Ümitsizliğin Böylesi...

-A A +A

                Yol güzergâhımda bir Noterlik vardı. Yıllardır görüşemediğimiz bir meslektaşımız orada çalışıyordu. Durumum müsaitti. Bakayım, yerindeyse ziyaret edeyim dedim. Birinci katta bulunan noterlik dairesine çıktım. Hepsi de güler yüzlü, çalışkan personele selam verdim. Noter Bey makamındaydı. Beni tanıştırmalarını istedim. Yıllardır görüşememiştik, hatırlayacağından emin olmadığım için böyle istedim. Makama girdik, selam verdim, gerçekten Noter Bey beni hemen hatırlayamadı.

                -Hayrola Noter Bey, hiç görüşemiyoruz!

                -Kendimi görülmeye değer hissetmiyorum. Görülmeğe değer insan da göremiyorum. Onun için dışarı fazla çıkmıyorum. Görüşemeyişimiz bu yüzden!

                Bu cevaptan rahatsız oldum. Hemen kalkıp gitmeli miydim, yoksa kalıp bir şeyler söylemeli miydim? Çünkü ortalık buz gibi olmuştu. Buna rağmen ikincisini tercih ettim.

                Noter Beyin sözleri sitem doluydu, aslında bir serzenişti söyledikleri. Gene de bu iyi bir şeydi,  çünkü yaşama azmini açığa vuruyordu. Umudunu yitirmiş olsaydı hiç konuşmazdı. Konuştuğuna göre hayat emaresi vardı. Konuşmayandan korkmak lazım. Biliyordum ki, gönül umduğu yere küserdi. Noter Bey mesleğimizin daha ileriye gitmesini istiyor, gerek Oda Yönetiminden ve gerekse T. Noterler Birliği Yönetiminden beklentilerini ifade ediyordu. Tüm riskleri göze alarak ona şu şekilde çıkıştım:

                -Neron şunu yaptı, Sezar bunu yaptı. Fatih şunu yaptı, Atatürk bunu yaptı! Peki, sen ne yaptın? Hiç kimse yoksa niçin sen “ben varım” demiyorsun?

                Baktım, Noter Bey şaşırmıştı. Ne cevap vereceğini merakla beklerken bu arada imza için bir evrak geldi. Şokun atlatılması için bu iyi bir fırsat oldu. Noter Bey evrakı incelerken, belki de bana ne diyeceğini düşünüyordu. İmza işi bitti, bir şeyler konuşmaya çalışırken, telefonun zili çaldı. Arayan ortak bir arkadaşımızdı. Noter Bey nezaket gösterdi, telefonda konuşmayı uzatmamak için benden bahsetti, karşılıklı selamlarımızı iletti, “İsmail Bey size şiir okusun” şeklindeki sözlerini nakletti. Ortalık biraz yumuşamıştı. Konuşmaya devam ettim:

                -Bizim apartmanda yaşlı bir ağabeye, apartman yönetiminin görevliyi istihdam edemediklerinden şikâyet ediyordum. Ağabey bana “yönetici sen ol” dedi. Kabul etmem, dediğimde de: Öyleyse konuşma, diye cevap verdi.

                Konuşmam bu minval üzere devam ederken Noter Bey de kendisinin apartman yöneticiliğinden ve aldığı ithamlardan söz etti. Ben de inanıyordum ki, arkadaşımız bu ithamların hiçbirisini hak etmemişti. Karısı Sokrat’a:

                -Seni haksız yere idam edecekler, demiş. Sokrat şu cevabı vermiş:
               -Ya haklı yere mi idam etseydiler! Varsın haksız ithamlar olsun, yeter ki vicdanımız rahat olsun.

