Türkiye Cumhuriyeti adına 11/5/2011 tarihinde imzalanan ve 10/2/2012 tarihli ve 20/2/2816 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile onaylanan ‘Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bununla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nin Türkiye Cumhuriyeti bakımından feshedilmesine, 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 3 üncü maddesi gereğince karar verilmiştir. 19 Mart 2021
16.04.2021 02:23
130 okunma
İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’NE GELEN SÜREÇ NASIL YAŞANDI?
1789’DAN 2011’E
Süleyman Kocabaş

TARİH VE GÜNÜMÜZ PENCERESİNDEN

BÖLÜM III
İSTANBUL SÖZLEŞMESİNE GİDEN YOL

      Esasa, “Kadına Yönelik Şiddet” i önlemek olan “İstanbul Sözleşme” , bize “bir gece ansızın” gelmiş ve gidişi de yine “bir gece ansızın” olmuştu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 19 Mart 2021 gece yarısı, adı geçen sözleşmeyi iptal etmek  kararnamesini yayınlamış, aynı gece Resmi Gazete’ de yayınlanmıştı.

İstanbul  Sözleşmesi’nin  “Cumhurbaşkanlığı  Kararnamesi” ile İptali

CUMHURBAŞKANI KARARI

Karar sayısı: 3718

Türkiye Cumhuriyeti adına 11/5/2011 tarihinde imzalanan ve  10/2/2012 tarihli ve 20/2/2816 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile onaylanan ‘Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bununla Mücadeleye  İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’ nin Türkiye Cumhuriyeti bakımından feshedilmesine ,9 sayılı  Cumhurbaşkanlığı  Kararnamesinin  3 üncü maddesi  gereğince karar verilmiştir. 19 Mart 2021

Recep Tayyip Erdoğan
Cumhurbaşkanı

Sözleşmenin  İmzalanmasına Geliş Süreci Nasıl İşlemişti?

Tarihte, adlarına “Kadın Hakları”, “Kadınlara Haklarının Verilmesi”, “Kadın-Erkek Eşitliği” nin sağlanması vb. isimleri verilen ve özü “Kadınlar meselesi” olan bu meselenin asrımız 21. yüzyıla  geldiği en son nokta, İstanbul’da “Uluslararası Kadınlara Yönelik Şiddetin Önlemesi…” ismiyle anılan sözleşmenin, yine “Uluslararası bir kuruluş” denilen Avrupa Konseyi’ne üye 47 ülkenin dışişleri bakanlarının Mayıs 2011 başlarında İstanbul’da toplanarak, müştereken  hazırladıkları “İstanbul Sözleşmesi” ni 11 Mayıs 2011’de katılımcı ülkemler yanında dünyada sayıları 206’ü bulan devletlerin imzalarına açmaları olmuş, aynı tarihte ilk imzayı atan ülke, “öncelikle  bir jesti biz yapalım”  kabilinden Türkiye  olmuştu.

Bu haliyle adı geçen sözleşme değerlendirilirken, Avrupa’da 19. asırda başlayan “Kadın Haklarının Kazanılması” sonucu doğan “Feminizm akımının günümüze yansıyan ‘Üçüncü Merhalesi’” veya bu akım tamamen Avrupa’da doğduğu ve genelde hep ona inhisar ettiği halde, “Aile Gelenekleri Yanında İnsan Bedeninin de  Yeniden Tanzimine  Yönelik Post –Modern Avrupa Kültürünün Yansıması” veya “Belgesi”  olarak da adlandırılmıştı.

