Yeni Bir İslam Medeniyeti Tasavvuru İçin Ehl-i Sünnet Öğretilerini Yeniden Okumak

-A A +A

Giriş:

1.      Durum Tespiti: Birçok alanda yeni krizlerle karşı karşıya olan insanlığı huzura kavuşturabilecek yeni bir medeniyet tasavvuru üzerine düşünmek gerekiyor. Dini ve metafizik değerlerden arındırılmış seküler, maddeci-pozitivist bilgi, bilim tasavvuru ve bunlar üzerine kurulu Batı medeniyet anlayışının sosyo-politik alanda küreselleşmesiyle insan insanın kurdu haline geldi: Kitle katliamları yapılmaya; bireysel anlamda bencillik, hazcılık, faydacılık ve sefahat öncelenmeye başlandı.

2.      Cözüm Önerisi: Hz. Muhammed'e (sav) gönderilen  İslam, kapsayıcılık açısından önceki şeriatlerin hepsini içerir.  İslâm, bu bağlamda, ahlaki ve sosyal bir düstur anlamında sadece bir din va’z etmekle kalmadı, aynı zamanda dünyanın bir kesiminin zihniyetlerini de değiştirdi. Kısa sürede kendine özgü ve özgün bir medeniyet oluşturdu. Bu nedenle Sasani, Grek/Bizans ve Çin-Hind medeniyetleri ile hesaplaşması ve kısa sürede kendine özgü bir bilgi, bilim ve medeniyet kurgusu oluşturmasının temelleri incelenmelidir. Geçmişte bunu yapmış olmak, yeniden yapılabilirliğinin de teminatıdır.

3.      Yöntem: Yüzyıllarca farklı dil, ırk ve dini tasavvurlara sahip insanlara esenlik ve barışı sağlayan İslam dini ve medeniyeti şimdilerde niçin yitik konumunda ve yeniden diriltmek için neler yapabiliriz? Yitik medeniyetimizin kuruluş kodlarını Atayurt ve Anayurt bağlamında yeniden keşfetmek ve güncel soru/n/lara çözümler üretebilecek bir bilgi, bilim ve felsefesi tasavvuru oluşturmak ve bunları hayata geçirmeye çalışmak gerekir. Bu bağlamda Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırmak” isimli projeyle Atayurt ve Anayurt irtibatının kültürel kodlarını araştırıyoruz. Hanefi fıkhı ve Maturidi itikadi yapıyla oluşan resmi İslam tasavvurunu halka ulaştıran,  içselleştirilmesini sağlayan Hoca Ahmet Yesevi’nin yol ve yöntemini yeniden okumayı öneriyoruz.

4.      Önemi: Horasan erenleri de denilen Yesevi’nin talebeleri;  elinin emeği, gözünün nuru ile geçinen ve Atayurt’tan (İç Asya) kalkıp,  Ön Asya'ya (Anadolu) yürüyen, buraların yurtlandırılıp vatan kılınmasında öncülük yapmış alperenlerden oluşur. Bunların dilinde şiddet, öfke, kavga yoktur. Bunlarda tebliğ söz ile değil hal iledir.  Eğer biz bu dili yeniden üretebilirsek, dünyaya yayılan İslam korkusu (Fobia)nın geçersizliğini de göstermiş olacağız.

I.             İslami bilgi-bilim-felsefe ve medeniyet tasavvuru

 Geçmişte diğer medeniyetlerle yüzleşip, kendimize ait özgün ve özgül bir medeniyet kurmuş olmamız, yeniden yapılabilirliğinin de teminatıdır.  Yüzyıllarca farklı dil, ırk ve dini tasavvurlara sahip insanlara esenlik ve barışı sağlayan İslam dini ve medeniyeti şimdilerde niçin yitik konumunda ve yeniden diriltmek için neler yapabiliriz? Madem insanın amacı dünyada mutluluğu (tahsilu’s-saada) elde etmektir; Yüce Mevla, Hz. Âdem’den itibaren insanlara dünyada refah, ahirette felahı sağlayacak ilkeleri, farklı zaman ve mekânlarda, farklı dillerde farklı uygulayıcılara (nebi/rasul) göndermiştir. Bu da ilk olarak Tanrı-Evren-İnsan ilişkilerinin nasıl olduğunun tabii/pozitif/ideal (b)ilimlerle açıklanmasından, sonra bu evrenin niçin yaratıldığı sorusuyla ilgili olarak ilahiyat ve medeni ilimler (fıkıh, kelam) ile cevabının aranmasından geçer. Diğer bir ifadeyle yitik medeniyetimizin kuruluş kodlarını yeniden keşfetmek ve güncel soru/n/lara çözümler üretebilecek bir bilgi, bilim ve felsefesi tasavvuru oluşturmak ve bunları hayata geçirmeye çalışmak gerekir. Eğer yeni bir medeniyet anlayışı kurgulamak ve hayata geçirmek istiyorsak, öncelikle 17-19.yüzyıllara hâkim olan pozitivist "bilgi güçtür, güç de bilgidir" anlayışının tutarlılığını tahlil etmek gerekiyor ki, bu yazının amacının dışındadır.

