“Neriman Halis Olayı” ve “İstanbul Sözleşmesi”nin Deşifre Edilmesi
26.03.2021 09:34
1.391 okunma
DÜNYADA VE TÜRKİYE’DE AİLE KURAMI AİLEDE BUHRAN VE ŞİDDETİN KAYNAKLARI VE BOYUTLARI
Süleyman Kocabaş
TARİH VE GÜNÜMÜZ PENCERESİNDEN 
                                
                                                     BÖLÜM II       
“Neriman Halis Olayı” ve “İstanbul Sözleşmesi”nin Deşifre Edilmesi
 
           Yazımızın birinci bölümünde üç belge halinde “Türk milletini mağlup etmek ve yok etmek için” öncelikle anaerkil yani evde anne, kadın ağırlıklı yapılanmanın çökertilmesi gerektiğine  yönelik uluslararası belgelerden bahsetmiştik.  Bu  belgeler dikkate alınmadan “Neriman Halis Olayı” ve “İstanbul Sözleşmesi”nin iç yüzü deşifre edilemez, hakikatlerine ulaşılamaz. 
   
       Neriman Halis Olayının deşifresi: Neriman Halis Olayının deşifresi nedir? diye soracaksınızdır. Şudur: Olayın yaşandığı 1920’li yılların ortalarından günümüze kadar, birçok gözlemci ve araştırmacının üzerinde ittifak ettiği, kızımız Neriman Hanımefendinin hiç de güzel olmadığı halde “kerhen” veya “zoraki” de olsa 2 milyar civarında (o zamanlar dünyanın nüfusu bu kadardı) nüfuslu, bu nüfusun neredeyse yarım milyarı kadın – ki olduğu halde bunların içinden seçile seçile bizim kızımızın “Kainat Güzeli” seçilmesinin bir “özel anlamı” olsa gerektir. Halbuki, elbette bizim kızlarımız da güzeldir ama, bizden daha  güzel İngiliz, Rus, Macar, İtalyan vb. kızları vardır. Bunların atlanarak veya göz ardı edilerek kızımızın seçilmesinin sebebi şudur: Vatikan ve Yahudi ırkçısı ve radikal milliyetçisi Siyonistler olmak üzere, Avrupa’nın daha değişik ve amaçlı gizli, yarı –açık mahfillerinde hep şu söylemiştir: “Evet!... Güzel olmasa bile bir Türk kızını dünya güzeli seçmemizin anlamı, Türklere karşı verdiğimiz topyekun savaşın boyutları içinde değerlendirilmedir. Bu savaşın argümanlarından birisi de “Sağlam ve genelde anaerkil yapılanmalı Türk aile yapısının çökertilmesidir. Türkler, mahremiyete haklı olarak çok dikkat ederler. Aile örf ve âdetlerinin esasa budur. Bunu çökertmenin yolu da Avrupa kadınları gibi Türk kadınlarının da evlerinden çıkarılarak meydanlar ve platformlarda vücutlarını sergileyebileceklerini gösterebilmektir. İşte biz bunu yaptık ve diğer Türk kız ve kadınlarının da bu tip yarışmalara katılmasının yolunu açtık, ‘Türk aile kalesi’nden ilk tuğlayı düşürdük. Anlayacağınız, anaerkil  Türklerin önemli ve erdemli bir geleneğini yıktık. Artık bundan sonra Türk ailesi dikiş tutmaz. Buna ilaveten daha başka tertiplerimizle de bizim istediğimiz şekilde parçalanıp dağılmış olacaklardır. Bizim aile düzenimiz zaten çok uzun bir süreden beri dağınıktır. Bırakalım Türklerin de iyi aile düzeni darmadağınık olsun ki, onlarla olan mücadelemizde eşit şartlarda savaşalım.”
 
      İstanbul Sözleşmesinin Deşifre Edilmesi: Adı geçen sözleşme, evveliyatı çok derinlere sarkan, II. Dünya Savaşı sonrasında kıta Avrupa’sı merkezli yeniden kurulmakta olan “Yeni Dünya Düzeni”nin, “Aile- Kadın Versiyonu”nun bu düzene yansıtılması ve dizaynını ihtiva eder. Kıta Avrupası Merkezi ve Büyük Devletlerinin, buna Amerika Birleşik Devletleri de dahil edildiği halde, “Fenimizm ideolojisi ve pratikleri” üzerine kurgulanmış ve buna “modernleşme ve uluslararası” süsü de verildiği halde, dünyada mevcut 206 devletin bütününü içine alacak şekilde “planlanmış” ve “algı operasyonu" bir “Kainat Belgesi”dir. Yani, Avrupa’dan çıkmıştır ve  bu kıta ile “sınırlı” sayılmayarak bütün kainatın buna neredeyse “mutlaka” uyması ve hatta giderek “uymayanların cezalandırılması” gereken, “uluslararası dayatmacı yaptırımlı”  bir “Beynelmilel Sözleşme”dir. Anlayacağınız, Avrupa medeniyetinin kendi boyutlarında kadın ve aile hayatına “yön vermesi” belgesidir. Karakteri zaten “inhisarcı ve benmerkezci” olan  “Modern Avrupa Medeniyeti”nin de dünyadaki bütün aile düzenlerini “tek tip”leştirerek ve özellikle de “farklılıklar” ve “fıtratlar”ı bozarak, insanların farklı farklı kendi cinsel tercihleri, zevkleri ve gelenekselliğin dışında kendi cinsel kimliklerine göre yeni bir “Dünya Aile Düzeni” kurmaktır. Bunun, pratiklere dayalı olarak daha geniş bir analizini sonra yapacağız. 
 
     “Deşifre”den son olarak, Neriman Halis Olayı ile İstanbul Sözleşmesi arasında bir benzerlik var mıdır? şeklinde sorulacak olunursa buna vereceğimiz cevap, “Yüzde yüz ve hem de daha fazlasıyla benzerlik vardır” şeklinde olacaktır. 
 