İstanbul Sözleşmesi’ne Gelişin  222 Yıllık  (1789 – 2011) Dünya Kısa Tarihi

Fransa’da 1789 İhtilali ile gelen “İnsan Hakları Beyannamesi”nin kıta Avrupa’sının kendi tarihinde insan hak ve hürriyetlerine kavuşmanın ve onu korumanın ilk “İnsani Bildirisi” oluyordu. Bu, daha sonda yine  Avrupalı’nın “İnhisarçılık veya Benmerkezcilik”inden kaynaklanan sebeplerden “Dünya’da Yayınlanan İlk İnsan Hakları Beyannamesi” söylemi, külliyen yanlıştı. Çünkü, dünya tarihinin “İlk İnsan Hakları Beyannamesi”, üstelik de Asya’da Peygamberimiz Hz. Muhammed zamanında Medine ve  Mekke’de yayınlanan bildiriler ve vesikalar olmuştu. Bunun ilki Medine’de yapılan “Medine Sözleşmesi” veya “Medine Anayasası” denilen belge, ikincisi ve sonuncusu ise Mekke’de Peygamberimizin son Haç farizası sırasında yayınladığı “Veda Hutbesi” olmuştu. Bizde, “Avrupa’nın Ajandası” veya “Tasmalı Çekirgeleri” olmaya soyunan aydın ve bürokratlarımız bunu görmezler, bilseler bile, “Celladına Ȃşık Olmak” kabilinden hep “Avrupa’ya Bağlı” oldukları için “görmemezlik'ten gelirler.

1789’a kadar Avrupa insanı “topyekun” olarak “köle düzeni” benzerleri fikir, düşünce ve yönetim yapılanması ve hareketleri içinde yaşıyordu. Tarihin kanunudur, “zulüm ve kölelik ebedi olamaz”. Kıta Avrupası insanı bunlara bir “çare” ararken, mücadeleler vere vere geldiği en son nokta 1789 Fransız İhtilali ve onun “amaç ve kurtuluş bildirisi” olarak yayınlanan  “İnsan Hakları Beyannamesi” olmuştu, ama  iş iyice tahlil edilirse bu da “eksik etek” bir bildiri idi. Böyle de olsa Avrupalı için  bir nevi  “Papalık – (Krallıklar- Bürokrasi) – Toprak Aristokrasisi” üçlüsünün “kölelik düzenleri”nden “kurtuluş vesikası” idi.

Adı geçen bildirinin özü ve ana amacı, “Bütün insanların hiçbir farklılık gözetilmeksizin  eşitliği” üzerine oturtulması olmuştu. Tabii ki bu, zaten Avrupa’da asırlardır “köle muamelesi” gören “kadınların da kurtarılması”nı içerdiğinden, bunun ardından Avrupa’da 19. asırda “Feminizm=Kadın Haklarını Kazandırmak ve Savunmak Akımı”  kendisini göstermeye  başlamıştı ama, uzatmayalım, kadınların bunlara tam olarak sahip olması tâ 1950’lere,1970’lere kadar sarkmıştı. Avrupa’nın birçok ülkesinde kadınlara seçme ve seçilme hakkı, II. Dünya Harbinden sonra 1950’li yıllarda verilirken, Almanya’da kadınlara, genel anlamda “araba kullanmak hakkı” bile 1970’de verilebildi. Bugün dünyamızda, bu hakkı elde edemeyen daha onlarca ülke ve devlet vardır.

Bizde “Avrupa Birinci Feminizm Dönemi Yapılandırılması”na Başlangıç

1839 – 1923

Bizde 3 Kasım 1839’da Tanzimat Fermanı, 5 Şubat 1856’da Islahat Fermanı’nın Batının Büyük Devletlerinin dayatmaları sonucu (emperyalist yayılmacılık ve sömürgeciliğe yol açmaktan olarak ıslahat maddelerini de kendileri yazdırdıkları halde) yayınlanması, yine bu dayatmalardan olarak 23 Aralık 1876’da bir Anayasa ilanı ve ardından gelen 5 Mart 1877 Meclis’i Mebusan’ın toplanması sonucu adına “Taçlı Demokrasi” de denilen İngiltere – Fransa’dan taklitçilikle Meşrutiyet ilanı ile birlikte, Türkiye “Yeni Düzen Değişikliği” anlayışından olarak artık “Batılılaşmak” adı altında Kıta Avrupa’sının sömürgeci ve yayılmacı Büyük Devletlerinin (İngiltere, Fransa, Almanya vb) güdümü ve  nüfuzuna giriyordu. Artık bundan böyle hayatımızın her alanına “Avrupai reform örnekleri ile tanzim” gündeme girince, bundan “Aile hayatımız” da çok yakından etkilenmeye başlıyor, Aile veya Kadın-Erkek hayatımızdaki  İslami ve örfi gelenekler tedrici olarak terk edilerek, “Avrupai Erkek –Kadın ilişkileri geleneklerinin”  bizde de revaç bulmasına yönelik olarak  “Kadın Meseleleri veya Hakları Hareketi” Tanzimat’la birlikte kendisini göstermeye başlıyordu. Buna, “Avrupa Birinci Dönem Feminizm Yapılanması”nın bizi etkisine alması da diyebiliriz.