Hz. Muhammed (sas)'e indirilen mesajın kısa sürede kendine özgü ve özgün bir medeniyet teşekkülüyle hasıl olan yüksek kültürü biçimlendirmede oldukça etkin ve büyük ölçüde özerk entelektüel bir faaliyetin klasik kaynaklar bağlamında yeniden okunması gerekir.

Bu bağlamda İslam düşünce geleneğinin teşekkülünde önemli rol oynayan Kindi’nin Fi Aksam el-Ulum; felsefe tarihinde Aristoteles’ten sonraki “İkinci Muallim” sıfatını kazanan Ebu Nasr el-Farabi’nin İlimlerin Sayımı Hakkında Kitap isimli risaleleri nasıl yeni bir yöntem geliştireceğimize dair ipuçları verebilir. Daha sonraki alimlerde aynı yöntemle yani öncelikle Tanrı-evren ve insan münasebetlerinin nasıl kurgulanacağına dair beşeri/ şeri ilim ve pozitif bilimlerin mahiyetini ve tasnifini yaparak çalışmalarına başlardı.

Gerek klasik  kelam, gerekse felsefe kitaplarında ilk konunun bilgi ve bilginin elde edilmesi ve tasnifi, duyular, akıl ve haber-i mütevatir’in neliği konularıyla başlaması, İslam’ın kendine özgü bir “episteme”si, bir “paradigma”sı olduğunun göstergesidir. Müslüman filozoflar burhan yöntemini önceleyerek, cedel/diyalektik yöntemin farklı görüş/epistemeyi red, tekfir veya ötekileştirmeden kaçınırlar.  Böylece reddedilen öğreti için “gerekli bir öteki” konumunu pekiştirme riskinden uzak durulur.  Burhan yöntemi, zaruri olarak akli ve yakini bilgiye götürür.

Burada bir “episteme”nin diğeri üzerine mutlaklığı veya reddi, dışlanması değil, paradigmalar arası rekabeti öngören bir düşünce pazarı kurulmasını istediği için yanlışlıklara, aksaklıklara dikkat edilir ama Hak’tan yansımaları barındıran hususlarda ötekileştirilmez. Hatta Muhammedi yol ve yöntem, öncekilerin yöntemleri (şer’u men kablana) bağlamında Hz. Adem’den itibaren temel ilkelerin farklı zaman ve mekanlarda pratiğe aktarılma tarzlarını inceler, nasıl bilimsel modeller geliştirdiklerini bakar ve medeniyet(ler) kurulma süreçlerine dikkat eder. Dönemindeki kadim medeniyetlerle yüzleşmeden kasıt budur: Çünkü insanların; ne yaptığı, ne düşündüğü ve nasıl düşündüğü arasındaki farklara dikkat ederek, içinde yetiştiğimiz kültürün unsurlarının kavramsal bir tahlile tabii tutulması, bilişsel unsurlarının tahlili, bilgi-bilim ve değer ilişkisinin tespitinde büyük önem arz etmektedir.

Bu çerçevede, sosyo-politik bir canlı olarak insan, modern bilgi ve bilim anlayışında "modern" olanın ne olduğunu, bilimsel keşiflerin ve bulguların değerlerinde ne gibi değişiklikler ortaya çıkardığını araştırmaya başlamıştır. İslam dünyasında oryantalist sömürü sonrasında önemli oranda gerileme yaşanan bilgi, bilim ve felsefe alanında yeniden bir diriliş için S.Nakip el-Attas, İsmail Raci Faruki, Batılı tasavvurları ciddi bir eleştiriye tabii tutarak “Bilginin İslamileştirilmesi” üzerinde çalışmaya başladılar. Bu projede yaşanılan aksaklıklara da dikkat ederek bir İslam bilim tasavvuru geliştirilmesi üzerinde duran S.Hüseyin Nasr ve gelenekselci akım paradigması oluşmaya başladı. Batılı moderniteye ciddi eleştiriler yönelten Fazlur Rahman farklı çözüm önerilerini gündeme getirdi.