                Ne dediysem Noter Bey direniyordu. Oysa o gün ben Atatürk Orman Çiftliğinde fidan dikimi etkinliğine katılmıştım. Diktiğim fidan büyüyecek oturduğum şehri, memleketimi yeşertecekti. Hemşehrilerime, insanlığa faydalı oksijen üretecek, zararlı karbon dioksiti temizleyecekti. Bir ağaç bile fıtratın gereklerini yerine getirirken, akıl sahibi insan atalet içinde kalamazdı, kabuğuna çekilemezdi. Küsmek çözüm değildi:

                -Telefondaki arkadaşımız size şiir okumamı istiyordu. Haydi, şiir oku denince hemen şiir okunmuyor. Yeri gelir, zamanı gelir öyle okunur. İşte şu an tam sırası. Liseli yıllardan itibaren hafızamda olan şu mısraları haydi beraber değerlendirelim, dedim ve Safahat’tan bölüm bölüm şunları okudum:

                Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak
               Alçak bir ölüm varsa, eminim budur ancak!

                Dünyada inanmam, hani görsem de gözümle:
               İmânı olan kimse gebermez bu ölümle

                Ey dipdiri meyyit, “iki el bir baş içindir”
                Davransana… Eller de senin, baş da senindir!

                His yok, hareket yok, acı yok… Leş mi kesildin?
               Hayret veriyorsun bana… Sen böyle değildin

                Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?
               Kendin mi senin, yoksa ümidin mi yüreksiz?

                Âtiyi karanlık görüvermekle apıştın
               Esbabı elinden atarak ye’se yapıştın

                …

                Ye’s öyle bir bataktır ki; düşersen boğulursun
               Ümmide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

                Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşıyanlar;
               Me’yus olanın rûhunu, vicdanını  bağlar

                …

                Husrana rıza verme!.. Çalış… Azmi bırakma
               Kendin yanacaksan bile, evlâdını yakma!

                Evler tünek olmuş, ötüyor bir sürü baykuş
               Sesler de: “Vatan tehlikedeymiş… Batıyormuş!”

                Lâkin, hani, milyonları örten şu yığından
               Tek kol da “yapışsam…” demiyor bir tarafından!

                Sahibsiz olan memleketin batması haktır;
               Sen sahip olursan bu vatan batmıyacaktır.

                Feryadı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar…
               Uğraş ki, telâfi edecek bunca zarar var

                Feryad ile kurtulması me’mul ise haykır!
               Yok, yok!  hele azmindeki zincirleri bir kır!

                “İş bitti… Sebatın sonu yoktur!” deme, yılma!
               Ey millet-i merhume, sakın ye’se kapılma!

                Şiir böyle bitiyordu. Baktım Noter Bey biraz gerilemişti. Ama yine de falan filan diyecek oldu. Daha fazlasına müsaade etmedim ve onu kendi vicdanıyla baş başa bırakmayı düşündüm. Esasen vakit de bir hayli ilerlemişti. O, ama mama derken, izin isteyip ayrıldım. Kendi kendime yesin böylesi dedim.

                Noter Beyi, birkaç ay sonra tekrar ziyaret ettiğimde daha neş’eli ve umutlu buldum.

                Not: Değerli okurlarım! ABD Başkanı Trump’ın Suudi Arabistan’ı ziyaretinin hemen arkasından Afganistan, Irak, Suriye ve diğer krizler yetmiyormuş gibi bir de Katar krizi çıkarıldı. Şu şunu dedi, bu bunu dedi gibi lâflar hiçbir işe yaramayacak. Bu neviden her olay, “Müslümanların İslâm’ı anlama mecburiyetleri” olduğunu hissettiriyor. “Batı’nın Gücü Nereden İleri Geliyor?” isimli çalışmamla bunu ortaya koymaya çalıştım. Dileyen okurlarım adı geçen kitabı, Akçağ Kitabevi’nden temin edip inceleyebilirler. Sevgi ve saygılarımla.

Kategori: 

1 Comment

İsmail bey bu arkadaşınız

İsmail bey bu arkadaşınız biraz kibirli veya ruhsal hasta birine benziyor. Çünkü daha tanımadığı bir insana "Kendimi görülmeye değer hissetmiyorum. Görülmeğe değer insan da göremiyorum." Bir psikoloğa görünmesi gerektiği kanatindeyim. Bu dünyada daha Görülmeğe değer bir çok insan var. bu insanlardan bir feyiz alsın.

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 13.06.2017 - 11:24 -311-
Bu sayfayı paylaşın :