Bu etkilerden olarak Sultan II. Döneminde (1876–1908) kız çocuklarının okutulması için “kız okulları”, onları meslek sahibi yapmak için de “kız meslek kursları” açılmaya başlanmış, 1917’de İttihat ve Terakki Partisi’nin iktidarı döneminde, yarı İslami yarı Batı gelenekli “Aile Kararnamesi” yayınlanmıştı.

Bizde “Avrupa İkinci Dönem Feminizm Yapılandırılması” İşlerliğinin Artması
1923 - 1980

Cumhuriyet dönemine geldiğimizde, 29 Ekim 1923’de Cumhuriyetin ilanı ve Mustafa Kemal Paşa’nın Cumhurbaşkanı seçilmesiyle birlikte, onun 1938’de ölene kadar olan zaman dilimini kapsayan “Atatürk Dönemi”nde, Türkiye’nin “Yeniden Yapılanması”na her alanda, tamamen ve katıksız  “Topyekun Batılılaşmak” damgasını vurmuştu. Bu dönemde, “Atatürk Devrimlerinden” denilerek, bunlardan birisi “Kadın Hakları faslı” olarak bunun amacı, “Türk Aile Yapılanması” veya “Türk Erkek–Kadın İlişkileri”ni tamamen “Avrupa’nın medeni milletleri” (!?) denilerek Avrupa’nın aile veya erkek – kadın ilişkilerine benzetmek düşünce ve fiilleri olmuştu. Bu uğurda bir kere, Şeriat ve diğer örfi kanunlarının ilgası ile 17 Şubat 1926’da “İsviçre Medeni Kanunu”nun alınması sonucu, Türk Aile Yapısı veya Erkek –Kadın İlişkileri “İlk Büyük Değişimi”ni yaşadı. Adı geçen kanun adı üzerinde, örf ve âdetlerin tanzimine yönelik “medeni ilişkiler”i içerdiği için aile, erkek – kadın ilişkileri de bundan etkileniyor, bunları içeren nişan, düğün, evlenme, çoluk çocuk sahibi olma, boşanma ve miras vb. gibi işlerin de artık Avrupa’i geleneklere göre yapılmasının yolu açılıyordu.

“Medeni Kanun” un getirdiği bu yeniliklere ilaveten, kadınların eğitimi, çalışma ve işe alınmaları durumları, kıyafetlerini Avrupa’i kadın giyim örneklerine göre tanzime yönelik “tesettür” ün kaldırılması, kadınlara seçme ve seçilme haklarının verilmesi vb. gibi sorunlar da “Atatürkçülük” ün “Erkek -Kadın Faslı” nın en başta gelen konuları arasında yer aldı. Bunların fiili uygulamalarından olarak,  kadınlara da erkekler gibi eğitim ve öğrenim görmek mecburiyeti  getirildi. Erkelere, “Avrupa’ lıya benzetilmekten” olarak fes, etek,  şalvar yasaklanıp şapka, pantolon, frank vb.  gibi kıyafetler giydirilmeye başlanırken (Kılık –Kıyafet Devrimi adı altında)  , kadınlara yönelik olarak yine “Avrupalı’ya benzemek” ten olarak  da, kadınların el ve yüzleri hariç örtünme geleneklerinden  olan “peçe” kaldırılarak, Avrupa kadınları  gibi başı ve diz kapaklarına kadar vücudun “açık giyim” modalaşması getirildi. Eğitim görmüş kadınlar, devlet dairelerinde işi alınmaya başlandı.   1934’de kadınlara seçme ve seçilme hakkı verildi vb.  