     Diğer bir soru: Neden Paris, New York, Varşova, Tırnova, Bürüksel, Atina, Roma sözleşmesi vb. değil de “İstanbul Sözleşmesi” denilmiştir? Bu da Neriman Hanımefendinin, kendisi çirkin (çirkinlerimiz de makbulümüzdür, Allah öyle yaratmıştır) olduğu halde dünya güzellik yarışmasından “planlı” ve “algı operasyonlu” olarak “kainat güzeli” seçilmesinin daha fazla benzeri adı geçen sözleşmedir. “Neriman Olayı” ile geleneksel ve iyi anaerkil aile düzenimizi yıkmak için nasıl ki “surdan bir tuğla düşürülmüş” ise, bahsettiğimiz sözleşme ile de “bir tuğla”da düşürülmüştür (gerçi şimdiye kadar 100 yıllık süre içinde daha nice tuğlalar düşürülmüş, bunun sonucu düşmanlarımız aile kalemize salla sırt girmeye başladıkları halde. Bunun örneklerini, yazımızın gelecek bölümlerinde vereceğiz) ve her yılda daha başka başka tuğlalar düşürülmeye devam edilmiştir.
 
      İstanbul Sözleşmesinin mucidi Avrupa Konseyi üyesi ülkeler de biliyorlar ki, şu anda dünyamızda, büyük yıpranmalar ve dökülmelere rağmen en iyi ve sağlam aile düzeni neredeyse yalnızca Türkiye’de ve daha geniş boyutlarıyla İslam Dünyasında kalmıştır. İşte bu sebepten olarak adı geçen sözleşme “kaleyi içten fethetmek planı”ndan olarak, hem de “İslam dünyasının ve Türkiye’nin merkezi ve başkenti” denilen İstanbul’dan başlatılması ve tamamen adı geçen konsey üyelerinin dikte ettirdikleri, “kadına yönelik şiddeti önleme“ masum görünüşlü ve dahası “uluslararası” makyajlı “İstanbul” isminin verilmesi bir kendiliğinden olup biten veya tesadüf eseri değildir. Tamamen “planlı” ve “algı operasyonlu” bir girişimdir. Türkiye gibi aile düzeni hâlâ sağlam bir ülkenin bu işte “planlı” olarak “pilot bölge” seçilmesi, “bir deneme, sınama ve test etme projesidir” de.
 
      “Yapacağımız işi Türkiye gibi muhafazakar bir ülkede tutturabilirsek, bütün İslam ülkeleri ve bütün dünyada tutturabiliriz” düşüncesiyle de hareket edilmiştir. (Ara not:  Nitekim de tutturmuşlardı. Adı geçen sözleşmeyi 11 Mayıs 2011’de dünyada ilk defa imzalayan, yine ilk defadan olarak 24 Kasım 2011’de Meclis’inden geçirip onaylatarak kanun hükmü haline getiren ve yine ilk defa olarak adı geçen sözleşmeyi “tam kanun hükmü”ne çevirmekten olarak 8 Mart 2012‘de Meclisten çıkardığı “Aileyi Korumak…”  isimli ve  6284 sayılı kanunu çıkarmakla, Türkiye olup biten her şeyin öncüsü olmuştur, zaten bu sefer de Avrupa Birliği üyesi ülkelerden tâ Amerika’ya varıncaya kadar okkalı bir “aferin” almıştır)  Üstelik de Türkiye, Müslüman bir ülke olması sebebiyle İstanbul Sözleşmesi, 1 buçuk milyarlık İslam dünyası ve bütün dünya Türklüğü dünyasına daha iyi sirayet edeceği için “İstanbul” ismi seçilmiştir.
 
       Seçilmiştir ama, oynanan bu oyunun içyüzü, deşifresi ortaya çıkmakta gecikmemiş, şimdi yaptıkları iş boyunlarına dolanmış, olup bitenlerin ardından Türkiye ve İslam âleminin, Avrupa-Hıristiyan-Seküler aileye bakış açısını bir tarafa bırakarak, “Ankara Kriterleri” veya  “Ankara Sözleşmesi”nden bahsedilmeye başlanması, sanki bir “Haçlı Saldırısı” olan fikir ve eylem birliği karşısında, “kendine gelme, dönme ve yerli milli çözüm süreci”nin başlatılmasına vesile olmuş gibi görünmektedir. Atalarımız, “Bir musibet bin nasihatten iyidir” sözünü bununu için de söylemişlerdir. 
 
Aile Nedir? Aile Kuramı
 
          Aileyi, en basit ve anlaşılır ifadesiyle öğrenmek için, bir insan vücudu ve bunun “temel taşları” denilen canlı bir insan bedenindeki hücrelere benzetebiliriz. Bu beden veya vücut, her zaman yenilenen milyarlarca hücreden ibarettir. Vücudun bütün organları, bu hücrelerin birbirleriyle düzenli ve disiplinli olarak birleşmesinden meydana gelir. Yani, anlayacağınız, her hücre vücutta bir “aile yuvası” gibidir. Hücreler, vücutta damarlarda dolaşan kan sıvısı ile beslenirler. Sıvıdaki al yuvarlar ona kırmızı rengini verir, akyuvarlar ise vücuttaki hücreleri dışarıdan gelecek olumsuz unsurlara karşı koruyan “askerler”dir. Bunlar, dıştan gelen bir düşmana yenik düşerlerse, vücutta hücre parçalanması başlar ve fıtratlarının dışına çıkmak zorunda bırakıldıkları için,  bunlar “vücutta istenilmeyen hücreler” denilen “urlar, kütleler” oluştururlar. Biz zaten buna “kanserden ölmek” diyoruz. Çaresi bulunamazsa. 
 
