Hacip gibi alimlerimizin yol ve yönteminin temel kodlarını anlayıp güncellenmesiyle mümkün olabileceği vurgulandı. Ortaya çıkan ve buna yöneltilen eleştiriler bağlamında şu olası riski ve sorunu açımlamak durumu ortaya çıktı: 28 Şubat 1997 dini değerleri tahkir ve tezyif eden süreçte ortaya çıkan Türk Müslümanlığı terimiyle paralel bir görüş ortaya çıkabilir denildi.

•        Üç Tarz-ı Tefekkür: Arap, Fars ve Türk Müslümanlığı 

Bizim önerimiz; Hanefi fıkhı, Maturidi Akaidini halkın anlayacağı bir tarzda sunarak fıkıh, kelam ve bunun tasavvuf felsefesiyle halka ulaştırılmasının yeniden düşünülmesine çağrıdır. Din, insan hayatında karşılaşılan ve tecrübe edilen oldukça geniş bir dünyayı kendisiyle anlamlandırdığımız inanç ve davranış sistemleridir. Din dili de, bu din açısından anlamlı görülen olgu ve olayların açıklanmasında, yorumlanmasında kullanılan başlıca araçtır. O halde, dini ifade ve önermelerin sürekli gelişen, yeni boyutlar kazanan tecrübelerimiz açısından yeniden yorumlanması kaçınılmazdır. Biz de günümüz insanına dinin felsefi sunumunu yapmanın imkânını, Türkistan-Türkiye hattında yaşanılan dinin bilgisi ve bunun sunumunu gösteren (yerli/milli) dilin tecrübesinden hareketle yapılmalıdır.  Aslında bu bir yerelleşme, mahallileşme değildir. Arap, Fars iktidar çatışmaları dışında Atayurtta (Türkistan) gelişmiş Türk Müslümanlığı tasavvurunun tikel (yerli/milli) değerlerinin Anayurtta (Türkiye) yaşanan yeni soru ve sorunlar karşısında diğer tefekkür tarzlarıyla mukayeseli bir şekilde okuyarak yeniden okunarak “yurtlandırılma” çabasıdır.

Bu tefekkür tarzının 28 Şubat 1997 itibarıyla yaşanılan “Gerçek İslam”, “Türk İslamı”, “Halk İslamı”, “İslam‟ın Türk-Anadolu Yorumu” gibi  fikirlerin seküler, jakoben/totaliter bir yapı sunmadığını özellikle belirtmek gerekmektedir. Yukarıda vurguladığımız üzere tikel (yerli/milli) değerleri farklı zaman ve mekanlarda farklı dillerde İslam’ın evrenselliğini anlayamaya çalışarak geniş bir coğrafyada uygulamaya koyan Hanefi fıkhı ve Maturidi akaidine dayalı (bir nevi resmi) İslam tasavvurunu Ahmet Yesevi’nin bir nevi “Türk Halk Müslümanlığı” diyebileceğimiz tasavvurunu güncellemektir. Burada önemli olan yatay ve dikey müslümanlaşma arasındaki farka dikkat etmektir.  Amacımız Arap, Fars ve Türk Müslümanlık tasavvurları arasındaki farktan hareketle Türkistan ile İslamiyet’in terkibini oluşturan, farklı kutupları etrafında toplayabilecek vasıfta bir sufî olan Yesevi’nin öğretisini merkeze almaktır.

•         Müslümanlığın yatay ve dikey farklılaşması

Atayurt (Türkistan/İç Asya) ile Anayurt (Türkiye/Ön Asya) arasındaki kültürel sürekliliği “yaşadığı dönemden günümüze kadar Türklerin mürşidi” denilen Yesevi’nin öğretisi Hanefi-Maturidi sistemi halka ulaşması ve yaygınlaşmasında bize hareket noktası olabilir. 

Bu noktada yatay ve dikey farklılaşmayı biraz daha açmak gerekir: Bundan kasıt, inanç sistemleri farklı kültür coğrafyalarında yayıldıkça aradan geçen zamana ve değişen kültür ortamına paralel olarak bir yandan insanları değişim içine sokarken, aynı zamanda bu insanların birtakım niteliklerine uygun bir yapıya da bürünmüşlerdir. Ahmet Yaşar Ocak buna Müslümanlığın yatay farklılaşması demektedir.  Bir de Müslümanlığın aynı toplum içinde çeşitli sosyal kesimlere göre farklılaşması vardır ki, bunu da Müslümanlığın dikey farklılaşması diye isimlendirir. Bize göre, Arap Müslümanlığı, Fars Müslümanlığı ve Türk Müslümanlığı farklılığı bundan dolayı doğaldır. Günümüz Ortadoğu’sunda çıkan erk kavgaları, sosyo-politik çatışmalara meşruiyet sağlanmasının Şii-Selefi öğretilerin çatışması şeklinde sunulması da farklılıkları göstermektedir.