Yalnız, toplumumuzda yukarıda olup bitenlere yönelik, “ortak bir toplumsal sözleşme ve kabuller” e varılmaksızın veya “referandumlar” da yapılmaksızın yalnızca “Atatürk ve  Devrimciler kadrosuna inhisar eden” denilen bütün yeniden yapılandırmalar, genelde muhafazakar olan toplumumuzun  bu kesiminin İslami ve örfi geleneksel düzen anlayışları, gelenekleri ile çatıştığı için toplumumuzda  genelde  uzun bir süre kabul görmedi. Bunun sonucu yönetimde  “’(Aydın-Bürokrasi) –Halk Tezadı  ve Çatışması” kendisini gösterdi. Devrimlerin lider Mustafa Kemal Paşa, bunları izah ederken, “Zamanla halkımız da  bunların kıymetini anlayarak ve önemini  idrak ederek bunlara alışacaktır” görüşlerini serdetti. Bu bir nevi, belli bir “elit kadro” nun tekelinde  “Toplum Mühendisliği” göstergesi idi. Aile meselelerimiz, erkek –kadın ilişkilerimizden olarak yaşanan bu “sendromlar” varlığını  tâ 1980’lerin ortalarına  kadar sürdürmeye devam etti.

 Adına “transseksüellik” ve “heterokseksüellik” de denilen eşcinsellik, Avrupa Feminizmi III üncü dönem yapılanmasını ihtiva eden, 20 inci yüzyılın ikinci yarı yılları  (1960 – 2000) zaman diliminde “Eşcinsellere Özgürlük Hareketi” olarak ataklık ve güncellik kazanmaya başlamıştır. “ Tarih boyunca değişik toplumlar eşcinselliğe değişik biçimde yaklaşmış, kimi hoşgörmüş, kimi onaylamış, kimi de yasaklamıştır.  Eski Yunan toplumunca benimsenen, hata bazı yönleriyle  karşı cinse duyulan aşktan üstün tutulan eşcinselliğin Yahudi –Hristiyan kültüründe günah kabul edilerek yasaklanması, bu eğilimin  Batı toplumlarınca dışlanıp aşağılanmasına yol açmıştır.  Çağdaş Batı  toplumunda  eşcinsellik kavramı, güncelliğini koruyan bir tartışma konusudur.  1970’lerin başlarına değin birçok pisikiyatr, eşcinsel davranışı ruhsal bir bozukluk olarak görüyordu…

1980’lerin başına gelindiğinde, “Örgütlenerek eyleme geçen eşcinseller, cinsel  yönelimlerini gizlemek zorunda bırakılmaları, iş, konut ve yurttaşlık  hakları konusunda eşitlik tanınması isteğiyle yoğun bir akım başlatmışlardır. Bunun sonucunda bir çok Batılı ülkede, ayrımcılığın ve toplumsal baskıların azaltılması, cinsel hoşgörü ortamının gelişmesi  ve çeşitli yasal düzenlemelerin yapılanması gündeme gelmiştir.” (AnaBritannica Ansiklopedisi, C.8, s,  322 – 323). İşte, aşağıda bahsedeceğimiz üzere, İstanbul Sözleşmesinde  ima ve ihsasla da olsa genelde “Toplumsal Cinsiyet Tercihi ve Kimliği” nden olarak bu tarih süreci yapılanması  sonucu kendisini gösterecektir.

Bizde “Avrupa Üçüncü Dönem Feminizm Yapılanması”nın Arifesi Uygulamaları ve Analizleri
1980–2011

Türkiye’de “Avrupa III. Dönem Feminizm Yapılanması” nın uygulanmasına  yönelik başlangıçtan olarak “kırılma” veya “dönüm” noktası, Anavatan Partisi Genel Başkanı ve Başbakan Turgut Özal’ın 14 Nisan 1987’de (12 Eylül 1963’de birliğe üye olmak için başvurmuştuk ve bunun için “Ankara Antlaşması” imzalanmıştı) Avrupa Birliği’ne tam üye olmak uğrunda “Kesin Ortaklık Müzakerelerinin  Başlaması” na yönelik resmen  başvurusu olmuştu. Birlik üyesi devletler, bu müzakerelerinin başlatılabilmesi  için, Türkiye’nin “Avrupa Birliği Müktesebatlarının  bütünüyle alınıp Türkiye’de uygulanması” nı şart koşmuşlardı. Çaresiz, bu yapılacaktı. Anlayacağınız, 3 Kasım 1839’da Tanzimat’ın ilanı ile başlayan, boynumuza sarılmaya başlanan “idam ipi”   zincir halkasının    son halkasını bu müktesebatlar alınmak suretiyle  tamamlanarak, artık boynumuza iyice oturtulmak için son halkası da takılan bu olaydan sonra, ayağımızın altındaki tabureye   tekme vurulup idamımız “Avrupalı Cellatlarımız”  eliyle gerçekleştirilecekti.