       İnsanlar için “Toplum” veya “Sosyal Varlık” demek, bunların, insanlardan meydana gelen (burada ana, baba ve çocuklardan oluşun tabii, en eski ve sürekli toplumsal kurum aile) gelen en küçük insan kümesi birimi aile bu büyük kümenin hücreleri gibidir) yapılanması da tıpkı insan vücudunun hücre yapılanması benzeri olup, zaten bu sebepten de aile varlığı için “toplumun temel taşları, hücreleri” denilmiştir. Bunlar da yine bir insan vücudu hücreler gibi kendilerine “İlahi Yaratıcı, Kainatın ve İnsanın Mimarı Ulu Tanrı” tarafından verilen ve uyumluluğu, huzuru sağlayan “fıtrat yapılanması, geleneği ve sürekliliği” ile varlıklarını barış ve huzur içinde sürdürürler. Bunlarda en ufak bir “sapma”, biyolojik vücutta meydana elen sapmalarla oluşan ”biyolojik urlar” gibi toplumda da “toplumsal urlar” meyden getireceğinden, toplum düzeni de bu aile düzeninin bozulmasına bağlı olarak bozulur. Bu sebepten “Sağlam toplumlar, sağlam ailelerden kurulur” denilmiştir. Tabii ki, insan hücrelerinin düşmanları olduğu gibi, toplumun hücreleri ailenin de düşmanları pek çoktur. Zaten kendilerine “düşman güçler” denilenler, düşmanı toplumlarla savaşırlarken onları yenmenin en birinci unsuru olarak aile yapısının çökertilmesini gördükleri (bunlardan tarihte yaşanmış örneklerden olarak üç örnek vermiştik) için planlı ve sürekli saldırılarıyla onun düzenini bozmaya yönelik çalışırlar. Genelde “toplumsal huzursuzluklar”ın ana kaynağı burdur. Yani anlayacağınız, “iyi ve fıtrata dayalı” denilen aile düzeni bozuldu mu, toplum düzeni de otomatikman bozulur. 
 
    Bizde “Aile Kuramı” veya “Aile Düzeni”nin ilmi izahını, yerli bilim adamlarımızdan olarak en iyi anlatımını, Batılı kaynaklardan da genelde teknik olarak faydalandığı halde “aile sosyologlarımız”dan diyebileceğimiz Prof. Dr. Nihat Nirun yapar. 
 
      Aile nedir, ne değildir, misyonları ve fonksiyonları nelerdir, onun kitabından kısa ve özet bir alıntı yaparak bunları anlatacağız: 
 
     “Aile öyle sosyal bir gruptur ki, toplumun temelini oluşturur ve fertlerin temel ihtiyaçlarını (cinsellik, üreme (çocuk yaparak nesli devam ettirme), toplumun değerlerini taşıma ve sürekli yeni nesillere aktarma vb.) sürekli olarak giderir… Aileler, mahremiyet (gizlilik) içinde tıpkı kapalı bir kutu gibi, dışa açılmamaya çalışan bir sosyal gruptur. Aile bu hali ile bir YUVA  karakterindedir…
 
      Ailede kardeşlik, şefkat, himaye sosyal grubun alt-sistemlerini ve ailenin özünü oluştururken, üreme de, ona sosyal alan devamlılığı sağlamaktadır… Tabii (doğal) sosyal temeli oluşturan ‘aile’, bir ‘tende- asli- primary’ gruptur… Hatta öyle ki, aile toplumda, biyolojik organik bedenin hücresi gibi bir birimdir. Kavramsal olarak aile, bütün medeniyet içine yayılır… Ailenin esas anlamı, bir örnek olarak düşünüldüğünde, insan boyutu ve düşüncesi içinde bir temel kategorisi oluşturur. İlkin bu cevher, bir ahlaki ve moral cevheridir. Tarihte insan sosyal grupları arandığında en eskisi ve devamlısı olan aile kurumudur.”(Prof. Dr. Nihat Nirun Sistematik Sosyoloji Yönünden Aile ve Kültür, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, Ankara, 194, s. 13 – 16)
 
      İnsan vücudundaki hücrenin iki ana unsuru vardır. Nötron ve Proton tanecikleri. Aileyi de bu hücre yapısı ile kıyaslarsak, kadın nötron, erkek proton mesabesinedir. Hücrenin sağlığı, bu iki farklı taneciğin birbirleriyle uyumlu çalışmalarına ve herkesin kendi fonksiyonunun-fıtratının gereğini yerine getirmelerine bağlıdır. Ailedeki kadın ve erkeğin de durumu bunu benzer. 
 
      Sayın Nirun’dan okumaya devam edelim: “Yuva kadının, hane erkeğindir. Her ikisi birlikte bir bütünleşme, bir denge kurmak isterler ki, aile, her ikisinindir. Aile, hem erkeğin hem de kadınındır. (İkisi bir bütünlük ve tamamlayıcılık oluşturur)… Sosyolojik anlamda, aile yuvasının yöneticisi kadındır. Çünkü, çocuğa kültürü, eğitimi ve sosyal görgüyü öğreten ANA’dır. Kadın Eştir, kadın aynı zamanda ANAdır. Aileyi, bir araya toplayan, yuvaya toplayan KADINDIR.”(Bunun için bizim milli ve örfi  kültürümüzde ‘Yuvayı dişi kuş yapar” denilmiştir). 
 
      Yetiştirdiği çocuğu terbiye etmek görevi ilk önce kadına aittir…. Kadının daha iyi eğitilmesi ile hem erkeği güdüleyerek hem de kültürün kuşaktan kuşağa daha iyi aktarılması, çocukların daha iyi bir sosyalizasyon sağlamış olacaktır…”(A.g.e., 38)
 
       Geçmişten Günümüze Kıta Avrupası’nın Sendromlu Aile Düzenleri Yapılanmaları
 
       Dünya tarihinde ve gelmiş geçmiş bütün medeniyetlerde üç aile tipi vardır: Ataerkil aile, anaerkil aile ve bu ikilinin ortak bileşkesi ana-ataerkil aile. 
       