II.            Yeni Bir İslam Medeniyeti Tasavvuru İçin Atayurt ve Anayurt Birikimini Okumak

11 Eylül 2001 aslında yeni yüzyıl başlangıç tarihidir. Küresel güçler, enerji üretim ve arz merkezlerine, demokrasi insan hakları vb gerekçelerle müdahalelerde bulunmaya başladı. Irak’tan başlayarak (bir zamanlar ipek yolunun güney hattı olan) Afganistan ve Pakistan bölgesine kadar alanda “sürekli bir istikrarsızlık” durumu oluşturuldu. Arap Baharı adıyla başlayan operasyonlarla Ortadoğu bir kan gölüne dönüştü. Önceden “Medeniyetler Arası Savaş” ve “Tarihin Sonu” tezleriyle İslam dünyasına yönelik müdahalelerin alt yapısını oluşturmakta kullanıldı. Şimdi Müslümanlar Şii-Selefi ayrımı adı altında bir medeniyet içi çatışmaya süreklenmek üzere. Bu çatışma halinin dışında kalabilmenin yolu Türkiye'li Müslümanlar için Atayurt ve Anayurt birikimini yani Hanefi fıkhı ve özgür iradenin simgesi olan Maturidi akaidini yeniden okumakla mümkün olabilir. Ehli Sünnet’in önemli akımının hal dili olan Ahmet Yesevi ile gönüllere hitap etmesini güncellememiz gerekir.

Bunun felsefi boyutunu ise Farabi’nin İlimlerin Sayımı adlı eserinde yaptığı gibi, Tanrı-Evren ve İnsan ilişkisini açıkladığı gibi bir sunumla yeni bir medeniyet tasavvuru oluşturabiliriz.  “Batı felsefesi Platon’a düşülen dipnotlar” denilir, biz de Muallim-i Sani Farabi’in Tanrı’nın evreni niçin yarattığını, insanın varoluş anlamını ilahiyat bağlamında müzakere etmeye başlayabiliriz.  Ardından bu tasavvurun nasıl hayata geçirileceğiyle  medeni ilimler (siyaset/fıkıh ve kelam) ilgilenir.  Farabi’in ve diğer Müslüman filozofların ahlak ilmini siyaset ilmi ile birlikte “medeni ilimler” kısmına dâhil etmesi, günümüz siyasal sorunlarına dair etik problemlere çözüm önerileri üretmede etkili olabilir. Atayurt ve Anayurt merkezli yeni bir medeniyet tasavvurunun müspet/doğa bilimleri bölümü ise Biruni merkezli bir yöntem ile yeniden üretilebilir.

“Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırmak” diye özelleştirdiğimiz bu medeniyet tasavvuru oluşturma projemizin yerli/milli güncel şahsiyetleri olarak Mümtaz Turhan, Nurettin Topçu ve Erol Güngür gibi alimlerimizin yöntemlerini inceliyoruz. Özellikle Nurettin Topcu’nun Batı materyalist ve pozitivist öğretisinin etkinliğini Bergson’un sezgi felsefesi ve Blondel’in aksiyon felsefesinden hareketle temellendirmesini önemsiyoruz. Topcu’nun Abdülaziz Bekkine ile de dini/milli/yerli kurgu yaptığını düşündüğümüz zaman bu medeniyet tasavvurunun hal dili olan Yesevi yöntem de güncellenmiş olacaktır.

SONUÇ:

Dini-ahlaki ilkelerin temel hedefi;  insanlara huzurlu, mutlu, (maddi ve manevi-sosyal açıdan) müreffeh bir ortam sağlamayı hedefler. Döneminde kısa sürede kendine özgü bir bilgi, bilim ve medeniyet tasavvuru oluşturup hayata geçiren Hz. Muhammed (sav) yol ve yöntemini “yaşayan sünnet” haline getirmesi, sonra bunu yitirmemiz, yeniden bul(a)mayacağımız  anlamına gelmez. İslam dünyasının içinde yaşadığı sosyo-ekonomik tarihini iyi incelediğimiz zaman Hanefi fıkhı, Maturidi Akaidi, Ahmet Yesevi’nin hal diliyle manevi/tinsel ilimlerle Evrenin ve insanın niçin yaratıldığı; Biruni gibi alimlerin yöntemleriyle de pozitif ilimlerle evrenin dilinin mahiyetini, Farabi gibi alimlerin yaptığı gibi erdemli/medeni bir yönetimin (ahlak/fıkıh/kelam) tarzını yeniden ortaya koyabilecek yeni bir medeniyet tasavvuru oluşturabiliriz. Böylece dünyada mutluluğun elde edilmesi mümkün olacaktır, bunu elde edebilen birisi, ahrette saadetu’l-kusva’ya zaten erişecektir.

 

 Mevlüt UYANIK

Prof. Dr;

Hitit Üniversitesi, (Çorum) İlahiyat Fakültesi

mevlutuyanik@gmail.com

Kategori: 

Yeni yorum ekle

Yayın Tarihi : 03.02.2016 - 11:04 -868-
Bu sayfayı paylaşın :