Bu müktesebatlardan, konumuz aile, erkek –kadın ilişkileri  olduğu için, bunlar yönelik alımlar kronolojik sıralamayla 11 Mayıs 2011’de “Uluslararası İstanbul Sözleşmesi” imzalanana kadar maddeler halinde şöyle olmuştur:

  1. “Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığı Ortadan Kaldırma Sözleşmesi” nin (CEDAW) imzalanması. Bu, 17 Nisan 1987  resmi müracaat günlerine  denk getirilmiş,  11 Mayıs 2011’de yayınlanacak ve bizim tarafımızdan ilk imzalanacak olan  “İstanbul Sözleşmesi” nin bir çeşit “önsüzü” veya “başlangıcı” hükmünde olan, bunu benzeyen bir sözleşme idi.   
  2. Yine “Avrupa Müktesebatı”ndan olarak bize “Cinsiyet Değiştirme” (Erkeğin kadın, kadının erkek olması) geleneği de “Avrupa’dan ithal” gelmiştir.

Bizde, erkeklerin, Tanrı tarafından yaratılmış erkekliklerini beğenmeyerek, nasıl bir haksa, “Cinsiyet  Değiştirmek Hakları”nı kullanarak, erkeklik organlarını budatarak, kadınlık organlarına sahip olmaya yönelik “Cinsiyet Değiştirmek”e izin veren kanun ve maddeleri yoktur. Dolasıyla buna başvurmak suçtu.

Nasıl “etik” bir sanatkarsa, “ses  sanatkarı” denilen, üstelik de “Cinsiyetimi beğenmiyorum mutlaka değiştireceğim” demekle de “inadı”nı ortaya koyan, Erkek Bülent Ersoy, adı geçen engelin aşılması için Başbakan Bülent Ulusu Hükümetinde Başbakan Yardımcısı Özal’a başvurduğu, o da onu kıramayarak, yalnızca ona uygulamak için geçerli olarak onun cinsiyet değişikliğine onay vermek için “özel geçici kanun” çıkardığından bahsedilir. Ersoy, 1981’de Londra’ya gidip “erkeklik” ten “kadınlık”a dönme ameliyatı olunca, kanun iptal edilmiş. “Kadın Bülent”in bu haliyle “üç evlilik” yaptığından bile bahsedilir. Hatta, “eşlerim beni daha iyi sevsinler, doğacak çocuklarımı  (eğer rahim de takılabildiyse) emzireyim” yollu erkek meme yapısını kadın memek yapışan tahvil için de, kendisini “hormonal tedavi” ve “cerrahi operasyon”a da tabi tutarak   memelerini “kadın memeleri” haline getirmiştir. Yani anlayacağınız, Allah’ın kendisine takdir ederek verdiği “Fıtratı ve Doğasına isyan” olarak vücudu ile oynamış, bedenini şekilden şekle sokarak kendisine “eziyet ve zulüm” etmiştir. Tabii ki, fıtratı ve doğasıyla oynadığı için bu evliliklerinden çocukları olmamıştır.

 İslam hukuku ve örfi hukukumuzda erkeğin kadına, kadının erkeğe benzeme hükmü var mıdır? “Allah’a isyan” ve alışılmış geleneklere “başkaldırı” olduğu için hiç yeri yoktur. İslamiyet, Musevilik, Hristiyanlık hiçbir dinde bu iyi karşılanmaz. Peki!… “Cezai hükmü nedir?” diyeceksiniz? “Protesto ve gözden uzaklaştırmaktan” başka hükmü yoktur. “Şiddet” görmez, “darp” edilmez. Peygamberimiz Hz. Muhammet, Müslüman olup da aşırı derecede (Günümüzde de bir diğer örnek, “ses sanatkarı”  Zeki Müren ve benzerleri gibi. Adı geçen sanatkar sahnede şarkı söylerken kadın kıyafeti içinde hayata gözlerini yummuş, ölüm yıl dönümlerinde hep bu özelliği de dile getirilerek, anılması soğuk bir hava içinde geçmiştir. 2020’deki yıl dönümü Takvim gazetesinde bu hava içinde yansıtılmıştır) kadına benzemekten bir türlü vazgeçmeyen Muhannes  için ceza olarak, “Buralardan gitsin, gözüme görünmesin” cezasını vermekle yetinmiştir. O sırada Medine’de bulunun Muhannes, burasını terk ederek bir daha gelmemiştir.