       Ataerkil aile tipi, aileye, “aile reisi” denilen babanın ağırlığı hakimdir. Tarih boyunca kıta Avrupası milletleri ve medeniyetleri hayatına hep bu aile tipi hakim olmuştur. Öyle ki, Avrupa’nın Hıristiyan Ortaçağ’ında, ailede, analar ve hatta çocuklara varıncaya kadar herkes “babanın kölesi” muamelesi görmüştür. Hatta buna, Kilise de dahil olduğu halde, kadınların erkekler arasında “insan olup olmadıkları” bile tartışılmış, kadınlar, uzun yıllar toptan “erkeklerin kölesi” muamelesi görmüşlerdir. Kadınlara evlenme hakkı verilmiş, fakat “ömür boyu erkeklerinin köleleri” olacaklarından boşanma hakkı verilmemiştir. Kiliselerde Hz. Meryem’i taklit (evlenmemezlik “ilahi misyonu’nun yalnızca ona yüklendiği göz ardı edilerek) ile rahibelerin, Hz. İsa’yı taklitle (ona evlenmemezlik misyonunun yüklenmediği halde) papaz ve özellikle de kardinallerin (Papa’nın bir altı din adamları sınıfı) evlenmelerine  “ömür boyu yasak” getirilerek Allah’ın insanlara verdiği “Cinsellik ve üreme fıtratı sıfatı”na yasak getirilerek buna “ihanet” edilmiştir. Bu sıfat yasaklamayı kaldıramayacağından, kiliselerin ve özellikle de Katolik Hıristiyanlığın Roma’daki merkezi Vatikan’ın “gizli mahfilleri” ve “loş, basık ve karanlık koridorları”, rahibeler – kardinaller ikilisinin, nikahsız, birlikte yaşama geleneğinden olarak “serbest cinsel ilişki yuvaları” haline getirilmiştir. Aynı gün içinde, kiliselerin alt karanlık katlarında “flört- zina - fuhuş” yapılmış, ardından üst aydınlık katlarına çıkılarak “ibadet” gerçekleştirilmiştir. Diğer bir husus, “Ruhban sınıfı – Din adamları sınıfın” dan  papazların bir kadınla evlenmeleri yasak  olduğundan ve “cinsel tatmin arzusu” da bir türlü bastırılamadığından, buna bir çözüm yolu olarak papazlar arasında (hatta rahibelerin kendileri aralarında da, nasıl oluyorsa?) “eşcinsellik gizli ilişkileri” de almış yürümüştür. Bu nasıl bir din anlayışıdır? Bunun tarihi ve nasıl olduğuna dair yayın hayatımızda birçok kitap Batı dillerinden çevrilerek Türkiye’de de yayınlanmıştır. “Vatikan’da Aşk”, “Vatika’nın Gizli Sırları” yollu benzeri kitaplar.
 
        Avrupa’da “Feminizm Sendromları”:  Avrupa’nın Ortaçağ’daki “rezil –rüsva” veya “kadının erkeğin kölesi olduğu” hayat, kendisini yavaş yavaş, tedrici olarak 19’uncu Yüzyılın ortalarından itibaren kaybetmeye başlamıştır. Buna sebep, 1789 Fransız İhtilali-Devrimi ve bunun bir tezahürü olarak yayınlanan ihtilalin “İnsan Hakları Beyannamesi” yanında, yine kıta Avrupası’nda ortalama 1800- 1825 zaman diliminde yaşanan “Sanayi Devrimi” olmuştur. Bu devrimlerin, insanın fikri, sosyal ve siyasal hayatına getirdiği “Liberalizm Reaksiyonu” sonucu, Ortaçağ’ın bütün “geleneksel düzenlerinin sarsılması ve ardından tasfiyesi” ile birlikte toplumun “temel taşı” denilen aliye de yeni bir düzen verilmesi cereyanından olarak “Feminizm” cereyanının varlığı kendisini göstermiştir. Feminizm kavramının sıkça tarif edilen anlamı, “Kadın hakları, kadın haklarının savunulması, kadınların erkeklerle eşit (eşitlik - müsavat) hale getirilmesi veya kadınlara özgürlük (bağımsızlık -hürriyet)  verilmesi ” demektir. Hadi buna bir de, “eşlerin, karı-kocaların birbirlerini dostça –kardeşçe (uhuvvet) ve âdil (adaletli) davranmalarının sağlanması”nı da ekleyelim. 
 
      Hafızalarımızı biraz gerilere götürelim, hani bir zamanlar, İngiltere –Fransa’dan taklitçilikle 24 Temmuz 1908’de adına “Taçlı Demokrasi” de denilen Meşrutiyet ilan edilmiş, bunun gereği, bir Kanun-u Esasi  (Anayasa) yapılmış, bir Meclisi Mebusan toplanmış ve bu meclisin  toplantı salonunun alnına, adı geçen rejimin amaçları ve erdemlerine özetleyen slogan olarak da “Hürriyet, Adalet, Uhuvvet ve Müsavat” yazdığımızı zaten herkes okuduğu tarih derslerinden bilir. Bilir ama, gerçekten istenilen bu “dördü”  veya “dörtlü” bize gelmiş ve ülkemizi kurtarabilmiş midir? Maalesef bunu hiç kimse tartışmaz veya otokritiğini yapmaz. Hadi az çok “adalet”i anlarız ama, “hürriyet”, “uhuvvet”, “müsavat” neyin nesi, neyin nesi değildir, gerçek anlamda bilen, muhtevasını belirleyen, sınırlarını çizen, bunlar etrafında olup bitenlerin içyüzünü çözebilen, deşifre edebilen doğru dürüst bir Allah’ın kulu var mıdır? Durup dururken bir ülkeye “Hürriyet” gelebilir, geliverir mi, 72 buçuk milletten ibaret Osmanlı’nın tümü bir anda kendi aralarında “eşit” ve “kardeş” olabilirler mi? Uzatmayalım!... Olmadı!... Olurdu ama, olmadı, neden ve niçin olmadı, kimler çomak soktu derken büyük bir “Cihan İmparatorluğu”nu 10 yılda (1908 – 1918) elimizden kaçırdık, uçup gitti. Bunun “asılları”nı tartışacağımız yerde “yüzeyselleri”ni tartışarak vakit öldürüyoruz. 
     