•        Türk Müslümanlığı

“Türk Müslümanlığı”ndan kasıt da İslam’ın Türkler arasında yeni kabul edildiği günden itibaren daha çok halk tabakaları tarafından eski inanç ve gelenekler doğrultusunda bir çeşit kavmi nitelik taşıyan, kitabı vasıflarından çok, halkın geleneksel değer yargılarına uygun bir biçim alış şeklidir. Bu anlamda bir Kuzey Afrika, bir Orta Doğu, bir Uzak doğu ve hatta Avrupa ve Amerika’da oluşan Batı Müslümanlığı şeklindeki sosyolojik olgudan bahsedilebilir.

Türklerin Müslümanlığı kabul etmesinden itibaren, Atayurt’tan Balkanlara kadar uzanan bir coğrafyada tarihsel süreç içinde İslam’ın yaşanma biçimi, aldığı görünümler ve yarattığı zihniyete ‘’Türk Müslümanlığı” denmektedir. Araplar içinde de Kuzey Afrika Müslümanlığı farklı kültürel biçimlere sahiptir. Aynı şekilde Avrupa ve Amerika’da bir Batı Müslümanlığı şeklinde bir sosyolojik ve antropolojik durum vardır. Bunlardan herhangi birini tek başına bir Müslümanlık Modeli olarak görmek tutarlı değildir. Tersine hepsi bir Dünya Müslümanlığı oluşturur. Bu husus önemli, yoksa takdirde Selefi zihniyetin toteliter ve tek tipleştirişi öğretisi bütün dünya Müslümanlarının zihinlerine giydirilmiş deli gömleklerine dönmesi biraz daha hızlanacaktır. 

Fuat Köprülü bu bağlamda, Arap ve Fars Müslümanlığından farklı bir niteliklere sahip olan bir Türk Müslümanlığı olduğunu Ahmed Yesevi örneğinde incelemiştir. Bu Türk Düşüncesinin tarihe paralel olarak inceleme yahut tarihi düşünceye muvazi olarak ele alma geleneğinin bizdeki ilk örneğidir. Bu, Türklerin Müslümanlaştıkça İslamiyet’in de Türkleştiği, yani bu milletin mizacına temel niteliklerine göre yeniden yorumlanmadığını gösterir. II meşrutiyet sonrasında bu görüşü savunan. Ziya Gökalp, Yahya Kemal, Fuad Köprülü ve Ahmet Hamdi Tanpınar gibi bir çok alim vardır. Bunun ideolojik ayağını Gökalp, sanat ve edebiyat boyutunu Y. Kemal ve Tanpınar derinleştirmişlerdir.

Bu arayış ve temellendirme çabaları, milletlerin şuur altlarını teşkil eden, mazi ve halin arasından istikbali görmeye sağlayan tarih ilminin felsefesi yapılarak bu hususlar yeniden incelenme çabasıdır. Çünkü “ Düşünce kendini kuşatan geçmişten ve şartlardan müstağni olamayacağına göre tefekkür tarihine mal olmuş bir meselenin geldiği ve gitti noktaları tespit ve teşhis edebilmek için her şeyden evvel başvurulması gereken disiplinler” tarih ve felsefedir, bunlardan hareketle aynı zamanda bir tarih felsefesi oluşturma çabasıdır. Çünkü o dönem de temel sorun, “Müslüman kalarak modernleşmek ve/ya modern dünyanın bir parçası haline gelirken Müslüman olarak kalabilmektir”

•         Sonuç:

Burada bizim önerdiğimiz. Hanefi fıkhı, Maturidi Akaidini halkın anlayacağı bir tarzda sunarak fıkıh, kelam ve bunun tasavvuf felsefesiyle halka ulaştırılmasının yeniden düşünülmesine çağrıdır. Felsefi boyutu Farabi ile temellendirilebilir; (b)ilim tasavvuru Biruni ile; halka anlatımı ise Ahmet Yesevî yöntemiyle yapılabilir. Böylece İslamiyet’in ilk dönemlerinden itibaren başlayan erk kavgalarının (Emevi-Abbasi) günümüzde Fars/Şii-Arap/Selefi çatışmalarıyla örtülenerek devam etmesinin dışında kalınabilir.

(Kaynaklar: Fuat Köprülü, Türk Edebiyatında ilk Mutasavvıflar, DİB, Ankara, 1991, Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu, Ankara.1959,  Milli Din, İstanbul.1942; Ahmet Yaşar Ocak, “Ahmed Yesevi ve Türk Müslümanlığı” Yesevilik Bilgisi, ed. Cemal Kurnaz, Mustafa Tatcı, MEB,  Ankara.2000; M. Fatih Şeker, Türk Dini Düşüncesinin Teşekkül Devri, Dergah yay. İstanbul.2016)

Kategori: 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 19.06.2017 - 11:41 -245-
Bu sayfayı paylaşın :