  1. Yine Avrupa Birliği Müktesebatını almaktan olarak, 2002’de “Cinsiyet Değiştirme Kanunu” yollu bir kanun çıkarıldı. “Avrupa’nın sıkıştırması mıdır?”, “Talep patlaması mıdır?” gerekçeleri  tam bilinmez, bu sefer de “kalıcı” olarak kanun yapıldı. Yalnız, kanuna “Cinsiyet değiştirecekler, bekar olacaklar ve uzmanı bir cerraha erkeklik organlarını bozdurup, kadınlık organlarını oluşturacaklardır” yollu  hükmü konmuştu.

Bu olup bitenlerden olarak birkaç “sapma” gösteren veya “fıtrata–doğallığa isyanca”yı “tatmin edeceğim” diye devletin de “yönetim yapılanması ve anlayışından” olarak “Allah’a ve fıtrata devletin de isyanı” sayılabilecek hükmünden başka bir şey değildir.

“Cinsiyet tercihine karşı çıkmak Laikliğe aykırı” demek de külliyen yanlıştır. Laiklik demek, en yaygın ve geçerli tarifiyle, “Dinin devlet, devletin de din işlerini karışmaması” demektir. Laiklerimizin “Laikliğe aykırı” demeleri, hem gerçek laiklik anlayışına ve hem de “Allah’ın hakkı fıtrat ve doğallık”a karşı çıktıkları için, “Allah ve din işlerine karışmak” anlamından olarak yukarıda tanımlanan laikliğe aykırıdır. Laiklik “istismarı”na da yönelik olarak, “Fırat, doğa ve doğallığa isyan”ın  bir vasıtası olarak kullanılamaz. Laiklerimiz akıllarını başlarına almalı, tavır değiştirmelidirler. Bu hem “Allah hakkı” hem toplumumuz hem de onlar için faydalı olacaktır.

  1. 2002’de alınan bir kararla, “Süresiz Nafaka Verme ” usulü getirildi. İslami ve örfi geleneklerimize göre, bu evlilik müddetine göre sürekli değil sınırlı olur. Genelde 1 yıl sürelidir. Yine “Avrupa Müktesebatına uyalım”  gerekçesiyle bu karar alındı. Düşünüyor musunuz, evli bir çift evlenmiş ve evlilikleri birkaç yıl değil, bir ay sürmüş. Bir ay süren bir evlilik için bile  erkek boşandığı kadına, o evlenmediği sürece  her yıl nafaka ödeyecek. Diyelim kadın 40 yıl yaşadı.  Erkek kendisi evlense bile evli olmayan boşanmış eşine 40 yıl nafaka ödeyecek. Bu,  geleneklerimize  uymadığı için toplumumuzdan büyük tepki aldı.   Bununla ilgili basına yansıyan bir tepki haberi şöyle idi: “Süresiz Nafaka Bir Aileyi Daha Yıkımın Eşiğine Getirdi” başlıklı haberin içeriğinde şunlar yer alıyordu: “Akıl almaz zorluklar yaşatan ‘Süresiz Nafaka’ uygulamasının çözümü dört gözle beklenirken, haksız nafaka mağduru Osman Çalçoban  başından geçenleri Yeni Akit’e anlattı.

7 yıldır nafakasını eksiksiz ödediğini belirten Çalçoban, ‘Tekrar evlendiğimi duydukları için  her yıl nafaka artırımı davası açıyorlar. Sürekli benimle uğraşıyorlar. Pandemiden 3 ay önce işten çıkarıldım. 8 ay bin 15 lira  işsizlik maaşı aldım.  Tüm bunlara rağmen nafakayı ödemeye devam ettim’ dedi.