       Avrupa’da Feminizm dernekleri 1800’lü yılların ortalarından itibaren kurulmaya başlanmış, onların da üyelerinin toplantı salonlarının alnına, Osmanlı Meclis –i  Mebusanının  alnına yazıldığı gibi hep, İngilizcesi, Fransızcası, Almancası vb. olarak, “kadın = erkek mücadelesi”nin ana amacı ve sloganı olarak “Hürriyet, Adalet, Uhuvvet, Müsavat” yazılmıştı ama, yukarıda anlattığımız “Osmanlı Siyasi Örneği” benzeri bu “Avrupa Ailevi Örneği” de maalesef “tam anlamıyla” gerçekleştirilemeden güme gitmiştir. Evet!.. Avrupa’nın kendi buharlaşan – kokuşmuş havası içinde kadınlar erkeklerden bazı haklarını, hukuklarını, hürriyetlerini vb.  almışlardı ama, bu seferde toplumda giderek “Kadın hakimiyeti” daha yaygın hale gelmeye başlamış, bunun sonucu bu sefer de kadınlar karşısında “Erkek Mağduriyetleri” veya “Köleliği” az çok kendisini göstermeye başlayınca, buna reaksiyon veya alternatif olarak, az çok  “Erkeklik Feminizmi” cereyanları cılız da olsa doğmaya başlamış, sonuçta  “erkeklerin kadınlardan haklarını almak” gibi bir sendromun içine düşülmüştür. Erkeklerin kendilerini savunma tezlerinin esası şuydu: Erkek ve kadın hepimizin ortak fıtratı “insan”dır ama, kadın = eşittir erkek matematiksel formülünün doğruluğu ne derece  mümkündür? Kadınla erkeğin biyolojik ve psikolojik yapıları aynı mı? Kadın biyolojisi = erkek biyolojisi veya kadın psikolojisi = erkek psikolojisi denklemleri doğru olabilir mi?. “Kadınlar neden metalürji fabrikaları (kömürle demiri eritmek), 5-10 bin metre  derinlikte kömür yatakları, demiryolu ray döşemeciliği, savaşlarda genelde değil neredeyse  tamamında neden hep erkekler çalıştırılırlar? Anlayacağınız, aileyi tarifte ve kurumsallaştırmada Modern Avrupa Medeniyeti, Ortaçağ Hristiyan Medeniyeti benzeri kadın-erkek ilişkileri arasında bir “denge” kuramamış, bir “disiplin” oluşturamamış, “fıtrat”  fonksiyon ve unsurlarını da  hiç dikkate almayarak işleri daha da berbat etmiş, Ortaçağ’daki “tam” olan “kadın köleliği”nin yerini az veya çok “erkek köleliği” almıştır. Zaten günümüzdeki, “önlenmesine çalışıyoruz” denilen aile içi ve dışı şiddetin ana sebeplerinden birisi de işte  bu olmuştur. Anlayacağınız, Avrupalı, tarihi boyunca, hiç bir probleme ve problemine doğru dürüst hiçbir çözüm getirememiş, “çözüyorum” diyerek de içinden daha da çıkılamaz yeni yeni problemlerin kaynağı olmaya devam etmiştir. Bu sebeplerden, günümüzün aile problemlerinin çözümlenmesi de yalnızca ve hatta hiç olarak “Avrupa’ya havale” edilmemelidir, edilemez. Akıl ve mantığın kurallarında bir kaide vardır: “Problemin kaynağı olanlar, o problemi çözemezler.”  Kendisi için “Avrupa kaynaklı aile problemlerinin nihai çözüm yolu” denilen günümüzün “İstanbul Sözleşmesi”ne de bu gözle bakmak lazımdır. Anlaşılan, kadın- erkek, aile problemlerini çözmede Avrupa (ve buna Amerika devleti de dahil) saf dışı bırakılmadıkça bu problem çözülemez ve yeni yeni problemlerin kaynağı olmaya devam eder ki, insan hayatı çok kısa olduğu için sürekli bunlarla boğuşarak kendisini daimi olarak huzursuzlukların içinde tutma, yaşatma lüksüne sahip değildir.  
 
        Kıta Avrupası’na has Feminizm daha geniş boyutlarda tartışılabilir. Bizim tohumumuz ve bizim topraklarımızın mahsulü, ürünü olmadığı halde ithal ederek kullanmaya çalıştığımız Feminizm bizim vücudumuza bol gelmekte, uymamaktadır. Anlayacağınız, Adana’da yetişen portakalı Kayseri’de yetiştirmeye benzeyen bir düşünce ve eylem biçimidir. 
 
       Bizim en son olarak 2021’de, hükümetimizin, şuur ve bilincine vararak veya varamayarak (çünkü bizde birkaç yüzyıldır her şeyde bir Avrupa taklitçiliği ve pis kokusu vardır)  ortaya attığı ailenin düzenlenmesine yönelik “Ankara Kriterleri” konusunda gerçekten samimiyet sergilenecekse, Avrupa meyvesi ve “uluslararası” makyajlı adı “Sözde İstanbul” olan İstanbul Sözleşmesi tamamen çöp sepetine atılarak ve “Ankara Kriterleri Konferansı”nda kıta Avrupa’sından hiçbir delege bulundurmayarak –problemlerin kaynağı olanlar problemleri çözemezler ilkesinin işlerliğinden olarak- (Veya bunlar, olup bitenlerden dersler alsınlar ve akılları başlarına gelsin kabilinden yalnızca gözlemci delegeler olabilirler) ve nihayetinde “Avrupa Feminizmi” ölçü alınarak hareket edilecekse, yapılan bütün işler boş ve güme gitmiş demektir.  
 
Türklerin Aile Tipi ve Kurumsallaşması –Gelenekleri
 
           Tarihte Türk aile tipi, anaerkil ve ataerkil aile tiplerinin bileşkesinden olarak özelde ana-ataerkil aile tipi olup, genelde ise anaerkil aile tipini teşkil etmiştir. Her milleti millet yapan dili, dini, hukuku, musikisi, örf ve âdetleri nasıl ki milli ise, yine milleti millet yapan ve varlığını korumanın ana unsurlarından olan ordu kurumu ve aile kurumu da milli kurumlarındandır. Bu sebepten, “İstanbul Sözleşmesi” gibi  “uluslararası proje”ye  feda edilemezler. Her milletin ordusu gibi aile kurumu da millidir ve “uluslararası” gibi “absürt”lüklerin âleti ve  aracı gözüyle bakılamaz. Bakılırsa, millet bünyesi çöker ve yok olur.
 
       Türk Milli ve Türk –İslam Medeniyetinde aile ve aile kuramı, kurumu “kutsal” bir kurumdur. Atalarımızın söylediği “önce vatan, ana, avrat, at ve silah” atalar sözü bunun bir göstergesidir. Peygamberimizin “Cennet anaların ayağı altındadır” sözü de bunun dini yönden bir ”kutsal” simgesidir. 
 
      Türk –İslam geleneğinde aileye, kadın, erkek  ve çocuklara değer verildiği ve hiçbir şiddet olayının yaşanmadığı, görülmediği bu yapılanmamızın dünyada bir örneği, benzeri yoktur. Bu sebepten “İstanbul Sözleşmesi Ucubesi”, bizim aile problemlerimizi (zaten genelde olmayan problemler)  çözmek için değil, Ortaçağ’dan (hatta Eski Yunan ve Eski Roma’dan)  beri hep problemli olan kıta Avrupası’nın aile problemlerini çözmeye ve sanki bu problemler bizde de varmış gibi bize de şamil kılınmaya yönelik hastalıklı bir projedir. Bizim aile düzenimiz birçok yönleriyle hâlâ sağlam – aile içi ve dışı şiddet son zamanlarda yine büyük ölçüde Avrupa’dan kaynaklandığı üzere artmasına rağmen-aileye şiddetin asgaride olduğu bir millet ve aile düzenine sahibiz. Kıta Avrupa’sının aile yarası varsa (ki yüzyıllardır vardır) kendi kafasını kendisi kaşısın. Kendi hastalıklarını “varmış gibi” bize de şamil kılmasın. Kılarsa, bunun ardında ve içinde bir “bit yeniği”nin de aranması çok normaldir. 
 
         Türk –İslam aile tipinin genelde anaerkil olduğunu yazmıştık. Bunu biraz anlatmak gerekir. Ben şu anda 71 yaşındayım, anaerkil aile tipinin ne demek olduğunu yaşayarak gördüm, öğrendim. Bunun için bunu, kitap, dergi, gazete karıştırarak ve bunlardan belge toplayarak anlatmama gerek yoktur. Fazla uzatmayalım!... Benim yetişmem, milletim uğruna daha iyi, verimli, yerli ve milli çalışmaya hazırlanmam, babamdan merhum Mustafa Efendi’den (1912 doğumlu) ziyade annem merhum Fatma Hatun Hanımefendi sayesinde olmuştur. Kendisi 1918 doğumlu tam bir “Osmanlı kadını” idi. Haliyle, bizde “yuvayı dişi kuş yapar, geliştirir ve korur” denilir. Aile yuvasında “dişi kuş” anne, “erkek kuş”  babadır. Ben, köyden bir çiftçi ailesi çocuğuyum. Köyde ailemizi geçindirmek ve para kazanmak için bir sürü tarlamız vardı. Kız kardeş ile evde iki çocuk idik. Bu sebepten babamın yardımcı işgücü olmayan, bir sürü tarlayı hep kendisi eker,  biçer, harman yapar, saman ve danesini  bir “erkek leylek” gibi eve getirir, bize yedirirdi. Tabii ki, annem ve biz çocuklar da babamıza zaman, mekan ve duruma göre az çok yardım ederdik. Annem ve biz çocuklar genelde hep evde kalır, annemiz bizlerin beslenmesi, büyütülmesi, temizliklerinin yapılması, eğitilmemiz vb. için biz çocuklarla ilgilenirdi.   
 
       Anaerkil aile tipinin ana fonksiyonlarından  birisi de yukarıda Sayın  Nirun Hocanın da  yazdığı üzere, annenin çocuklarını eğitmede başrolü oynamasıdır. Yaşanan milli dil, milli  kültür, dini kültür örf ve  âdetlerin onların üzerinden zamana ve geçeğe taşıyacaklar annelerdir.  Bilim adamlarımız da zaten  bunu dile getirmek  için “Geçmişleri ile gelecekleri arasında köprü kurumayan milletlerin geleceği olmaz” derler. “Geleceği olmamak” demek, bir milletin mazisi –geçmişinden  kopa kopa bir zaman gelip öleceği,  “tarihin milletler mezarlığı” na gömülmesi demektir.
 
         Bir milletin çocuklarına, gençlerine geçmişi ile geleceği arasında en iyi ilişkileri kuracak, köprüler olacak aile kurumu ve bunun bir üyesi  annedir. Çocuk doğar, babası ismini verirken, kulağına ilk ezanı okuyarak onu annesinin kucağına teslim ederek,  “Çocuk sana emanet, onu milletimizin iyi bir ferdi  olarak yetiştiremezsen sana hakkımı helal etmek” der ve işini bitirir. Artık bundan sonra iş anneye kalmıştır. Çocuklar, ilk eğitimlerini  annelerinden  alırlar. Bu daha beşikte iken çocuklar bir şey anlamadığı, sadece dinledikleri halde  ninniler söylemekle başlar. Şiirimsi  ninniler aynı zamanda çocuğun geleceğine yönelik yapılan  “hayırlı duaları” dır. 
 
        Çocuk beşikten kalkıp yürümeye başladığı zaman, artık o konuşmaya da başlayacak demektir. Bu safhada annesi ona günlük olarak en sık kullanılan kelimeleri öğretmekle işi başlar: Mama, memek, emzik, su, ekmek, uyku, ağız, burun, ocak, kaşık, süt, kapı, pencere, köpek, kedi vb.  Günlük hayatta 300 kelime olarak kullanılan aklınıza ne gelirde 2-3 yaşına kadar hep bunları öğretir. Yani çocuğun  “dilini ilk açan” ve öğreten  annesidir. Babası da evde bulundukça zaman zaman bunu takviye eder. 
 