Yeni eşinin huzursuz olduğunu vurgulayan Çalçoban, şöyle devam etti: ‘Evim kira, Eşimle sürekli problemler yaşıyoruz. Sabah eve polis geldiği için öğlene kadar ağlamış. Sürekli huzursuzluk. Avukat tutmaya param yok. Ama nafaka artırımı davası açtıkları için tüm masrafları bana yüklüyorlar.  Geçen yıl 8-9 bin lira borç çıkardılar.  İcraya düştü. Tekrar dava açtılar.

Sanki adam öldürdük. Bir adamı nafakasına ödeyemediği için  alıp hapse atmak hangi mantığa uyuyor?  Evde benim bakmakla mükellef olduğum çocuğum ve 4 ay  hamile eşim var. Ben hapse girersem ailem ne olacak? Bu nafaka belasından  hiçbir kaçış, kurtuluş yok.  Şaşırmış haldeyim. İkinci evliliğim de son bulma noktasına geldi.” (Yeni Akit, 4 Nisan 2021)

  1. Aynı Müktesebattan yani “Avrupalılaşmak” veya “Avrupalılaştırmak” tan   olarak, 2002’de , evli erkek ve kadınlar arasında “Mal Bölüşümü ve Mala Sahip Olmak” yollu kanun maddesi getirildi. Buna göre, eşler babalarından miras yolu ile gelen mallara kendi adlarına “tapulu” olarak sahip olacaklar,  yalnız, evlendikten  sonra elde edilecek mallar, erkek ile kadın arasında eşit taksime  tabi tutulacak,  “eşit mallar” a sahip olunacaktır. Bir örnek, bu sırada evin erkeği geçe gündüz, yaz kış demeden   çalışıp çabalayıp 10 tane Türkiye’nin en büyük tekstil fabrikalarına  sahip olmuşsa, farzedelim, bu sırada  eşi ile boşanmışsa, fabrikaların yarısı olan 5 tanesi  onun tapulu malı olacaktır.  Bu gelenek, Avrupa aile geleneğinden (bilmiyoruz bütün Avrupa ülkelerinde durum böyle midir?) taklitçilik eseri  gelmiş olduğu halde, İslami ve örfi aile geleneklerimize aykırı bir yapılanmadır.  Evlilikte  kazanılan mallar hep erkeğin üzerine yazılırdı. Eğer evin erkeği isterse, eşine rızası ile  bir ev veya araba benzeri  şeyi tapulu olarak verebilirdi.  Zaten evli kadın  da ölene kadar  bunlardan ve eşinin bütün mal varlığından faydalandığı için, “aç gözlülük” edip  veya “huzursuzluk kaynağı” olup ” eşinin mallarında gözü olmazdı.   Kadın için “mallara sahip olmak eşitliği getirdik” denilen bu yapılanma, işin esasına bakılırsa, geleneksel aile yapılanmamızı   vurulan “büyük bir darbe” ve “Avrupa kaynaklı” bir “aile içi ve dışı şiddet” sebebidir.

2004’de  “Kadın haklarının geliştirilmesi” denilerek, Anayasa’nın 10’uncu maddesine “Kadınlar ve Erkekler eşit haklara sahiptirler. Devlet bu eşitliğin yaşama geçmesini  sağlamakla yükümlüdür” ilavesi  yapıldı. Böylece “Kadın hakları meselesi” de bir “Anayasal yükümlülük” altına alınmış oluyordu. Artık, çıkarılacak birçok aile ve kadın kanunu, “anal yasal dayanak ve hukuk ” olarak  buna dayandırılacaktı.  