      Çocuk artık, 4 yaşına  basmış ve asgari 300 kelime ile konuşmayı bilecek hale gelmiştir. İşte bu safhada, “baş öğretmeni” (anneye çocuğun ilk öğretmeni olduğu için “baş öğretmen” derim hep) ona milletimizi millet yapan milli dilinden sonra diğer milli kimlik ögelerinden olarak dini kimliği, örf ve âdetlerini öğretmeye başlar.
 
        Gelenektendir, baş öğretmen çocuğa öncelikle dini kimliğini öğretir ve bunu verir. Ben daha 4-5 yaşında iken annem bana dini kimliğimin temel taşları olan “Amentü” (imanın altı şartı), “İslam’ın  Şartları” ( 5 şartı) ve en son olarak  “32 Farz” ı, tandır başında ısınarak mantı düzerken veya tezgahta hasır dokurken yanı başına  oturtarak hep bunları bana söyler ve benim de tekrar etmemi isterdi.  
 
       İlk olarak, “Amentü” yü Arapça aslından  öğretmişti. Buna, “Amentü billahi ve mela….” diye başlar, sonunu getirir, bu okumanın ardından annem Türkçe açıklaması olarak da bana  şunları söylerdi: “İmanın altı şartı şunlardır: meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahiret gününe, kadere,  hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine , öldükten sonra dirilineceğine iman etmek, Allah’ın n varlığı ve birliğine  Hz. Muhammed’in onun peygamberi olduğuna iman etmektir” derdi.  
 
       Dinimizi öğrenmeye  Amentü ile başlamamızın “özel bir anlam ve önemi” vardı: Müslüman bir ana ve babadan doğduğumuz için zaten “Doğuştan Müslüman” dık. Bir de bunun “dil ile ikrar” ı vardı ki, Amentü ve sonunda Kelim –i Şahadet getirmekle dinimize de bunun şuurunda olarak girmiş olur, “Şuurlu ve Bilerek Müslüman olmak”” sıfatını kazanırdık. 
 
      Annem, Amentü’yü öğretmekle kalmaz, onun “açıklaması” nı da yapardı. Dört melekten, peygamber isimlerinden  ve onlara indirilen kitap adlarından bahsederdi vb..  
     Ardından annem,  İslam’ın 5 şartını “şiir ezberletir” gibi ezberletirdi: Namaz kılmak, Haçça gitmek, Zekat vermek. Oruç tutmak ve  Kurban kesmek.
 
      “İslami kimlik ve yaptırım kazanmak” tan  da en son olarak hepimizin bildiği 32 Farzı öğretirdi. Öyle ki, bu çok önemli idi. Köyde “32’i farzı bilmeyenlere ve yerine getirmeyenlere kız vermezler” denilirdi. Doğru idi. Babanın, kızına koca olacak damat adayına ilk sorduğu soru “32 farzı say” olurdu. Bilmeyenlere kız verilmez veya “öğren de gel” denilirdi. 
 
       Daha muhafazakar aileler ve anneleri ise, çocuklarına “54 Farzı” ı ezberletmeye kadar iş götürürlerdi.  Bunlar genelde, İslamiyet’in  ahkam esasları, emir ve yasakları idiler.  “Faiz yemeyeceksin, içki içmeyeceksin, zina yapmayacaksın, yalar söylemeyeceksin, büyüklerine saygı küçüklerini sevgi göstereceksin, anne ve babana itaat edeceksin, tanı veya  tamıma herkese selam vereceksin,  hırsızlık yapmayacaksın…” diye sayılır, 54’de tamamlanırdı.  
 
      Baş öğretmenim annem bana daha neler öğretmedi ki neler? Bilebildiği kadar tarihimizi öğretti. Hatta bunlardan “32 farza ilaveten” 33’üncüsü diyebileceğimiz  “Nerede Müslüman olduk?” şeklinde  sorar ve bizim de öğrenmeniz için Kocabaş Oğullarının  Orta Asya’dan Kayseri’ye nasıl geldiklerini bile şöyle anlatırdı: “ Önümüzde koyun sürüleri, erkeklerin at, kadın ve çocuklarımız eşekler üzerinde Horasan’dan gelmişiz. Gelirken Eşber dağı (Aşkar dağları –annem dil uyarlaması olarak  “eşber” derdi), Lokman deresinde toplu olarak Kelim –i Şahadet getirmek suretiyle  Müslüman olmuşuz. Önce Kerkük’e,  sonra Kayseri’yi gelip  oturduğumuz bu köy Sindelhöyük’e yerleşmişiz. Yine, annemin anlattıklarına göre, köyümüzü Türkmen oymakları – obaları kurmuşlar. İlk kuranlar,  Menteşe Oğulları ve Aydın Oğulları olmuşlar. Üçüncü olarak Kocabaş Oğulları gelip yerleşmişler. Babamın bana anlattıklarını göre de, köyümüzü ilkin Kocabaş Oğulları kurmuşlar. İsmi geçen ilk iki oymak sonradan gelip bunlara komşu olarak yerleşmişler. Zaten  bugün itibariyle de bu aynı komşuluklar devam etmektedir.   Köy, Osmanlı Sultanı Yıldırım Beyazıt zamanında 1450’li yıllar civarında kurulmuş. Kurulduğu mıntıka, koyun sürüleri ile göçerlerin  koyunlarını otlatmaya çok elverişli bir alandır. Bitişiğinde  iyi ve zengin  bir otlak alanı Sultan Sazlığı vardır. Şimdi nüfusu 8 bin olup Kayseri’nin dokuzuncu büyük yerleşim yeri bir beldedir. 
 
       Annem bana  padişahlardan da bahseder, bunlar için hep “Hökümet” (Hükümet)  tabirini kullanır ve bu konuda sözünü bitirirken de sürekli,  “Oğlum hökümete karşı gelinmez” der, devlet ve reisimize “sonsuz bağlılık” ın gösterir, benden de böyle olmamı isterdi. Yaşım küçük olduğu için “Hökümet” in  ne demek olduğunu tam olarak algılayamazdım. Kendi aklımca şöyle bilirdim:  2-3 boyunda dev gibi bir adam. Başı büyük bir sarıkla sarılı, pala bıyıklı,  sırtı cübbeli, elinde yaramazların kafasına vurmaya her zaman hazır kocaman  değnekli bir adam. 
 
        Kış geçeleri, bize komşu çocukları da dinledikleri halde,  “zihin muhayyileleri gelişsin” kabilinden  bin bir çeşit masallar anlatırdı. Kaf dağındaki “Yedi Başlı Dev” masalından başlar, “Çad’da (köyümüzde bir mıntıkanın ismi)  Bir Canavar Varmış” masalı ile devam eder,  “Üç Kardeşler”, “Kırk Kardeşler”, “Padişahın Kızı”  vb. eğitici ve zihinde kalıcı  masallar anlatırdı. Tabi ki, “Keloğlan Masalları” ile “Nasrettin Hoca Fıkraları” da başta gelen anlattıklarından  olurdu. 
 
         Bilmeceler sorar, öğretir, kendisinin  neredeyse hepsini  tam ezberlediği Yunus Emre’den ilahiler okurdu. “Sordum Sarı Çiçeğe  –Sen beni bilür müsün” diye başlar arkasını çok çok getirirdi. Cami hocaları ve müezzinlerini çağırarak evimizde her yıl mutlaka, komşuları, akrabalarımızı  dinlemek için davet ettiği halde,  Mevlüt okuturdu. Biz çocuklar bunları, büyük odamızın sedir aşağısında, annem başta olmak  üzere bütün komşu kadınlarımız ise kapısı açık yan odada dinlerler,  hocalar Mevlüt’ ün “Veda” faslını okumaya başladıkları sırada, kadınlar iyice duygulandıklarından ağlayarak dinlerler, hıçkırık seslerini duyardık.   Mevlüt şerbeti içilir, şekeri dağıtılır,  babam Mevlut ve Kur’an okuyanlara paralarını vererek  gönderirdi.
 
      Köyde işlerin bittiği kış aylarına gelince, köylü oturma odalarında oturarak vakit geçirir, sohbetler yapar, Hazreti Ali Cenk kitapları, Kerem ili Aslı Kitapları, Peygamberimizin hayatını anlatan “Muhammediye”, “Ahmediye” kitaplarını vb.  biri okur, diğerleri dinlerlerdi. 
 
      Bizim  odamız da mahallimizin oturma odası idi. Her akşam  ortalama 20 – 25 kişilik  komşu ve akraba erkekleri toplanır, sohbetlerden olarak  köyde o gün neler olup bitmiş bunlar konuşulur,  askerlik hatıraları anlatırlar, birkaç gazi kaldığından onlar da  harp hatırlarını anlatırlar, biz mahalle  çocukları da bunları sedir altında can kulağı ile dinler, çok duygulanırdık . Şimdi bu odalar yok. Modernite, şehirleşme ve sanayileşme her şeyi  sildi, süpürdü götürdü.  Folklörümüz hepten öldü.   Aileyi büyük ölçüde zaten çökerttik. Şimdi bu çöküşe “İstanbul Sözleşmesi” gibi yaban elleri  reçeteleri ve ilaçlarından “dermansız”   çareler aramaya çalışıyoruz. Evlerde kara kutular, tabletler, cep telefonları  hepimizi teslim aldı. Bunlar “mihrabımız” oldu. Sanki önlerinde “secde” eder hale geldik.  Anneler çocuklarına artık  ne Amentü, ne İslamın 5 şartı ne 32 farzı, ne de namazda okunun sureleri  öğretemez hale geldiler ve öğretmiyorlar. Kendilerinin çoğu zaten “yeni yetme nesil, anneler” oldukları  için bunları bilmiyor.  Komşunun   13 yaşındaki  çocuğuna “Seni kim yarattı?” diye sorduğumda “Bilmem ki” cevabın veriyor. Annesi ve babası bunu daha öğretmemiş ki. Bizim neslimiz bunu beşikten kalkar kalkmaz öğrenmiştik.  Anneler, yaramaz ve huzursuz  çocuklarına masallar, bilmeceler, hikayeler anlatıp onları  susturacağı, eğiteceği  yerde  ellerine  oyun tabletleri vererek, onları “baştan savma” yapıyorlar.   Çocuklar, evin   uzak köşelerine çekilmişler, annen ve babalarından  kopuk hep “Çin, Amerika ve Avrupa” dan ithal çocuk oyunları oynuyorlar,  bunlarla yetişiyorlar. Yani anlayacağınız, bunların hepsi de “algı operasyonlu” oldukları için Türkleşecekleri, Müslümanlaşacakları  yerde, Çinlileşiyor, Amerikanlılaşıyor, Avrupalılaşıyorlar!... Büyük bir kimlik kaybına tabiyiz.  “Haçlı Seferleri” nin cepheleri artık değişti. “Kültürel  Haçlı Seferleri” yle  bu millet teslim alınmak isteniliyor ve büyük ölçü de teslim alındı aslında!...  
 
         Aziz dostlar, daha anlatacak çok çok şeyler var, başınızı ağrıttık ve sizleri yorduk,  şimdilik bu kadar, bu köşe yazımızın III. Bölüm’ ünde “ÇÖZÜM “İSTANBUL SÖZLEŞMESİ” YERİNE “ANKARA SÖZLEŞMESİ” NİN MADDELERİ NELER OLMALIDIR?” konusunu ele alacağız. Herhalde bunun  ardından son bölüm olarak  IV. Bölüm gelecektir. 
                                                   
                                                                                                  İKİNCİ BÖLÜMÜN SONU
 
 Süleyman KOCABAŞ
kocabassuleyman@gmail.com

 

...
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
...

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahaberyorum@hotmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2019    www.anahaberyorum.com          Programlama: Murat Kaya