  1. Yine Avrupa Birliği Kadın Müktesebatına  uygun olarak,  oradan taklitçilikle,   “Bizim kızlarımız ve kadınlarımız da onlara benzesinler, bu sebepten bizi sevsinler” yollu ve gerekçeli,  2004’de,  5237 sayılı kanunda değişiklik yapılarak, “evlilik dışı ilişkiler” suç ve ceza unsuru olmaktan çıkarıldı. Anlayacağınız, İslami ve örfi aile geleneğimizde olmayan “zina” ve diğer isimleriyle “serbest cinsel ilişkiler” demek olan  “fuhuş, flört”  “Avrupa’yı memnun etmek ve onların aile geleneklerine tabi olmak” gerekçesiyle  serbest bırakıldı. Bundan, “Avrupa Birliğine kolaylıkla gireceğiz” mededi umuldu. İnsanın, olup biten rezaletlere baktıkça  içinden, “Başınıza Avrupa Birliği kadar taş düşün” demek geliyor içinden. Bir kere, bütün toplumların “Ortak Akıl Tabii Toplumsal Sözleşmesi”nden olarak hem de Hz. Adem’den günümüze “bütün tarih çağları boyunca” denilerek, şu beş “ana hakkın” korunması “mutlak” esastır:

 1-Canın, 2-Aklın, 3-Irza ve Namusun, 4-Mülkiyet haklarının , 5-Gerçek anlamada disiplinize edilmiş fikir ve düşünce hürriyetinin korunması.

İşin esasına bakılırsa  Devlet burada “zina”yı serbest bırakmakla, “ırz ve namusun korunması”na büyük darbe vurmuştur. Bunlar artık, “Devlet güvencesi” altında değildir demektir. İnsanlarda can hakkı, mülkiyet hakkı nasıl kutsal ve vazgeçilmez ise “ailenin korunması ve neslin bozulmaması”na yönelik olarak da ırz ve namusun korunması da o kadar kutsal ve vazgeçilmez bir haktır, kurda ve kuşa yedirilemez. Zaten bizde “aile içi ve dışı şiddet”in ana kaynaklarından birisi de işte bu 5237 sayılı kanunun değiştirilmesi olmuştur. Bu, İslami ve örfi geleneklerimize külliyen aykırıdır ve bu yanlıştan hemen dönülmelidir. 

Kanunda bu değişiklik yapıldıktan sonra,  kanunun yürürlüğe girdi tarihten itibaren genelde Türkiye’nin bütün otellerinde, bir odada bir bayan ve erkek beraber kalacaklarsa, evlilik cüzdanlarının istenildiği  veya soyadlarının aynı olması gözetildiği, anlayacağınız evli olmaları ölçü alındığı  halde, artık bundan böyle bunlar istenilmez oldu. Bunun  için, “oteller fuhuş yuvalarına dönüştürüldü” değerlendirmeleri yapıldı.

  1. 2009’da TBMM’de  AK Parti Edine Milletvekili  Dr. Fatma Aksal’ın başkanlığında, “kadın ve erkeklerimizi birbirlerine  eşitlemek” gerekçesiyle çalışmalar yapmak için  “Kadın –Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu” kuruldu.
  2. 2010’da kadınlar için yeni bir Anayasa değişikliğine gidilerek, “Kadına pozitif ayrımcılık statüsü” getirildi.

Bütün bu olup bitenlerin ardından, “Avrupa Birliği Kadın Müktesebatları” nı “topyekun” almaya yönelik sürecin devamından olarak 11 Mayıs 2011’de “Avrupa Konseyi İstanbul Sözleşmesi” nin imzalanması  ve ardından da buna uygun kanunların çıkartılıp tatbikatlarının  yapılmasına   sıra gelecektir.

Bunu, dizi yazımızın IV. Bölümünde  “İstanbul Sözleşmesi’nin Analizi” başlığı altında  anlatacağız. Şimdilik  bu kadar dostlar, vesselam. 6 Nisan 2021

 

Süleyman KOCABAŞ 
kocabassuleyman@gmail.com

...
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
...

sanalbasin.com üyesidir

ANA HABER GAZETE
www.anahaberyorum.com
İşin Doğrusu Burada...
İLETİŞİM BİLGİLERİMİZ
BAĞLANTILAR
KISAYOLLAR
anahaberyorum@hotmail.com
0312 230 56 17
0312 230 56 18
Strazburg Caddesi No:44/10 Sıhhiye/Çankaya/ANKARA
Anadolu Eğitim Kültür ve Bilim Vakfı
Anadolu Ay Yayınları
Ayizi Dergisi
Ana Sayfa
Yazarlarımız
İletişim
Künye
Web TV
Fotoğraf Galerisi
© 2019    www.anahaberyorum.com          Programlama: Murat Kaya